Bizans Kedileri: İmparatorluklar Değişir, Miyav Değişmez

Manşet Tarihin Akışı

İstanbul’da bir kedinin sahibi olduğunu düşünüyorsanız, muhtemelen meseleye yanlış yerden bakıyorsunuz. İstanbul kedisinin sahibi yoktur; rotası vardır. Sabah bir apartmanın önünde kahvaltı eder, öğlen balıkçının yanında vardiyaya girer, ikindi vakti bakkalın karton kutusunda uyur, akşam kendisini üç yıldır “Ben kedi sevmem” diye tanıtan adamın sandalyesine çıkar, aksi adam kaçar gider. Bizans Kedileri de düşünüldüğünde. İstanbul’da mülkiyet hukukunun kedilerle ilgili bölümü aşağı yukarı iki bin yıldır böyle işliyor olabilir.

Bizans kedileri dedik çünkü bu ilginç ve sevgi dolu ilişkinin köklerini aramak için Osmanlı İstanbul’undan daha geriye gidince yol bitmiyor. 1453’ün ötesine, Konstantinopolis’e geçiyor; oradan limanlara, tahıl ambarlarına, balık pazarlarına, apartmanlara, manastırlara, saraya ve edebiyata dağılıyor. Sonunda karşımıza pek tanıdık bir şehir çıkıyor: İnsanların imparator değiştirdiği, dillerin ve dinlerin dönüştüğü ama kedilerin “Burası zaten bizimdi” tavrını fazla değiştirmediği bir şehir.

Önce Limana İnmek Gerekiyor

Bugünkü Yenikapı’da Marmaray’a yetişmeye çalışan bir İstanbulluyu yaklaşık bin beş yüz yıl geriye gönderebilsek, kendisini şehrin en hareketli bölgelerinden birinde bulurdu. Burası Theodosius Limanı’ydı. Gemiler geliyor, halatlar atılıyor, küpler, amforalar, tahıl çuvalları ve türlü mallar boşaltılıyor; hamallar çalışıyor, denizciler bağırıyor, tüccarlar hesap yapıyor, devlet görevlileri mal akışını izliyordu.

Limanın doğusunda Horrea Alexandrina ve Horrea Theodosiana adlı büyük devlet ambarları bulunuyordu. Mısır’dan gelen tahıl başta olmak üzere başkentin beslenmesi için gerekli büyük miktarda erzak burada depolanıyordu. Konstantinopolis’in yüz binlerce insanı doyurması gerekiyordu ve imparatorluk yönetiminin en ciddi meselelerinden biri, şehir halkının ertesi sabah ekmeğini bulabilmesiydi.

Ama tahılın insanın hiç davet etmediği müşterileri de bulunur. Bir yerde tonlarca buğday, arpa ve un birikiyorsa farelerin “Bizans ekonomisi gayet iyi gidiyor” diye düşünmeleri kaçınılmazdır. İşte kedinin Konstantinopolis’teki kariyerinin önemli bölümü tam burada başlıyor.

Bir sabah limanı gözünüzün önüne getirin. Gemi yanaşmış, çuvallar taşınıyor; birkaç tanesi delinmiş, tahıl taneleri yere saçılıyor. Bir köşede balık temizleniyor, diğer tarafta et artıkları var. Fare için açık büfe, kedi için de fareli açık büfe. İmparator devlet memuruna maaş ödüyor, hamala ücret veriyor, kediyse aynı ekonomik sistemin içinde çalışıp ücretini doğrudan müşterisinden tahsil ediyor.

Bu nedenle Bizans kedisini yalnızca “evcil hayvan” olarak düşünmek doğru olmaz. Önce kent emekçisi gibi çalışıyor. Kemirgenlerin gıda depolarına vereceği zarar düşünüldüğünde kedi, bürokrasinin kadroya almayı unuttuğu ama görev tanımı son derece açık bir belediye personeli sayılabilir.

Metro Kazılırken Konstantinopolis’in Kedileri Çıktı

Bu hikâyeyi özellikle ilginç yapan şey, kedileri yalnızca metinlerde aramak zorunda kalmamamız. Yenikapı Metro ve Marmaray çalışmaları sırasında Theodosius Limanı ortaya çıkınca, limanın gemilerinin yanında eski Konstantinopolis’in hayvan dünyası da toprağın içinden çıkmaya başladı.

Kazılarda yaklaşık 54 hayvan türüne ait kalıntılar belirlendi. 2021’e gelindiğinde Yenikapı hayvan topluluğunda incelenen örneklerin sayısı 60 bini aşmıştı. Bunların arasında atlar, eşekler, sığırlar, koyunlar, köpekler, kuşlar, deniz canlıları ve elbette kediler bulunuyordu.

Kediler konusunda Yenikapı özel bir yere sahip. Bulunan kedi kalıntıları 4. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar uzanan Bizans dönemlerine yayılıyor ve bugüne kadar incelenmiş Bizans yerleşimleri arasında olağanüstü büyük bir topluluk oluşturuyor. Araştırmacılar bunu açık biçimde kedilerin Konstantinopolis’in şehir hayatında dikkate değer bir rol oynadığının göstergesi olarak değerlendiriyor.

Yani bugün Yenikapı istasyonundan geçerken yukarıda martı, aşağıda metro, çevrede trafik görüyorsunuz; birkaç metre aşağıda ise yüzyıllar boyunca aynı bölgede dolaşmış Konstantinopolis kedilerinin kemikleri yatıyor.

Kedi İçin Şehir Nasıl Kokuyordu?

Bir kedinin Konstantinopolis’i bizim gördüğümüz biçimde görmediğini düşünmek lazım. Onun şehri saraylar, surlar ve kubbelerden çok kokulardan oluşuyordu. Liman balık kokuyordu, kasap kan ve sakatat; fırın tahıl ve ekmek, ambar ise fare. Ev sıcaklık, manastır mutfağı yemek demekti. Kedi açısından bakınca Konstantinopolis şehir planlamasının şaşırtıcı derecede başarılı olduğu söylenebilir.

10. yüzyılın ünlü Eparhos Kitabı, başkentte ekonomik hayatın ne kadar örgütlü olduğunu gösteriyor. Kasaplar, domuz eti satıcıları, balıkçılar, fırıncılar, bakkallar ve han işletmecileri ayrı meslek grupları halinde düzenlenmişti. Fiyatlardan satış alanlarına kadar birçok konuda kent yönetiminin müdahalesi vardı.

Erken dönemde liman çevrelerinde yalnızca tahıl depoları değil, balık ve et pazarları da bulunuyordu. Şehir boyunca fırınlar ve ekmek dağıtım noktaları vardı; büyük caddelerin sütunlu geçitlerinde dükkânlar sıralanıyordu.

Bir kedinin günlük rotasını tahmin etmek böylece pek zor değil. Sabah limandaki balıkçıların yanına uğra, ardından ambarı kontrol et, öğleden sonra kasap çevresine bak, akşam bir evin mutfağında şansını dene. İstanbul kedisinin bugün balıkçıdan lokantaya, lokantadan apartman girişine geçerken kullandığı iş modelinin son derece eski bir mantığı var. Üstelik bunlar steril, hayvanlardan arındırılmış modern kent mekânları değildi; insanla hayvan arasındaki mesafe bizim alıştığımızdan çok daha küçüktü.

Konstantinopolis kedisinin önemli bölümü muhtemelen bugün İstanbul’da gördüğümüz modele daha yakındı: Bir eve girer, başka bir yerde beslenir, üçüncü yerde uyur ve bütün bu insanlara kendisini onların kedisiymiş gibi hissettirir.

Bizanslı Kediye Güveniyordu, Ama Çok Değil

Kedinin edebiyata girmesi ise gündelik ilişkinin daha eğlenceli tarafını gösteriyor. Bizanslılar kediyi yalnızca fare öldüren biyolojik bir makine olarak görmüyor; karakterini de gayet iyi tanıyorlardı.

Rüya yorumlarında kedi bazen hırsız anlamına gelebiliyordu. Bunun nedenini hayatında bir kez mutfak tezgâhında yemek bırakmış herkese açıklamaya gerek yok. Yeni Teolog Symeon keşişlerine öğüt verirken iyi keşişi fareyi kovalayan kediye benzetiyor. Fare burada şeytanı temsil ediyor. Ama bir ayrıntı daha ekliyor: keşiş kedi gibi fareyi yakalasın, fakat kedi gibi çalmasın.

Demek ki yaklaşık bin yıl önce manastır çevresinde yaşayan biri için “Kedi fırsat bulursa yiyeceği yürütür” bilgisi, açıklamaya ihtiyaç duymayan sıradan bir gözlemdi. Bugün Instagram’da mutfaktan köfte çalan kedi videosunun altına yazılan yorumlarla teolojik metin arasında beklenmedik bir devamlılık var.

Ptochoprodromos adı altında günümüze gelen 12. yüzyıl hiciv dünyasında iş daha da güzelleşiyor. Aç bir yazar bir parça kaliteli eti çalıyor ve suçu kediye atıyor. Kedinin insanlık tarihindeki görevlerinden birinin de delil yetersizliğinden yararlanarak mutfak suçlarını üstlenmek olduğu anlaşılıyor. Muhtemelen kedi olay anında başka odadaydı ve avukat talep etti.

Sonra Fareler İsyan Etti

12.yüzyıl yazarı Theodoros Prodromos, işi daha ileri götürüp Katomyomachia, yani Kedi-Fare Savaşı adlı bir eser kaleme aldı. Yaklaşık 384 dizelik bu burlesk metinde fareler, deliklerinden çıkmalarını engelleyen korkunç kediye karşı örgütleniyor ve savaşa karar veriyorlar.

Eser Homeros’un savaş dünyasını, tragedyanın ağırbaşlılığını ve başka yüksek edebiyat kalıplarını farelerle kedilerin mücadelesine uyguluyor. Fareler konuşuyor, kahramanlık yapıyor, silahlanıyor; karşılarında ise onlar açısından dünya tarihinin en korkunç askeri gücü bulunuyor: Kedi.

Şakanın çalışması için seyircinin kediyi tanıması gerekiyor. Yazar “kedi denilen hayvan fare avlar” diye açıklama yapmıyor; buna gerek yok. Kedi-fare ilişkisi ortak şehir deneyiminin parçası. Aynı çevreye ait Schede tou myos adlı metinde ise dişi kedi zeki ve becerikli bir figür olarak ortaya çıkıyor. Fare keşiş kılığına giren obur ve ikiyüzlü bir sahtekârken, kedi onun numarasını anlayıp maskesini düşürüyor. Burada artık yalnızca biyolojik davranış yok. Kedinin kişiliği var: Dikkatli, akıllı, avcı, biraz kuşkucu ve insan düzeninin içine yerleştirilebilecek kadar tanıdık. Kısacası modern İstanbul kedisinin “Ben burada sizden daha zeki olan tarafım” bakışının edebi ataları da fena değil.

İmparatoriçe Zoe Ve Sarayın En Pahalı Mama Kabı

Kedi Konstantinopolis’te yalnızca ambar faresi peşinde koşmuyordu. Sarayın kapısından da içeri girmişti.

11. yüzyılın büyük figürlerinden İmparatoriçe Zoe Porphyrogenita ile ilişkilendirilen Mechlebe adlı evcil hayvanın hikâyesini bir yüzyıl kadar sonra Ioannes Tzetzes anlatıyor. Mechlebe’ye özel hizmetliler ayrılıyor, yemeği hazırlanıyor ve altın kaplarda servis ediliyor. Zoe hayvanını toplantılara kadar götürüyor; anlatıya göre Mechlebe bir Senato toplantısında esneyince imparatoriçe senatörlerin sözünü kesip sevgilisinin esnediğini ilan ediyor.

Tzetzes’in kullandığı galē kelimesi kedi kadar gelincik için de kullanılabildiğinden Mechlebe’nin zoolojik nüfus kaydı biraz karışık. Fakat hikâyenin kedi kültürü bakımından değeri bundan etkilenmiyor; Bizans edebiyatı onu şımartılmış saray hayvanının kusursuz örneği haline getirmiş. Düşünün: İmparatorluk Selçuklularla, Peçeneklerle, mali sorunlarla ve saray entrikalarıyla uğraşıyor. Senato toplanmış, devlet meseleleri konuşuluyor ve tam o sırada Mechlebe esniyor. Gündem değişiyor. İstanbul kedisinin bir toplantıyı sabote etme geleneğinin de epey köklü olduğu söylenebilir.

Daha önemlisi, bu hikâye insanların bir hayvanla faydanın ötesinde duygusal bağ kurduğunu gösteren kültürel bir dünya yaratıyor. Mechlebe fare yakaladığı için altın tabaktan yemiyor. Altın tabaktan yiyor çünkü bir insan onu fazlasıyla seviyor.

İnsanların Sevdiği Hayvan

14.yüzyıldaki anonim Dört Ayaklıların Eğlenceli Hikâyesi, Bizans hayvan edebiyatının en tuhaf ve eğlenceli örneklerinden biri. Hayvanlar Aslan’ın huzurunda toplanıyor, insanların gözündeki değerlerini anlatıyor, birbirlerine hakaret ediyor ve toplantı sonunda işler doğal olarak büyük bir kavgaya dönüyor. Ortaçağ hayvanlar âleminin televizyon tartışma programı gibi düşünülebilir.

Kedi ile fare arasındaki tartışmada önemli bir ayrıntı beliriyor: kedi yalnızca işe yarayan hayvan değildir; insanların sevdiği bir hayvandır. Geç Bizans edebiyatında bu artık anlaşılır ve mizaha açık bir toplumsal gerçeklik haline geliyor.

Bunun anlamı küçümsenmemeli. Bir toplumun bir hayvanla bağını anlamak için nüfus sayım görevlisinin “Kedinizi ne kadar seviyorsunuz? Çok / biraz / kararsızım” diye anket yapmasına gerek yok. Hayvanın şiire girmesi, şakaya dönüşmesi, insan karakterlerinin ona benzetilmesi, suçun üzerine atılması, sarayda şımartılması ve herkesin davranış biçimlerini tanıması zaten güçlü bir kültürel iz bırakıyor.

Konstantinopolis Dışında Bir Kedi Mezara Giriyor

Bizans dünyasındaki insan-kedi ilişkisinin daha duygusal tarafı Sinop’taki Balatlar Kilisesi kazısında ortaya çıktı. 6. yüzyıl sonları ile 7. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen bir insan mezarında genç dişi bir kedinin iskeleti bulundu.

Kedinin insan bedeniyle aynı mezar bağlamına özenle yerleştirilmesi, araştırmacıların bunu Bizans dünyasındaki insan-kedi bağının en güçlü arkeolojik örneklerinden biri olarak değerlendirmesine yol açtı. İncelemelerde kedinin kemirgenlerle beslendiğini gösteren izler de görüldü; yani hayvan hem görevini yapmış hem de yalnızca göreviyle tarif edilmeyecek bir yere ulaşmıştı.

Bu ayrıntı çok güzel bir dönüşümü gösteriyor. Kedi önce eve fare girmesin diye tutuluyor olabilir; sonra evin bir parçasına dönüşüyor. Ardından insan öldüğünde onunla ilişkisinin hatırası mezara kadar taşınıyor. Modern kedinin insanı evcilleştirme süreci böylece Bizans döneminde de gayet başarılı ilerliyordu.

Kedilerin Aziz Helena İle Askere Gitmesi

İşin efsane dünyası ise Kıbrıs’ta olağanüstü bir hikâyeye dönüşüyor. Ayios Nikolaos ton Gaton, yani Kedilerin Aziz Nikolaos Manastırı çevresindeki anlatı, Büyük Konstantinos’un annesi Helena’yı sahneye çıkarıyor.

Hikâyeye göre Kıbrıs uzun bir kuraklık geçiriyor ve yılanlar çoğalıyor. Helena bunun üzerine Mısır veya Filistin tarafından çok sayıda kedi getirtiyor. Kediler yılanlarla savaşacak. Bazı anlatılarda sistem daha da Bizans usulü kuruluyor: Bir çan kedileri yemek için çağırıyor, başka bir çan onları yılan avına gönderiyor. Kedi ordusunun vardiya çizelgesi bile var.

Bu gelenek sonraki yüzyıllarda canlılığını koruyor. 1453’te bölgeden geçen Peter Rot, Ayios Nikolaos keşişlerinin yılanları öldürmeleri için çok sayıda kedi beslediğini kaydediyor. 1470 dolaylarında sayının yaklaşık 600 kediye ulaştığı ve hayvanların bakımı için gelir ayrıldığı anlatılıyor.

Altı yüz kedi, bir manastır, yılan avı ve yemek zili düşünün. Bu noktada İstanbul’da apartmanının önündeki yedi kediyi beslediği için komşusuyla kavga eden insanlara Bizans standartlarının aslında oldukça iddialı olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Hikâye Konstantinopolis’te geçmiyor ama Doğu Roma kültür çevresinin kediyi nasıl hayal edebildiğini gösteriyor: Zararlı hayvanı ortadan kaldıran, insan topluluğunu koruyan, manastır tarafından beslenen ve neredeyse kurumsal görev üstlenen bir canlı.

Peki Bizanslı Kedi Sokakta Nasıl Yaşıyordu?

Burada modern “sokak kedisi” kavramını doğrudan ortaçağa taşımak yerine şehrin işleyişine bakmak daha eğlenceli ve daha açıklayıcı. Konstantinopolis’te insan ile hayvan arasındaki sınırlar zaten bugünkünden çok daha geçirgendi.

Bir kedi muhtemelen gününü tek bir insanın evinde geçirmiyordu. Sabah ambar çevresinde avlanabiliyor, öğlen balıkçı tezgâhlarının yakınında dolaşabiliyor, akşam konut bölgesine geçebiliyor, soğuk havada bir dükkânın veya evin içine sığınabiliyordu.  Konstantinopolis’te kedinin “binaya evcil hayvan alınamaz” kuralıyla karşılaşması pek olası görünmüyor.

Ayrıca kedi insanların işine yarıyordu. Bir un çuvalını delen fare yalnızca sinir bozucu değildi; doğrudan ekonomik kayıp yaratıyordu. Tahıl, ekmek ve gıda arzının siyasal mesele olduğu dev bir başkentte kemirgen avcısı hayvan kolayca değer kazanıyordu.

Fakat zamanla ilişki yalnızca görev üzerine kalmamış görünüyor. Mechlebe gibi hikâyeler, edebi kediler, insan mezarındaki kedi ve “insanların sevdiği hayvan” imgesi bize başka bir şey söylüyor: Kedi önce işe girdi, sonra aileye ortak oldu. Bugünkü İstanbul kedisinin kariyer rotası da pek farklı sayılmaz.

Sonra Şehrin Adı Değişti

1453’te Konstantinopolis Osmanlı başkentine dönüştüğünde şehirde hemen hemen her şeyin siyasal ve kurumsal çerçevesi değişti. Ama kedinin yaşamasını mümkün kılan temel kent düzeni ortadan kalkmadı.

Hâlâ liman vardı, hâlâ gemi vardı, hâlâ tahıl vardı. Balık da vardı, fare de vardı ve dolayısıyla kedi de yerinde duruyordu. Fakat Osmanlı döneminde bu ilişkinin üzerine çok güçlü yeni bir katman eklendi: Hayvan beslemenin sadaka ve merhamet pratiğine dönüşmesi. Kedinin şehir içindeki varlığı artık yalnızca faydalı olduğu için tolere edilmiyor, doğrudan insanlar tarafından sistematik biçimde destekleniyordu. Osmanlı dönemi üzerine çalışan araştırmalar, sokak hayvanlarını besleme pratiğini modern İstanbul’daki hayvan kültürünün temel tarihsel unsurlarından biri olarak değerlendiriyor.

Ve 16. yüzyılda öyle bir İstanbul sahnesi ortaya çıkıyor ki bugün çekip sosyal medyaya koysanız kimse tarihî canlandırma olduğunu anlamaz.

İstanbul Kedileri Yemek Saatini Biliyordu

1591’de İstanbul’a gelen Bohemyalı Wenceslas Wratislaw, şehirdeki kediler hakkında uzun uzun yazıyor. Büyük bahçelerin duvarlarına kedilerin çıktığını ve belirli saatlerde yiyecek beklediklerini anlatıyor.

Şehirde insanlar kedilere verilmek üzere işkembe, ciğer ve et parçaları satın alabiliyor. Satıcılar sokaklarda dolaşıyor; halk bunlardan yiyecek alıp kedilere dağıtıyor. Wratislaw sabah ve akşam kedilerin duvarlarda büyük gruplar halinde toplandığını, kendilerinin de özellikle gidip bu manzarayı seyrettiğini anlatıyor. Kadınların satın aldıkları et parçalarını uzun çubuklarla duvardaki kedilere uzattığını da kaydediyor.

1590’ların İstanbul’una bakalım. Saat yaklaşıyor, duvar üzerindeki kediler yerlerini alıyor, mama satıcısı geliyor ve mahalleli yiyecek satın alıyor. Kedi ise insanı gördüğü anda “Geciktin” bakışı atıyor. Bugünkü İstanbul’dan esas fark, plastik mama kabının henüz icat edilmemiş olması.

Bu noktada Bizans ile Osmanlı arasındaki devamlılığı yalnızca hayvanın biyolojik varlığı üzerinden okumak eksik kalıyor. Asıl devam eden şey şehirde insan ile sahipsiz veya yarı sahipli hayvanın aynı alanı paylaşabilmesi. Osmanlı bu ilişkiye sadaka, vakıf ve dinsel merhamet anlayışı üzerinden güçlü yeni bir anlam katıyor; fakat yaşadığı kent alanını kedilerle paylaşma pratiği sıfırdan ortaya çıkmıyor.

İstanbul Kedisi Aslında Bir Mahalle Kurumu

Bugün İstanbul kedisini dünyadaki birçok kentten ayıran şey, çok sayıda kedi bulunması değil. Bazı başka şehirlerde de çok kedi var. Fark daha garip: İstanbul kedisi kamusal alanın meşru kullanıcısı gibi davranıyor.

Bir kafenin sandalyesine yatabilir, bir dükkânın vitrinine girebilir, bir güvenlik kulübesinde yaşayabilir. Bir apartmanda resmi olarak kimseye ait olmadığı halde altı dairenin ortak kedisi olabilir. Esnaf ona isim verir, ama yan dükkân başka isim verir. Kedi ikisine de cevap vermez; buna rağmen herkes onunla ilişkisini sürdürür.

Antropolog Kimberly Hart, İstanbul’daki sokak hayvanlarına bakım pratiklerini şehrin somut olmayan kültürel mirasının bir biçimi olarak ele alıyor. Özellikle yemek pişirip hayvanlara dağıtma gibi davranışların, geçmişten taşınan toplumsal merhamet pratiklerinin bedensel hafızası olduğunu savunuyor.

Bu düşünceyi Bizans katmanına doğru biraz daha uzattığımızda çok ilginç bir şehir tarihi çıkıyor. Konstantinopolis’te kedi limanda, ambarda, evde, edebiyatta ve sarayda yer kazanıyor. Osmanlı İstanbul’unda kamusal besleme ağı güçleniyor. Modern İstanbul’da ise kedi, mahalle kimliğinin parçasına dönüşüyor. İmparatorluklar değişiyor ama kedi mahallede kalıyor.

Peki İstanbul’un Kedi Sevgisi Bizans’tan mı Geliyor?

Bence bu soruya artık basitçe “Osmanlı geleneğidir” diye cevap vermek mümkün değil. İstanbul’un kedilerle ilişkisi Bizans Konstantinopolis’inde güçlü biçimde görünür hale gelen, Osmanlı döneminde yeni bir merhamet ve kamusal besleme kültürüyle büyüyen çok uzun bir şehir geleneği olarak okunmalı.

Bizans kısmında elimizde yalnızca birkaç hoş hikâye yok. Yenikapı’nın olağanüstü kedi kalıntıları var; tahıl ambarları ve liman ekonomisi var. Kedinin kemirgen kontrolündeki görevi, evlerde insanlarla hayvanların iç içe yaşadığı gündelik dünya ve fare-kedi savaşları üzerine yazılmış edebiyat var. Kediyi hırsız diye tanıyan keşişler, çaldığı eti kedinin üzerine atan aç entelektüel, şımartılmış saray hayvanı, insan mezarına konmuş kedi ve kedi ordusu besleyen manastır anlatıları da aynı kültür dünyasının parçaları.

Üstelik bütün bunların altında çok basit bir şehir mekanizması işliyor. Konstantinopolis büyük bir liman başkentiydi; yiyecek depoluyor, hayvanlarla birlikte yaşıyor, sokakta üretip satıyor ve insan dışındaki canlıları bütünüyle kentten sürmeye çalışmıyordu. Kedi bu ortamda kendisine olağanüstü sağlam bir yer açtı.

Sonra 1453 geldi. İmparator gitti, Senato gitti, Bizans bürokrasisi gitti, Horrea Alexandrina gitti, Mechlebe de gitti. Fakat birkaç yüzyıl sonra aynı şehrin duvarlarında kediler yine yemek saatini bekliyordu; bugün de bekliyorlar.

Belki İstanbul tarihinin en istikrarlı kurumu Patrikhane, saray veya belediye değildir. Belki en istikrarlı kurum, insanı yaklaşık bin beş yüz yıldır kendisine yemek getirmek konusunda eğiten İstanbul kedisidir.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *