Bizans Sembolizmi (1): Göğün Yeryüzündeki Sureti

Manşet Tarihin Akışı

Ayasofya’ya doğru ilerleyen bir imparatorluk alayını düşünün. Önde haçlar, kutsal tasvirler ve sancaklar taşınıyor; saray görevlileri rütbelerine göre sıralanıyor, giysilerin renkleri makamları birbirinden ayırıyor. İmparator belirli bir kapıdan geçiyor, belirli bir noktada duruyor, belirli kişiler tarafından karşılanıyor. İlahiler, alkışlar, tütsü, altın yüzeylere çarpan ışık ve önceden belirlenmiş hareketler aynı anda devreye giriyor.

Modern bir göz bu sahneyi ihtişamlı bir devlet töreni olarak okuyabilir. Bizanslı izleyici içinse görünenlerin ardında daha büyük bir düzen vardı. Saraydaki sıralanma, kilisedeki ikonların yerleri, imparatorun tacı, kubbenin yüksekliği ve tören alayının şehirde izlediği rota birbirinden kopuk ayrıntılar değildi. Hepsi yeryüzündeki düzeni göksel düzene yaklaştıran ortak bir sembolik dilin parçalarıydı.

Bizans sembolizmini anlamaya buradan başlamak gerekir: Sembol, başka bir şeyi hatırlatan dekoratif bir işaretten ibaret değildi; görünmeyen düzeni görünür kılan bir araçtı.

İmparatorluk Bir Görüntü Düzenidir

Bugün “Bizans” dediğimiz imparatorluğun insanları kendilerini çoğunlukla Rhomaioi, yani Romalılar olarak tanımlıyordu. Devletleri, eski Roma’nın yerini alan yeni bir ülke değil; başkenti Konstantinopolis’e taşınmış Roma İmparatorluğu’ydu. Bizans İmparatorluğu” adı, bu ortaçağ Roma dünyasını klasik Roma’dan ayırmak isteyen sonraki tarihçilerin kullandığı modern bir adlandırmadır.

Fakat Roma’nın devamı olmak, eski sembolleri değişmeden korumak anlamına gelmiyordu. Kartallar, zafer çelenkleri, mor giysiler, imparatorluk portreleri, tören alayları ve hükümdarlık asaları yaşamaya devam ederken Hristiyanlık bunların anlamlarını yeniden biçimlendirdi. İmparator artık yalnızca orduların başkomutanı ve Roma hukukunun kaynağı değildi; Tanrı tarafından seçildiğine inanılan, Hristiyan toplumun düzenini korumakla yükümlü hükümdardı. Eski Roma zaferi böylece ilahî yardımla kazanılmış zafere, imparatorluk tacı Tanrı’nın onayına, dünya küresi Hristiyan evrenselliğine, saray töreni ise göksel hiyerarşinin yeryüzündeki yankısına dönüştü. Roma mirası ortadan kaldırılmadı; yeni dinin dili içinde yeniden yorumlandı.

Bizans görsel dünyasının gücü de bu süreklilik ile dönüşüm arasındaki gerilimden doğdu. Antik imparatorluğun siyasî işaretleri, Hristiyanlığın kutsal imgeleriyle yan yana geldi; bazen birbirine karıştı, bazen de aralarında sınır çizmek için uzun teolojik mücadeleler yaşandı.

Taxis: Her Şeyin Doğru Yeri

Bizans sembolik dünyasının anahtar kavramlarından biri taxis’ti. Kelime; düzen, sıralama, hiyerarşi, tertip ve tören anlamlarını birlikte taşıyabiliyordu. Bir saray görevlisinin hangi sırada yürüyeceği, bir elçinin imparatora ne kadar yaklaşabileceği, hangi rütbenin hangi giysiyi kullanacağı ve bir dinî alayın nerede duracağı taxis içinde belirleniyordu. İmparator VII. Konstantinos’un onuncu yüzyılda hazırlattığı Törenler Kitabı, saray hayatını yalnızca protokol kurallarıyla kaydetmez. Eserin merkezinde, doğru biçimde gerçekleştirilen törenlerin imparatorluğu ve Hristiyan evrenini iyi düzen içinde tutacağı düşüncesi yer alır. Konstantinopolis’in sarayları, kiliseleri, meydanları ve caddeleri bu düzenin sahneye konduğu alanlara dönüşürdü.

Taxis, herkesin eşit olduğu bir uyum fikri değildi. Tam tersine, her kişinin, makamın, nesnenin ve kutsal figürün kendine ait bir konumu bulunduğu hiyerarşik bir evren tasavvuruydu. Tanrı en üstteydi; meleklerin ve kutsal varlıkların katmanları onu izliyordu. Yeryüzünde imparator, din adamları, saray görevlileri, askerler ve halk kendi derecelerine göre sıralanıyordu. Saraydaki bir ziyafette kimin kimin yanında oturduğu yalnızca görgü meselesi değildi. Yanlış yere oturmak, kişinin imparatorluk düzenindeki gerçek yerini ihlal etmek anlamına geliyordu. Aynı anlayış giysilerin rengine, şapkaların biçimine, asaların süslemesine, kabul salonlarında beklenen süreye ve hükümdarın huzurunda yapılacak hareketlere kadar uzanıyordu.

Fakat taxis tarihsel gerçekliğin kusursuz bir betimlemesi değil, ulaşılmak istenen bir idealdi. Bizans tarihi taht kavgaları, iç savaşlar, ayaklanmalar, dinsel çatışmalar ve saray entrikalarıyla doluydu. Düzenin sürekli törenle yeniden kurulması gerekmesi, aslında düzensizliğin hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmadığını da anlatır.

Gökteki Saray, Yerdeki Saray

Bizans siyasî düşüncesinde imparatorluk sarayı sık sık göksel sarayın yeryüzündeki karşılığı gibi tasarlandı. İmparatorun çevresindeki görevliler, elçiler ve muhafızlar; Tanrı’nın çevresindeki melekler ve kutsal varlıklarla doğrudan özdeş değildi. Yine de saraydaki hiyerarşi, hareket ve görkem, insan dünyasını ilahî düzene yaklaştıran bir benzerlik yaratıyordu. İmparator bu düzen içinde kutsal bir kişi sayılabilirdi; ancak Tanrı değildi. Yetkisini gökten aldığına, Hristiyan toplumu korumak ve adaleti sürdürmek için seçildiğine inanılıyordu. İmparatorun iktidarı ilahî kaynağa bağlanırken kendisinin ölümlü ve hata yapabilen bir insan olduğu düşüncesi de bütünüyle kaybolmuyordu.

Bu ikili yapı, hükümdarlık tasvirlerinde açıkça görülür. İmparator bazen hale taşır, İsa’nın yanında durur veya gökten uzanan bir el tarafından taçlandırılır. Fakat kompozisyonun merkezinde çoğunlukla İsa ya da Meryem bulunur; imparator dua eder, armağan sunar veya kutsal otorite karşısında eğilir. Hükümdarın yüceliği, kendisinden daha büyük bir iktidara bağlı olduğu ölçüde meşruiyet kazanır. Bu nedenle Bizans imparatorluk sembolizmi basit bir hükümdar tapınması değildir. İmparatorun bedeni, giysisi ve görüntüsü olağanüstü bir saygıyla çevrelenirken aynı görsel dil, onun yetkisinin sınırsız ve kendiliğinden olmadığını da hatırlatır. Taç gökten gelir; zafer Tanrı’nın yardımıyla kazanılır; imparatorluk Tanrı’nın kurduğu düzene hizmet ettiği sürece anlamlıdır.

İmgeye Bakmak

Bizans dünyasında kutsal bir imgeye bakmak, yalnızca iyi yapılmış bir resme bakmak değildi. İkona; İsa’yı, Meryem’i, bir meleği veya azizi hatırlatıyor, dua eden kişinin tasvir edilen kutsal figürle ilişki kurmasına aracılık ediyordu. Bizans ikon teolojisinde görüntüye yöneltilen saygının, görüntünün maddesine değil onun temsil ettiği prototipe ulaştığı savunuldu. Bir ikonun tahta, boya, altın veya mozaik taşlarından oluşması göz ardı edilmiyordu. Fakat bu maddelerin doğru biçimde düzenlenmesi, görünmeyen kutsal varlığa açılan bir ilişki alanı yaratabiliyordu. Dua ikona içinde hapsolmuyor; ikon aracılığıyla tasvir edilen kişiye yöneliyordu.

Bu yaklaşım modern anlamda fotoğraf benzerliğinden farklıydı. Bir azizin ikonu onun fiziksel yüzünü kusursuz biçimde yeniden üretmek zorunda değildi. Hale, giysi, el hareketi, yüz tipi, taşıdığı kitap veya silah gibi yerleşik işaretler, kutsal figürün kimliğini ve ruhsal niteliğini görünür hâle getiriyordu. İkonların önünde kandil yakılması, tütsü kullanılması, öpülmesi, taşınması ve önlerinde dua edilmesi bu nedenle dekoratif bir resme yönelik davranışlar olarak görülmedi. İmge, ayin ve beden hareketleri birlikte çalışıyordu. Bakmak, yaklaşmak, dokunmak ve belirli sözleri söylemek aynı kutsal karşılaşmanın parçalarıydı.

Bazı ikonların insan eliyle yapılmadığına inanılıyordu. Acheiropoieta, yani “insan eliyle yapılmamış” kabul edilen tasvirler, kutsal figürün kendi görüntüsünü doğrudan bıraktığı olağanüstü nesneler olarak büyük saygı gördü. Bu tür imgeler, tasvir ile gerçek varlık arasındaki bağın Bizans düşüncesinde ne kadar güçlü kurulabildiğini ortaya koyar.

Şehir Bir Kutsal Haritadır

Konstantinopolis, imparatorluğun idarî merkezi olmanın ötesinde sembolik bir başkentti. Şehir, Yeni Roma kimliğiyle eski imparatorluk otoritesini sürdürürken zamanla kutsal emanetleri, kiliseleri, manastırları ve dinî törenleri sayesinde bir Yeni Kudüs söylemi de geliştirdi. Bu iki kimlik birbirini dışlamadı; antik Roma mirası ile Hristiyan kutsallığı aynı şehirde üst üste yerleşti.

Konstantinopolis’in meydanlarında, sütunlarında ve hipodromunda imparatorluğun farklı bölgelerinden getirilen antik heykeller ve zafer anıtları bulunuyordu. Kiliseler ve saraylar ise azizlerin kemiklerini, İsa’nın çilesiyle ilişkilendirilen nesneleri, Meryem’e ait olduğuna inanılan kutsal emanetleri ve mucizevî ikonları barındırıyordu. Roma’nın siyasî hafızası ile Kudüs’ün kutsal hafızası böylece aynı şehir dokusu içinde buluşuyordu. Şehrin anlamı yalnızca yapılarında değil, yapılar arasındaki hareketlerde ortaya çıkıyordu. İmparatorluk ve dinî alaylar saraydan Ayasofya’ya, büyük caddelerden meydanlara, kutsal mekânlardan sur kapılarına uzanan rotalar izliyordu. Şehir yüründükçe okunuyor; kapılar, meydanlar ve kiliseler tören sırasında yeniden anlam kazanıyordu.

Bir deprem, kuşatma, zafer veya hanedan kutlaması sonrasında düzenlenen alaylar, şehrin kutsal koruma altındaki bir bütün olarak yeniden kurulmasına yardım ediyordu. İmparator, patrik, din adamları ve halk aynı rotaya katıldığında siyasî topluluk ile dinî cemaat geçici olarak tek bir törensel beden hâline geliyordu. Konstantinopolis’te doğal felaketlerin bile yıllık litürjik törenlerle hatırlanması, şehir hafızasının ritüeller aracılığıyla korunduğunu gösterir.

Görünür Ve Görünmez

Bizans sembolizminin merkezinde görünür madde ile görünmez anlam arasında kurulan ilişki bulunur. Altın yalnızca pahalı olduğu için tercih edilmiyordu; ışığı sabit bir yüzey gibi değil, sürekli değişen titreşimlerle yansıtıyordu. Tütsü yalnızca hoş koku yaratmıyor; mekânı görünür dumanla doldurarak maddî dünya ile görünmeyen alan arasındaki sınırı belirsizleştiriyordu. Perdeler, kapılar ve eşikler de benzer biçimde çalışıyordu. Bir nesnenin veya kişinin sürekli görünür olması yerine belirli anda açığa çıkması, onun değerini ve gizemini artırıyordu. Saray ve kilise perdeleri, mekânın bir bölümünü saklarken kutsal ya da imparatorluk varlığının ortaya çıkışını dramatik hâle getiriyordu.

Sesin de sembolik bir yeri vardı. İlahiler, aklamasyonlar ve tekrar edilen dualar, yalnızca törene eşlik etmiyordu; katılımcıları aynı ritim ve söz çevresinde bir araya getiriyordu. İmparatora yöneltilen törensel övgüler, onun kişisel özelliklerini anlatmaktan çok makamın sürekliliğini ve düzenin yeniden kurulduğunu ilan ediyordu. Sembol bu nedenle çoğu zaman tek başına çalışmazdı. Taç, onu taşıyan beden ve gerçekleştirilen taç giyme töreniyle; ikon, kandil, dua ve tütsüyle; Ayasofya, ışık, ayin, müzik ve imparatorluk varlığıyla anlam kazanıyordu. Nesnelerden çok, nesneler arasındaki ilişkiler kutsal ve siyasî anlamı meydana getiriyordu.

Bir Nesnenin Hikâyesi

Ayasofya’nın güneybatı vestibülündeki mozaik, bütün bu sembolik düzeni tek bir kompozisyonda toplar. Merkezde tahtta oturan Meryem ile Çocuk İsa yer alır. Bir yanında Konstantinos şehrin modelini, diğer yanında I. Iustinianos Ayasofya’nın modelini sunar. Mozaik onuncu yüzyıla tarihlenir; tasvir edilen imparatorlar ise yüzyıllar önce yaşamış kurucu figürlerdir.

Sahne tarihsel bir toplantıyı göstermez. Konstantinos, Iustinianos ve Meryem aynı zamanda bu biçimde bir araya gelmedi. Mozaik kronolojik gerçekliği değil, şehrin sembolik tarihini düzenler. Konstantinos, Yeni Roma’yı kuran hükümdar olarak bütün Konstantinopolis’i sunar. Iustinianos, şehrin büyük kilisesini sunar. Fakat hem şehir hem de kilise Meryem ile İsa’nın önüne getirilir. İmparatorlar kurucu ve bağışçı olarak yüceltilirken asıl sahiplik kutsal merkeze bırakılır.

Kompozisyondaki ölçek de anlam taşır. İmparatorlar fiziksel dünyada muazzam güce sahip kişilerdi; ancak mozaikte merkezin iki yanında ve kutsal figürlere yönelmiş biçimde bulunurlar. Şehir ile kilise imparatorların başarılarıdır, fakat bu başarılar ancak kutsal düzene sunulduklarında kalıcı değer kazanır. Mozaik aynı zamanda farklı zamanları tek bir yüzeyde birleştirir. Dördüncü yüzyılın kurucu imparatoru, altıncı yüzyılın büyük yapı hamisi ve onuncu yüzyılın imparatorluk izleyicisi aynı sembolik tarihin içinde buluşur. Bizans için geçmiş, yalnızca geride kalan bir dönem değil; törenler, imgeler ve kutsal mekânlar aracılığıyla bugünde yeniden etkin hâle gelen bir kaynaktır.

Bizanslı Ne Görüyordu?

Modern izleyici, bir imparator mozaiğinde değerli taşları, kumaşları ve teknik ustalığı fark edebilir. Bizanslı izleyici ise bunlara ek olarak tacın biçimini, imparatorun hangi eliyle ne tuttuğunu, kimin önünde durduğunu, halesinin bulunup bulunmadığını ve figürlerin hiyerarşik yerleşimini okuyabiliyordu.

Bir saray görevlisinin şapkası, giysisinin rengi veya asasının boğumları onun makamını bildiriyordu. Bir azizin taşıdığı kalkan, haç, kitap ya da şehitlik tacı kimliğini açıklıyordu. Meryem’in ellerini dua için kaldırmasıyla Çocuk İsa’yı işaret etmesi aynı mesajı vermiyordu.

Sembolik dilin bütün ayrıntılarını herkes aynı ölçüde bilmiyordu. Saray görevlisi, din adamı, zanaatkâr, asker ve şehre yeni gelen bir yabancı aynı sahneyi farklı bilgi düzeyleriyle okuyabilirdi. Yine de parlaklık, yükseklik, merkezî konum, sıra, tekrar ve yaklaşma yasağı gibi temel araçlar, eğitimi ne olursa olsun izleyicide otorite ve kutsallık duygusu yaratabiliyordu.

Bizans sembolizmi bu nedenle yalnızca çözülecek şifrelerden oluşmaz. Semboller bedende hissedilir, mekânda yaşanır ve zaman içinde tekrarlanırdı. Bir kişi imparatorluk alayının önünden geçmesini izlerken, Ayasofya’nın kubbesi altında ilahi dinlerken veya küçük bir ikonu öperken aynı evren tasavvurunun farklı katmanlarına katılıyordu.

Yanlış Bilinen

Bizans dünyasını tek parça, değişmeyen ve bütünüyle teokratik bir sistem gibi düşünmek yanıltıcıdır. İmparatorluğun bin yılı aşkın tarihi boyunca sembollerin biçimleri ve anlamları değişti. Erken Bizans’ın Roma ağırlıklı hükümdarlık dili, Orta Bizans’ın gelişmiş ikon teolojisiyle veya Palaiologos döneminin hanedan işaretleriyle tamamen aynı değildi.

İmparator ile kilise arasındaki ilişki de basit bir “devlet ve din birliği” formülüne indirgenemez. İmparatorlar patriklerle çatıştı; din adamları hükümdarları eleştirdi; ikonoklazm gibi büyük krizlerde imgenin anlamı imparatorluğun tamamını bölen siyasî bir meseleye dönüştü. Saray ile kilise birbirini destekleyebildiği kadar otoritenin sınırları konusunda mücadele de etti.

Sembollerin her zaman tek ve değişmez anlam taşıdığı düşüncesi de sorunludur. Kartal, mor renk, aslan veya haç; kullanıldığı döneme, nesneye ve kişiye göre farklı çağrışımlar kazanabiliyordu. Aynı işaret bir saray giysisinde makamı, askerî sancakta zaferi, mezar bezemesinde ise ölüm üzerindeki umudu anlatabilirdi.

Sembol Sözlüğü

Taxis: Düzen, hiyerarşi, sıralama ve tören. Bizans toplumunun ve imparatorluk temsilinin temel kavramlarından biri.

Basileia: İmparatorluk, hükümdarlık veya egemenlik. Yalnızca toprakları değil, hükümdarlık kurumunu da ifade edebilir.

Rhomaioi: Romalılar. Bugün Bizanslı dediğimiz imparatorluk halkının yaygın öz tanımı.

Eikōn: İmge veya ikon. Kutsal kişiyle ilişki kurmaya aracılık eden tasvir.

Prototypon: İmgenin yöneldiği asıl kişi veya ilk örnek. İkona gösterilen saygının prototipe ulaştığı kabul edilirdi.

Acheiropoietos: İnsan eliyle yapılmamış. Mucizevî biçimde ortaya çıktığına inanılan kutsal tasvir.

Proskynesis: Eğilme, yere kapanma veya saygı gösterme hareketi. Anlamı bağlama ve yöneltildiği kişiye göre değişebilirdi.

Theotokos: Tanrı’nın Annesi. Meryem’in Bizans teolojisi ve ikonografisindeki temel unvanı.

Bugüne Kalan

Bizans sembolizminin pek çok unsuru Ortodoks kiliselerinde yaşamayı sürdürür. Kubbedeki Pantokrator, apsisteki Meryem, ikonostasisin hiyerarşik düzeni, tütsü, kandiller, ilahiler ve ikonların öpülmesi aynı görsel ve bedensel dilin dönüşmüş devamlarıdır.

Daha geniş kültürel hafızada ise Bizans çoğunlukla altın mozaikler, çift başlı kartal, mor giysiler ve görkemli saraylarla özdeşleşir. Bunlar gerçek Bizans dünyasının parçalarıdır; fakat bütün sembolik evreni birkaç “amblem”e indirgemek, onların hangi mekânlarda, hangi ritüellerle ve hangi tarihsel değişimler içinde anlam kazandığını gözden kaçırır.

Bizans’ta sembol hiçbir zaman yalnızca yüzeyde değildi. İmparatorun tacından bir keşişin küçük haçına, Ayasofya’nın kubbesinden bir memurun kurşun mührüne kadar her işaret daha büyük bir düzen içindeki yere bağlanıyordu.

Göğün yeryüzündeki sureti kusursuz değildi. İsyanlar, yenilgiler, ikonların kırılması, tahtların devrilmesi ve şehirlerin kaybedilmesi bu sureti sürekli parçaladı. Bizans sembolizminin bin yılı aşan gücü, değişmeyen bir düzen kurmasından değil; dağılan dünyayı imgeler, törenler ve kutsal işaretler aracılığıyla tekrar tekrar bir araya getirmeye çalışmasından doğdu.

Kaynaklar

Anthony KaldellisHellenism in Byzantium
Averil CameronThe Byzantines
Gilbert DagronEmperor and Priest
Henry MaguireThe Icons of Their Bodies
Michael McCormick — “Emperor and Court”

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *