İnsanlığın en eski anlatılarının içinde dolaşmaya başladığımızda bazı sayıların ve biçimlerin şaşırtıcı bir ısrarla tekrarlandığını görürüz. Bunların başında üç gelir. Üç dilek, üç sınav, üç yolculuk, üç kardeş, üç kapı, üç gece, üç yaratık, üç kehanet, üç elma… Fakat bu tekrarların arasında özellikle dikkat çekici olanlardan biri, üç kadın ya da üç kız kardeş biçiminde kurulan gruplardır. Antik Yunan dünyasında insan ömrünün ipliğini eğiren Moiralar bulunur; İskandinav mitolojisinde Yggdrasil’in kökleri yakınında kaderle ilgilenen Nornlar; eski İrlanda anlatılarında savaş, ölüm ve kehanetle bağlantılı kadın üçlüleri; Roma İmparatorluğu’nun kuzeybatı eyaletlerinde taşlara yan yana oyulmuş üç Ana Tanrıça; Slav ve Balkan halk inanışlarında yeni doğan çocuğun kaderini belirlemek için beşiğin başına gelen kadınlar…
Bu örneklerin tümünün tek bir tarihsel kaynaktan çıktığını düşünmek için elimizde bir neden yok. İlginç olan, farklı toplumların birbirinden bağımsız veya birbirleriyle temas hâlinde yaşadıkları uzun tarih boyunca, kaderi, doğumu, ölümü, bereketi, savaşı ve bilinmeyen geleceği anlatmak için tekrar tekrar üç kadın figürüne başvurmuş olmasıdır.
Üç Neden Bu Kadar Güçlü?
Üç sayısının bütün toplumlarda aynı anlama gelen evrensel bir kutsal sayı olduğunu söylemek fazla kolay olur. Fakat üçlü tekrarın sözlü anlatı için olağanüstü kullanışlı olduğu açıktır. Bir olay ilk kez gerçekleştiğinde dinleyici onu tanır; ikinci tekrar bir beklenti oluşturur; üçüncü ise bu beklentinin gerçekleşeceği ya da bozulacağı noktaya dönüşür. Bu nedenle masallardaki ilk iki kardeş çoğu zaman aynı hatayı yaparken üçüncü kardeş başka türlü davranır. Kahraman iki kez başarısız olur, üçüncü denemede başarır. İlk iki kapının ardında aradığını bulamaz, üçüncü kapı anlatının düğümünü çözer.
Üç aynı zamanda iki uç arasında gerekli olan ara aşamayı sağlar. Yaşam yalnızca doğum ve ölümden oluşmaz; aralarında yaşanan bir süre vardır. Zaman yalnızca geçmiş ve gelecek değildir; insanın yaşadığı şimdi de vardır. Bir iplik yalnızca eğrilip kesilmez; uzunluğu belirlenir, kullanılır ve dokunur. Bu nedenle üçlü tanrıçalar çoğu zaman aynı görevi yapan üç kopya değildir. Aralarında iş bölümü vardır. Biri başlatır, biri sürdürür, biri sona erdirir; biri geçmişe, biri şimdiye, biri geleceğe yaklaşır; biri hükmü söyler, diğerleri onu kesinleştirir.

İki figür kolayca karşıtlık üretir: iyi ve kötü, yaşam ve ölüm, ışık ve karanlık. Üçüncü figür geldiğinde yapı daha karmaşık hâle gelir. Artık yalnızca karşıtlık değil, dönüşüm mümkündür. Bu özellik hem mitlerin kozmik düşüncesine hem de masalların dramatik düzenine çok uygundur. Üç kız kardeş bu nedenle yalnızca tekrar edilen sevimli bir folklor formülü değildir; düşüncenin zaman, değişim ve sonuç arasında hareket etmesini sağlayan çok eski bir anlatı mekanizmasıdır.
Peki Neden Kadınlar?
Üçlü yapı kadar dikkat çekici olan ikinci mesele, bu figürlerin neden bu kadar sık kadın olmasıdır. Eski toplumlarda kader ile kadın arasında doğrudan ve değişmez bir ilişki bulunduğunu söylemek mümkün değildir; fakat gündelik yaşamın bazı çok temel alanları kadın figürlerinin mitolojik kader güçlerine dönüşmesini kolaylaştırmış olmalıdır.
Bunlardan ilki doğumdur. İnsanlık tarihinin çok büyük bölümünde doğum, ebenin, annenin, büyükannenin ve diğer kadın akrabaların oluşturduğu kadın çevresinin içinde gerçekleşiyordu. Yeni doğan bir insanın ilk karşılaştığı topluluk büyük ölçüde kadınlardan oluşuyordu. Dolayısıyla Bu çocuk yaşayacak mı?, Nasıl bir hayat sürecek?, Nasıl bir insan olacak? gibi insanın en eski sorularının, mitolojide beşiğin başında beliren doğaüstü kadınlarla temsil edilmesi şaşırtıcı değildir. Slav ve Balkan kader kadınlarında bu bağlantı neredeyse sahnenin tamamını oluşturacaktır.
İkinci önemli alan dokumadır. İplik eğirmek, dokumak, ölçmek ve kesmek birçok eski toplumda kadın emeğiyle yakından ilişkiliydi. İnsan ömrünün bir ipliğe benzetilmesi böylece son derece doğal bir metafora dönüştü. İplik başladığında yaşam başlar, uzadıkça hayat devam eder ve kesildiğinde yaşam sona erer. Yunan Moiralarının zamanla iğ, ölçü ve makasla ilişkilendirilmesi bu metaforun en güçlü örneğidir.
Burada kadın doğaya daha yakındır ya da kadın doğuştan daha sezgiseldir gibi modern klişelere ihtiyaç yoktur. Eski dünyanın kadınları zaten doğum, ölüm, aile hafızası, ev içi üretim, tekstil ve yaşamın çeşitli eşiklerinde önemli roller üstleniyordu. Mitolojik hayal gücü de bilinmeyeni, kaderi ve yaşam döngüsünü anlatırken bu gündelik deneyimlerden yararlanıyordu. Üçlü kader figürlerinin bir kısmının genç ve idealize edilmiş tanrıçalardan ziyade yaşlı kadınlara dönüşmesi de anlamlıdır: yaşlı kadın yalnız doğurganlığı değil, deneyimi ve görülmüş hayatların bilgisini taşır.

Moirai: Tanrıların Bile Tam Olarak Kaçamadığı Pay
Antik Yunan dünyasının en ünlü üçlü kadın figürlerinden biri Moiralardır. Yunancadaki moira sözcüğü pay, hisse, insana düşen bölüm anlamlarına gelir. Kader burada yalnız gelecekte gerçekleşecek olaylar dizisi değildir; insanın dünyadaki payıdır. Ne kadar yaşayacağı, hangi sınırlarla karşılaşacağı ve sonunda yaşamdan ayrılacağı bu payın içindedir.
En eski Yunan şiirinde kader her zaman üç kadın olarak karşımıza çıkmaz. Homeros’ta Moira zaman zaman tekil, soyut ve neredeyse kişilikten bağımsız bir kader gücüdür. Hesiodos geleneğinde ise üçlü sistem açık biçimde görünür: Klotho, Lakhesis ve Atropos. Klotho eğiren, yaşam ipliğini başlatan figürdür. Lakhesis paylaştırır, ölçer ve her varlığa düşen yaşam bölümünü belirler. Atropos’un adı geri çevrilemezlik düşüncesini taşır; sonraki edebî ve görsel gelenekte ise özellikle yaşam ipliğini kesen figür hâline gelir.
Bu üçlü, insan ömrünün çok sade fakat son derece güçlü bir modelini oluşturur: başlangıç, süre ve son. Kader böylece soyut bir kavram olmaktan çıkar; üç kadının yaptığı somut bir işe dönüşür. Birinin eğirdiği ipliği diğeri ölçer, üçüncüsü zamanı geldiğinde keser.
Moiraların Zeus’la ilişkisi ise Yunan düşüncesindeki kader kavramının ne kadar karmaşık olduğunu gösterir. Popüler anlatılarda sık sık Zeus bile Moiralara karşı gelemez denir, ancak antik kaynaklar tek bir sistem sunmaz. Bazı metinlerde Zeus kader düzeninin yöneticisi gibi davranabilirken bazı sahnelerde tanrılar bile gerçekleşmesi gereken yazgının sınırlarıyla karşı karşıyadır. Yunanların kendileri de kader ile tanrısal irade arasındaki ilişkiyi tek bir kesin formüle dönüştürmemiştir.
Moiraların mitolojik gücü tam da buradan gelir. Onlar Olympus’un entrikalarına karışan, aşk maceraları yaşayan ya da kentlerin koruyuculuğunu üstlenen alışıldık tanrıçalar değildir. Görevleri kişisel değildir; kozmiktir. İnsanların ve kahramanların arzularıyla ilgilenmezler. Bu nedenle insan yaşamının en sert gerçeğini temsil ederler: dünyanın düzeni bireyin isteğine göre değişmez.
Yunanların Üç Kız Kardeş Tutkusu
Moiralar Yunan mitolojisindeki tek kadın üçlüsü değildir. Tam tersine, Yunan mitolojik dünyasında üç kadın ya da üç kız kardeş biçimindeki grupların neredeyse ayrı bir anlatı dili oluşturduğu görülür.
Zeus ile Themis’in kızları olan Horalar bunlardan biridir. Hesiodos’un ünlü üçlüsünde Eunomia, Dike ve Eirene bulunur. İsimleri kabaca iyi düzen, adalet ve barış kavramlarının kişileştirilmiş hâlleridir. Burada üç kadın yalnız doğanın ya da mevsimlerin düzenini değil, insanların birlikte yaşayabilmesi için gereken siyasal ve toplumsal düzeni temsil eder. İyi yönetilen bir dünyanın üç temel koşulu üç kız kardeş hâline gelmiştir.
Zeus ile Eurynome’nin kızları olan Kharitler de çoğunlukla Aglaia, Euphrosyne ve Thalia adlı üç kız kardeş olarak bilinir. Parlaklık, neşe, güzellik, şenlik, zarafet ve cömertlikle ilişkilendirilen Kharitler özellikle sanatta yan yana duran ya da birbirlerinin ellerini tutan kadınlar biçiminde son derece kalıcı bir ikonografi yaratmıştır. Roma dünyasının Gratiae’si ve daha sonraki Avrupa sanatının Üç Güzeller’i bu geleneğin devamıdır.
Üçlünün çok daha karanlık tarafında Erinyes bulunur: Alekto, Megaera ve Tisiphone. Aile içinde işlenen cinayetlerin, kan suçlarının ve ağır ahlaki ihlallerin peşini bırakmayan bu tanrıçalar, düzeni koruyan nazik figürler değildir. Düzen bozulduğunda ortaya çıkan korkunç sonuçların kişileştirilmiş hâlidirler. Özellikle anne, baba veya yakın akrabanın kanını döken kişiyi takip etmeleri, aile düzeni ile ilahi adalet arasındaki bağı görünür kılar.
Böylece aynı mitolojik kültür üç kadın figürünü tamamen farklı alanlarda kullanabilir: Moiralar kaderi, Horalar düzeni, Kharitler zarafet ve neşeyi, Erinyes ise intikamı ve kaçınılmaz cezayı temsil eder. Üçlü biçim belirli bir kadınlık anlayışına bağlı değildir; kutsal ya da kozmik bir gücü çoğaltmanın, parçalarına ayırmanın ve görünür hâle getirmenin yolu hâline gelmiştir.
Graiai: Tek Gözü Paylaşan Kız Kardeşler
Yunan mitolojisinin en tuhaf kadın gruplarından biri Graialardır. Phorkys ve Keto’nun kızları olan bu varlıkların adları yaşlılık ve grilik düşüncesiyle bağlantılıdır. Daha doğdukları anda yaşlı oldukları anlatılır. Popüler biçimiyle Deino, Enyo ve Pemphredo adlı üç kız kardeştirler ve aralarında yalnızca bir göz ile bir diş paylaşırlar.
Perseus’un Medusa’ya ulaşma macerasında Graialar önemli bir geçit figürüne dönüşür. Kahramanın Gorgolara nasıl ulaşacağını öğrenmesi gerekir. Graialar ise bu bilginin sahipleridir. Perseus, kardeşlerin tek gözlerini birbirlerine uzattıkları sırada onu ele geçirir ve istediği bilgiyi vermedikleri sürece geri vermemekle tehdit eder. Böylece kahraman fiziksel güçle yenemeyeceği yaşlı kadınları, onların ortak görme araçlarını ele geçirerek alt eder.

Fakat Graialar konusunda önemli bir tarihsel ayrıntı vardır. Hesiodos yalnızca iki Graia’dan, Pemphredo ve Enyo’dan söz eder. Deino’nun eklenmesi ve grubun kesin biçimde üç kız kardeşe dönüşmesi daha sonraki geleneklerde görülür. Bu değişim, mitlerin sabit ve tek biçimli sistemler olmadığını gösteren güzel örneklerden biridir. Anlatılar kuşaktan kuşağa geçerken sayılar, isimler ve akrabalık ilişkileri değişebilir; üçlü yapı da bazen anlatının daha simetrik ve hatırlanabilir hâle gelmesi sırasında güçlenmiş olabilir.
Tek göz imgesi ise üçlü motifin en ilginç yorumlarından birine izin verir. Kız kardeşlerin üç ayrı bedeni vardır, fakat görmeleri ortaktır. Hiçbiri tek başına bütünüyle yeterli değildir. Bilgi bireysel değil kolektiftir. Perseus’un çaldığı şey yalnızca fiziksel bir göz değil, üç kız kardeşin birlikte oluşturduğu görme ve bilme düzenidir.
Hesperidler: Dünyanın Batısındaki Bahçe
Yunan mitolojisinin batı sınırlarında Hesperidler bulunur. Onlar günbatımının, akşamın ve dünyanın erişilmesi güç batı ucunun kadınlarıdır. En ünlü görevleri Hera’nın altın elmalarının yetiştiği kutsal bahçeyi korumaktır. Herakles’in on iki görevinden biri bu elmaları ele geçirmek olduğunda kahramanın sıradan dünyanın sınırlarını aşması gerekir.
Hesperidlerin sayısı antik kaynaklarda değişir. Bazı anlatılar üçünden, bazıları dört, beş veya yedi Hesperid’den söz eder. Üçlü gelenekte Aigle, Erytheia ve Hesperia/Hesperie gibi isimlerle karşılaşılır. Dolayısıyla Hesperidleri değişmez biçimde üç kız kardeşten oluşan tek bir sistem olarak düşünmemek gerekir. Buna rağmen üçlü Hesperid tasviri hem antik sanatta hem de sonraki anlatılarda güçlü biçimde yaşamıştır.
Burada kadınların rolü Moiralardan farklıdır. Hesperidler insan kaderini belirlemez; kutsal bir sınırı korurlar. Bahçenin içinde sıradan insanlara ait olmayan bir nesne, altın elmalar vardır. Herakles bu alana ulaşabilmek için dünyanın bilinen sınırlarını geçmek, Atlas ve Ladon gibi başka figürlerle karşılaşmak zorundadır. Üç kadın figürü böylece bilinmeyen ile bilinenin, ölümlü ile tanrısal olanın arasındaki eşikte durur.
Bu durum üçlü kadın motifinin başka bir temel özelliğini gösterir: kadınlar yalnızca kaderi bildiren kişiler değil, bilgiye, ölümsüzlüğe veya kutsal alana geçişin bekçileri de olabilirler.

Nornlar: Yggdrasil’in Altındaki Üç Kadın
İskandinav mitolojisinin kaderle ilişkilendirilen en ünlü kadın figürleri Nornlardır. Völuspá‘da Urðr, Verðandi ve Skuld adlı üç kadın Yggdrasil’in yakınındaki Urðr kuyusunun çevresinde belirir. Daha sonraki Eski İskandinav kaynaklarında onların insanların kaderlerini belirlediği ve dünya ağacının bakımında rol oynadığı anlatılır.
Bu üç isim modern anlatılarda sık sık geçmiş, şimdi ve gelecek olarak çevrilir. Bu karşılık tamamen yanlış değildir, fakat adların Eski İskandinavca’daki anlamları daha karmaşıktır. Urðr olmuş veya gerçekleşmiş olanla, aynı zamanda kader kavramıyla bağlantılıdır. Verðandi olmakta olanı çağrıştırır. Skuld ise olması gereken, borçlu olunan veya gelecekte gerçekleşecek olan düşüncesine yaklaşır. Böylece Nornlar zamanın üç basit dilimini temsil etmekten daha zengin bir yapıya sahiptir; olmuş olan, oluşmakta olan ve olması gereken arasındaki ilişkiyi taşırlar.
Moiralarla benzerlik açıktır ve eski çağlardan beri karşılaştırılmıştır. Her iki gelenekte de kader, kadın figürleriyle ve belirli ölçüde dokuma ya da belirleme metaforuyla ilişkilendirilir. Fakat Nornları doğrudan İskandinav Moiraları saymak iki geleneğin özgünlüğünü siler.
Üstelik Nornlar yalnızca Urðr, Verðandi ve Skuld değildir. Eski İskandinav kaynaklarında insanların doğumunda ortaya çıkan, farklı soylara veya bireylere kader tayin eden başka nornlardan da söz edilir. Bazılarının iyi, bazılarının kötü kader getirdiğine ilişkin anlatılar vardır. Urðr, Verðandi ve Skuld bütün nornların toplamı değil, geleneğin en büyük ve en ünlü üçlüsüdür.
Yine de Yggdrasil’in altında oturan üç kadın görüntüsünün kalıcılığı tesadüf değildir. Dünyanın merkezindeki ağaç, kader kuyusu ve üç kadın aynı sahnede birleştiğinde, bireysel insan yaşamı kozmik zamanın içine yerleşir. İnsan yalnız kendi ömrünü yaşamaz; geçmişin, şimdinin ve henüz tamamlanmamış geleceğin içinden geçer.
Morrígna: Kader İpliği Değil, Savaşın Üzerindeki Kargalar
Eski İrlanda anlatı dünyasında kadın üçlüsü çok daha sert bir biçim alır. Buradaki figürler sessizce yaşam ipliği eğiren tanrıçalar değil; savaş, hükümdarlık, ölüm, kehanet ve korkuyla bağlantılı varlıklardır.
Ortaçağ İrlanda metinlerinde Morrígan’ın kimliği ve diğer kadın figürleriyle ilişkisi her zaman aynı değildir. Bazı soy anlatılarında Ernmas’ın kızları Badb, Macha ve Anand ya da Morrígan birlikte anılır; başka metinlerde Morrígan tek bir güçlü figür gibi görünür. Bu nedenle modern popüler anlatılarda sık görülen tamamen sabit Morrígan–Badb–Macha üçlü tanrıçası şeması eski kaynakların bütün çeşitliliğini tam olarak karşılamaz. Bununla birlikte üç Morrígna düşüncesi ve birbiriyle ilişkili savaşçı kadın figürleri gerçek bir eski İrlanda geleneğine dayanır.
Morrígan özellikle savaşın sonucu, yaklaşan ölüm ve hükümdarlığın kaderiyle ilişkilidir. Táin Bó Cúailnge gibi anlatılarda Cú Chulainn ile karşılaşır, biçim değiştirir ve savaşın gidişine müdahale eder. Badb’ın savaş meydanlarında karga benzeri kuşlarla ilişkilendirilmesi ise kadın, ölüm ve savaş sonrası alan arasında güçlü bir görsel bağ oluşturur.
Burada üç kadın, Moiraların yaptığı gibi insan yaşamının ipliğini ölçmez. Onların alanı kaderin savaş içinde görünür hâle geldiği andır. Savaşçılar savaşın içinde kılıç kullanabilir, fakat kimin yaşayacağını, kimin düşeceğini ve hangi zaferin hangi felaketi doğuracağını bütünüyle kontrol edemezler. Morrígan çevresindeki kadın figürleri bu belirsizliğin ve savaşın insan iradesini aşan tarafının bedenleşmiş hâline gelir.
Morrígan’ı modern neopaganizmin Bakire–Anne–Yaşlı Kadın üçlüsüyle özdeşleştirmek ise tarihsel açıdan sorunludur. Modern Üçlü Tanrıça sistemi çok daha geç bir dönemin ürünüdür ve eski İrlanda tanrıçalarını otomatik olarak bu şemaya yerleştirmek onların özgün bağlamını değiştirir.
Taşa Dönüşen Üç Kadın: Matres ve Matronae
Üç kadın motifinin yalnız destanlarda ve şiirlerde dolaşmadığını gösteren en etkileyici kanıtlardan biri Roma İmparatorluğu’nun kuzeybatı eyaletlerinden gelir. Özellikle Germania, Gallia ve Britannia’da Matres ya da Matronae adı verilen kadın tanrısal figürlere adanmış çok sayıda sunak ve kabartma bulunmuştur.
Bu eserlerin önemli bir bölümünde üç kadın yan yana oturur. Başlarında farklı türde başlıklar olabilir; kucaklarında meyve, ekmek, tahıl, sepet veya bereketi çağrıştıran başka nesneler taşırlar. Bazen bebeklerle veya aile yaşamını düşündüren sembollerle ilişkilendirilirler. Adak yazıtları onların belirli toplulukların, ailelerin veya bölgelerin koruyucuları olarak görüldüğünü düşündürür.
Britanya’dan Ren bölgesine kadar uzanan bu üçlü Ana Tanrıça ikonografisi son derece önemlidir çünkü burada motif yalnız anlatılan bir hikâye değildir. İnsanlar gerçekten bu üç kadın için taş sunaklar diktirmiş, onlara adak adamış ve koruma istemiştir. Üçlü kadın figürü böylece kült uygulamasının parçasına dönüşmüştür.
Matres ve Matronae’yi Moiralarla, Nornlarla ya da başka bir üçlüyle özdeşleştirmek mümkün değildir. Görevleri ve dinsel bağlamları farklıdır. Fakat görsel mantık benzerdir: tek bir bereket veya koruyucu anne figürü yerine üç kadın yan yana getirilmiştir. Kutsal güç, bireysel olmaktan çıkarak bir kadın topluluğunun ortak varlığı hâline gelir.
Slavların Beşiğe Gelen Kader Kadınları
Slav ve Balkan halk inanışlarında üç kadın motifi belki de Moiralara ve Nornlara en çok benzeyen gündelik sahnelerden birini üretir. Bölgeye göre Rođenice, Rojenice, Sudice, Suđenice, Sudičky, Rodzanice ve başka adlarla bilinen kader kadınlarının yeni doğmuş bir çocuğun geleceğini belirlemek üzere eve geldiğine inanılır.
Adları ve anlatıları bölgeden bölgeye değişir. Bazı geleneklerde üç, bazılarında başka sayılarda olabilirler. Fakat üç kadınlı biçim özellikle Balkan ve Güney Slav dünyasında son derece yaygındır. Çocuğun doğumundan sonraki ilk gecelerde eve geldikleri, onun kaderi hakkında konuştukları ve verdikleri kararın değiştirilemeyeceği anlatılır.

Bazı anlatılarda ilk iki kadın farklı kader ihtimalleri önerir ve son, çoğu zaman en yaşlı olan kadın kesin hükmü verir. Böylece üçlü yapı bir tür kader mahkemesine dönüşür. Aile bazen bu varlıkları hoşnut etmek amacıyla yiyecek veya başka armağanlar bırakır. İnsanlar kaderi değiştiremeseler bile onu belirleyen güçleri gücendirmemeye çalışırlar.
Dokuma motifi de bazı Slav ve Balkan geleneklerinde yeniden ortaya çıkar. İnsan ömrünün iplik, eğirme ya da ölçmeyle ilişkilendirilmesi Yunan Moiralarını hatırlatır. Bu benzerliğin ne kadarının antik Akdeniz-Balkan kültürel etkileşimlerinden, ne kadarının daha geniş Hint-Avrupa mirasından veya bağımsız folklor gelişiminden kaynaklandığını kesin biçimde belirlemek kolay değildir. Fakat ortaya çıkan görüntü son derece tanıdıktır: yeni doğmuş bir çocuk ve onun henüz bilmediği geleceği konuşan kadınlar.
Bu sahne üç kadın-kader ilişkisinin neden bu kadar güçlü olduğunu da gösterir. Kader, insan yaşamının herhangi bir anında değil, insanın henüz kendi iradesini kullanamadığı ilk günlerinde belirlenir. Çocuk konuşamazken onun adına kader kadınları konuşur.
Baltık Dünyası: Laima ve Kaderin Çoğalması
Baltık halklarının mitolojik ve folklorik geleneklerinde de doğum ve kaderle bağlantılı kadın figürleri vardır. Bunların en önemlilerinden biri Laima’dır. Özellikle Letonya ve Litvanya geleneklerinde Laima insanın talihi, yaşam seyri, doğum ve evlilik gibi önemli eşiklerle ilişkilendirilir.
Bazı Letonya geleneklerinde Laima, Kārta ve Dēkla ile birlikte üçlü kadın grubu biçiminde anılır. Litvanya folklorunda ise kimi zaman tek Laima, kimi zaman doğuma gelen birden fazla Laima görülür. Üç Laima’nın bir çocuğun geleceği üzerine farklı hükümler verdiği masal ve inanış örnekleri de vardır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, modern mitoloji kitaplarının zaman zaman Laima–Kārta–Dēkla üçlüsünü antik çağdan beri değişmeden var olmuş kesin bir Baltık üçlü tanrıçası gibi sunmasıdır. Folklorik malzeme bundan daha karmaşıktır. Farklı bölgelerde tek bir kader tanrıçasının görevlerinin çoğaltılması, çeşitli kadın kader figürlerinin bir araya getirilmesi veya aynı işlevin farklı adlarla anlatılması mümkündür.
Yine de ortaya çıkan temel fikir tanıdıktır. İnsan kaderi tek bir ilahi ses tarafından değil, bazen birbirleriyle konuşan kadın figürleri aracılığıyla açıklanır. Gelecek böylece bir karar değil, adeta bir görüşme ve hüküm süreci hâline gelir.
Hindistan: Üçlü Var, Ama Aynı Hikâye Değil
Hint dinî geleneklerinde üç kadın tanrısal figürü bir araya getiren yapılar vardır, fakat bunları doğrudan Yunan Moiraları veya İskandinav Nornlarıyla özdeşleştirmek yanıltıcı olur.
Modern Hindu anlatılarında Saraswati, Lakshmi ve Parvati’nin oluşturduğu Tridevi yaygın biçimde bilinir. Saraswati öğrenme, bilgi, söz ve sanatla; Lakshmi zenginlik, refah, talih ve bereketle; Parvati ise Şakti geleneğinin geniş alanı içinde annelik, eşlik, güç ve tanrısal dişil enerjiyle ilişkilidir. Daha sonraki yorumlarda bu üçlü, Brahma, Vishnu ve Shiva’nın oluşturduğu Trimurti ile paralel biçimde ele alınabilir.

Ancak Saraswati, Lakshmi ve Parvati üç kız kardeş kader tanrıçası değildir. İnsan ömrünü eğirip ölçmezler; Moiraların yaptığı anlamda kişinin yaşam süresini tayin etmezler. Bu nedenle yalnız üç tanrıça olmaları onları aynı mitolojik kalıba yerleştirmeye yetmez.
Daha eski Vedik gelenekte ise başka bir ilginç kadın üçlüsü vardır. Rigveda’nın bazı ritüel ilahilerinde Ilā, Sarasvatī ve Bhāratī — bazı bağlamlarda Mahī — birlikte çağrılır. Kurban töreninin kutsal alanına davet edilen bu üç tanrıça söz, ilham, bereket ve ritüel düzenle bağlantılı farklı anlam katmanları taşır.
Bu örnek kültürler arası karşılaştırmanın sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir. Hindistan’da da üç kadın tanrısal varlığın birlikte çağrıldığı çok eski örnekler bulunur, ancak her üçlü kadın grubunun aynı arketipin kopyası olduğunu söylemek mümkün değildir. Bazen benzer olan şey figürlerin işlevi değil, anlatının ve ritüelin üçlü düzenidir.
Masallarda Üç Kız Kardeş: İkisi Kıskanır, Üçüncüsü Kraliçe Olur
Tanrıçalar ve doğaüstü kader varlıklarından halk masallarına geçildiğinde üç kız kardeş motifi daha dünyevi fakat aynı ölçüde acımasız bir biçim alır. Dünya folklorunda çok geniş bir alana yayılmış ATU 707 masal tipi bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Üç Altın Çocuk, Dans Eden Su, Şarkı Söyleyen Elma ve Konuşan Kuş, Gerçeği Söyleyen Kuş gibi farklı adlar taşıyan çok sayıda anlatı bu büyük masal ailesine bağlanır.
Hikâye çoğu kez üç kız kardeşin kendi aralarında konuşmasıyla başlar. Bir kral, prens veya hükümdar onların konuşmasını duyar. Kızlardan biri hükümdarın aşçısıyla evlenirse ona olağanüstü yemekler hazırlayabileceğini, diğeri başka bir yeteneğini anlatır. En küçük kız ise hükümdarla evlenmesi hâlinde olağanüstü çocuklar doğuracağını söyler. Bazı varyantlarda çocukların saçları altın, alınlarında yıldız, bedenlerinde ay ve güneş işaretleri bulunacaktır.

Hükümdar küçük kızla evlenir ve bu seçim büyük kardeşlerin kıskançlığını harekete geçirir. Kraliçe çocuk doğurduğunda ablaları bebeği ya da bebekleri gizlice ortadan kaldırır. Çocukları sandığa koyup suya bırakabilir, başka bir yere gönderebilir veya ölüme terk edebilirler. Krala ise karısının köpek yavrusu, canavar veya başka uğursuz yaratıklar doğurduğunu söylerler.
Anne aşağılanır, saraydan uzaklaştırılır veya cezalandırılır. Fakat çocuklar mucizevi biçimde hayatta kalır ve başka insanlar tarafından büyütülür. Yıllar sonra konuşan kuş, şarkı söyleyen ağaç, hayat suyu veya başka olağanüstü nesnelerin peşine düşerler. Bu maceralar sonunda çocukların gerçek kimliğinin ve annenin uğradığı iftiranın ortaya çıkmasını sağlar.
Bu anlatı ailesinin Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’dan Hindistan’a kadar çok geniş bir coğrafyada varyantları vardır. Antoine Galland’ın Binbir Gece çevresinde yayımladığı Küçük Kız Kardeşlerini Kıskanan İki Kız Kardeş anlatısı da bu yapının en tanınmış örneklerinden biridir.
Burada üç kız kardeş artık kozmik kaderin yöneticileri değildir. Buna rağmen kader motifi ortadan kalkmaz; yalnızca aile içine taşınır. Kız kardeşler birbirlerinin kaderini belirlemeye çalışır. Tanrıçaların dünyasında yaşam ipliğini kesen makasın yerini saray entrikası, kıskançlık, doğum ve miras alır.
Neden Hep En Küçük Kardeş?
Masallarda üç kardeşli yapının en belirgin özelliklerinden biri en küçük kardeşin diğerlerinden farklı olmasıdır. Bu durum yalnız kız kardeşler için geçerli değildir. Üç erkek kardeşli çok sayıda masalda büyük iki oğul başarısız olur, küçümsenen küçük oğul görevi tamamlar. Üç prensesli anlatılarda da benzer bir düzen görülebilir.
Bunun anlatısal nedeni açıktır. İlk iki kardeş bir kalıp oluşturur. Dinleyici onların davranışlarını gördüğünde üçüncü kardeşin de aynı şekilde davranmasını bekler. Üçüncü kişi ise bu kalıbı bozduğu anda hikâye ilerler. Böylece en küçük kardeş yalnız iyi veya akıllı olduğu için değil, anlatının değişim noktası olduğu için önem kazanır.
Üç kız kardeşli masallarda bu mekanizmaya kadınların tarihsel toplumsal konumuyla bağlantılı başka meseleler de eklenir. Evlilik, doğurganlık, güzellik, saraya kabul edilme, miras, anne olma ve hükümdarın ilgisini kazanma gibi konular kız kardeşler arasında statü rekabeti yaratır. İki ablanın küçük kız kardeşi kıskanması, yalnız kişisel kıskançlık değildir; evlilik yoluyla toplumsal yükselişin sınırlı olduğu bir dünyada bir kadının yükselmesi diğerlerinin düşüşü anlamına gelebilir.
Üçlü yapı bu çatışmayı basit bir iyi kadın–kötü kadın karşıtlığından daha hareketli hâle getirir. İki kardeş birbirini destekleyerek kötülüğü güçlendirebilir; üçüncü kardeş ise onların oluşturduğu çoğunluğun karşısında tek başına kalır. Böylece masal, sayısal olarak zayıf olan doğru kişinin sonunda haklı çıktığı bir adalet düzeni kurar.
Üç Kız Kardeş Neden Tek Bir Tanrıçadan Daha Korkutucu?
Tek bir doğaüstü varlığın verdiği karar kişisel görünebilir. O varlık öfkelenmiş, kandırılmış veya belki ikna edilebilir olabilir. Fakat üç figür aynı hükmün çevresinde birleştiğinde karar bireysel olmaktan çıkar ve daha büyük bir düzenin kararı gibi görünür.
Kader kadınlarının dramatik gücü büyük ölçüde buradan gelir. Birinci kadın söyler, ikincisi hükmü genişletir, üçüncüsü kesinleştirir. Özellikle doğum başına gelen kader kadınlarında bu yapı belirgindir. İlk hüküm ihtimal yaratır, ikinci hüküm gerilimi artırır, üçüncü söz kaderi kapatır.
Moiralar da benzer biçimde tek bir kader tanrıçasından daha etkileyicidir. Yaşamın yalnız başlangıcını değil, bütün sürecini kontrol ederler. Birinin işi tamamlanınca diğerinin işi başlar. Böylece insan kaderinin hiçbir aşaması sistemin dışında kalmaz.
Üçlü kadın figürünün aynı zamanda bir kurul veya koro etkisi yaratması önemlidir. Kehanet artık tek bir kişinin görüşü değildir. Aynı gerçek birden fazla ağızdan söylendiği için daha kaçınılmaz görünür. Bu anlatı tekniğinin en güçlü modern örneklerinden biri Shakespeare’in Macbeth‘inde ortaya çıkacaktır.

Macbeth: Eski Kader Kadınlarının Sahneye Dönüşü
Shakespeare’in Macbeth oyunundaki üç kadın çoğunlukla Üç Cadı diye bilinir, fakat metinde kullanılan Weird Sisters ifadesi onları sıradan büyücülerden daha eski bir kader geleneğine bağlar. İngilizcedeki modern weird kelimesinin tarihsel kökeninde bulunan Eski İngilizce wyrd, kader, gerçekleşen olay veya kişinin başına gelecek şey anlamına yaklaşır. Shakespeare’in üç kadını bu nedenle yalnız sihir yapan kişiler değil, kader ile kehanetin arasında duran figürlerdir.
Macbeth onlarla bozkırda karşılaştığında kadınlar ona üç ayrı hitapta bulunur. Önce zaten sahip olduğu Glamis Thane’i unvanıyla selamlanır. Ardından henüz bilmediği fakat kısa süre içinde elde edeceği Cawdor Thane’i olarak çağrılır. Son olarak geleceğin kralı diye selamlanır. Böylece üç hitap zaman içinde sıralanır: mevcut gerçeklik, yaklaşmakta olan gerçeklik ve henüz gerçekleşmemiş gelecek.
Kadınlar Macbeth’i doğrudan cinayet işlemeye zorlamaz. Kehanetleri onun zihnindeki hırsın çalışmaya başlamasına yol açar. Oyunun trajedisi de tam burada doğar: Macbeth geleceği öğrenince onu beklemek yerine gerçekleştirmeye çalışır. Kader ile özgür irade birbirine karışır. Kehanet doğru olduğu için mi Macbeth kral olur, yoksa kehaneti duyduğu için mi kral olmak amacıyla suç işler? Shakespeare kesin bir cevap vermez.
Üç sayısı oyunun büyü dilinde de sürekli tekrarlanır. Cadıların konuşmalarındaki ritim, üçlü tekrarlar ve üçlerin katları büyünün matematiksel düzenini kuvvetlendirir. Böylece Shakespeare, Avrupa’nın çok daha eski kader kadınları geleneğini erken modern tiyatronun psikolojik dünyasına taşır.
Moiralar yaşam ipliğini keser; Macbeth’in cadıları ise doğrudan böyle bir işlem yapmaz. Onların gücü geleceği söylemeleridir. Macbeth’in felaketini yaratan, geleceği duyan insanın o bilgiyle ne yaptığıdır.
Bakire, Anne, Yaşlı Kadın: Sandığımız Kadar Antik Olmayan Üçlü
20.yüzyılda üç kadın figürü neopaganizm ve özellikle Wicca çevresinde yeni bir biçim kazandı. Tanrıça üç temel görünüm altında düşünülmeye başladı: Bakire, Anne ve Yaşlı Kadın. İngilizcede yaygın biçimde Maiden, Mother, Crone olarak bilinen bu yapı kadın yaşamını gençlik, yetişkinlik/annelik ve yaşlılık evreleri üzerinden kutsallaştırır. Bazı yorumlarda büyüyen ay Bakire, dolunay Anne, küçülen ay ise Yaşlı Kadınla ilişkilendirilir.

Bu sistem modern popüler kültürde o kadar yaygınlaştı ki zaman zaman antik dünyadaki bütün üçlü tanrıçaların aslında aynı Bakire–Anne–Yaşlı Kadın sisteminin parçaları olduğu iddia edilir. Antik malzeme bunu desteklemez. Moiralar bu yaş düzenine göre örgütlenmemiştir; Kharitler üç genç kadın olarak tasvir edilir; Erinyes’in böyle bir yaşam döngüsü sistemi yoktur; Morrígan çevresindeki eski İrlanda figürlerini de bu şablona yerleştirmek anakronik olur.
Modern Üçlü Tanrıça düşüncesi büyük ölçüde 20. yüzyılın okült, folklorik ve neopagan düşüncesi içinde biçimlenmiştir. Robert Graves gibi yazarların çalışmaları bu sistemin popülerleşmesinde önemli rol oynamıştır; daha sonra feminist ve neopagan çevrelerde farklı biçimlerde yeniden yorumlanmıştır.
Buna rağmen bu modern modelin neden çekici olduğu anlaşılabilir. Batı sanat ve mitolojisinde kadın figürünün uzun süre gençlik ve güzellikle özdeşleştirilmesine karşı, Üçlü Tanrıça yaşlı kadına da kutsal bir yer verir. Kadının değerini yalnız doğurgan gençlik üzerinden tanımlamayan bir yaşam döngüsü önerir. Eski üçlü tanrıçaların tarihsel devamı değildir, fakat çok eski üç kadın motifini modern ihtiyaçlara göre yeniden kuran güçlü bir çağdaş yorumdur.
İslam Öncesi Arabistan: el-Lât, el-Uzzâ ve Menât
İslam öncesi Arabistan’ın en dikkat çekici kadın tanrısal figürleri arasında el-Lât, el-Uzzâ ve Menât bulunur. Üçünün adı Kur’an’da Necm suresinde art arda geçer; el-Lât ve el-Uzzâ’nın ardından Menât üçüncü olarak anılır. Ardından insanların erkek çocuklarını kendilerine, dişil varlıkları ise Tanrı’ya yakıştırmaları eleştirilir. Bu pasaj ve sonraki İslam kaynakları, özellikle Hicaz çevresindeki bazı toplulukların bu üç tanrıçayı Allah’ın kızları olarak düşündüğü bir inanç dünyasını yansıtır. Ancak onları bütün İslam öncesi Arabistan’da değişmez biçimde birlikte tapınılan tek ve düzenli bir üçlü tanrıça sistemi olarak görmek doğru değildir. Her birinin kendi kült merkezi, bölgesel geçmişi ve farklı topluluklarla kurduğu ayrı ilişkiler vardı; onları olağanüstü ilginç yapan şey, bağımsız kültleri bulunan bu üç güçlü kadın figürünün Hicaz’ın son pagan döneminde aynı dinsel dünyanın içinde yan yana gelmesidir.

Bunların içinde tarihsel izleri en geriye götürülebilen figürlerden biri el-Lât’tır. Adı yalnız geç dönem Arap kaynaklarında değil, İslam’dan yüzyıllar önce Kuzey Arabistan, Nabataea ve Suriye çevresindeki yazıtlarda da karşımıza çıkar. Herodotos’un MÖ 5. yüzyılda Arabistan’daki bir tanrıçayı Alilat adıyla anması çoğu araştırmacı tarafından el-Lât geleneğinin erken bir tanıklığı olarak değerlendirilir. Daha sonraki yüzyıllarda el-Lât’ın kültü Nabataea’dan Palmira’ya, Kuzey Arabistan’dan Hicaz’a kadar farklı biçimler almıştır. Safaitik yazıtlarda adı dua ve yakarışların içinde görülür; Nabataea ve Palmira çevresinde ise yerel tanrısal sistemlerin içine girerek bazen Helenistik tanrıçalarla özdeşleştirilmiştir. Palmira sanatında Athena’yı hatırlatan savaşçı özelliklerle tasvir edilmesi, aynı tanrıçanın farklı bölgelerde ne kadar farklı anlamlar kazanabildiğini gösterir. Hicaz’daki en önemli merkezi ise Sakif kabilesinin yaşadığı Taif’ti. İslam dönemi kaynaklarının anlattığı Taif kültünde kutsal alanı bulunan el-Lât, yalnız bir heykelden ibaret değildi; çevresindeki ağaçların kesilmediği ve avlanmanın sınırlanabildiği kutsal bir mekânın merkezindeydi.
El-Uzzâ’nın adı ise gücün kendisini çağrıştırır. Arapça kökü kudret, üstünlük ve kuvvet düşüncesiyle bağlantılıdır; adı kabaca En Güçlü ya da En Kudretli anlam dünyasına yaklaşır. İslam öncesi Kuzey ve Güney Arabistan’da tanınan el-Uzzâ’nın özellikle Kureyş ve Kinane çevresinde güçlü bir kültü vardı. Hicaz geleneğinde onun kutsal alanı Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisiyle ilişkilendirilir. Daha sonraki anlatılarda burada bulunan üç ağacın tanrıçanın kutsal mekânının parçaları olduğu söylenir. Bu ayrıntı özellikle dikkat çekicidir: tanrısal varlığın bir insan biçimindeki heykelden ziyade ağaç, taş veya belirli bir kutsal alan aracılığıyla varlık göstermesi, İslam öncesi Arap dinlerinin birçok yerel kültünde karşılaşılan bir özelliktir. El-Uzzâ yalnız Hicaz’a özgü bir figür de değildir; Kuzey Arabistan ve Nabataea dünyasındaki varlığı epigrafik malzemeyle de izlenebilir.
Kureyş için el-Uzzâ’nın özel bir koruyucu niteliği bulunmuş olmalıdır. Erken İslam tarihinin savaş anlatılarında bile onun adı pagan Mekkelilerin savaş çığlıklarının arasında yaşamaya devam eder. Bu durum el-Uzzâ’nın soyut bir bereket tanrıçasından daha fazlası olduğunu düşündürür; koruma, kudret ve topluluk kimliğiyle bağlantılı bir tanrısal güçtür. Üç kadın figürü içinde el-Uzzâ bu nedenle savaşçı ve koruyucu tarafıyla öne çıkar. El-Lât’ın kültünün farklı bölgelerde bereket, koruma ve savaş arasında değişen geniş bir karakter kazanmasına karşılık el-Uzzâ’nın adı bile gücü doğrudan tanrısal kişiliğin merkezine yerleştirir.
Menât ise üçlü içindeki en açık kader bağlantısını taşır. Adı Arapçadaki kader, pay ve insanın başına düşen şey düşüncesiyle ilişkilendirilen köklerle açıklanmıştır. Bu yüzden Menât özellikle yazgı, talih ve insan yaşamının kendisine ayrılmış payıyla bağlantılı görülür. Üç tanrıçanın tarihsel geçmişlerini birbirleriyle yarıştırmak kolay değildir, ancak sonraki Arap kaynakları Menât’ın çok eski ve saygın bir kült olduğunu özellikle vurgular. Hicaz’daki kutsal merkezi Mekke’nin kuzeyinde, Medine yolu üzerindeki Kudeyd ve el-Müşellel çevresiyle ilişkilendirilir. Evs ve Hazrec gibi Medine çevresindeki toplulukların Menât’a özel bağlılığı olduğuna dair gelenekler vardır.
Menât’ın kaderle olan ilişkisi, onu üç kız kardeş motifinin daha geniş dünyası açısından özellikle ilginç hâle getirir. Yunan Moiralarında moira insanın payını, İskandinav kader dünyasında Urðr gerçekleşmiş olanı ve yazgıyı çağrıştırırken, Arapça Menât adı da insanın kendisine ayrılmış payı ve kaderi çevresindeki anlam alanına yaklaşır. Bu benzerlik, üç geleneğin aynı kökten geldiğini kanıtlamaz; fakat birbirinden uzak toplumların kaderi tekrar tekrar paylaştırılan, ölçülen veya insana düşen bir bölüm olarak düşünmesi dikkat çekicidir. Menât’ın bulunduğu üçlü böylece yalnız kadın tanrısallığının değil, kader fikrinin de yazının genelinde karşımıza çıkan bir başka çeşidini oluşturur.
El-Lât, el-Uzzâ ve Menât’ın ilişkisini daha da ilginç kılan şey, üç figürün Arabistan’ın aynı bölgesinde doğmuş tek bir sistemin parçaları olmamasıdır. El-Lât’ın Kuzey Arabistan ve Suriye’ye uzanan çok eski ve geniş bir kült coğrafyası vardır; el-Uzzâ Nabataea ve Hicaz dünyasında ayrı bir güç kazanır; Menât’ın özellikle Batı Arabistan’daki kader ve kutsal alan bağlantıları belirgindir. Buna rağmen geç Hicaz dünyasında üç isim yan yana gelir ve Kur’an’ın eleştirisinde aynı dinsel kategorinin temsilcileri hâline dönüşür. Necm suresinin onları ardışık biçimde anması, 7. yüzyıl başlarında dinleyicilerin bu üç ismi açıklamaya gerek duyulmayacak kadar iyi bildiklerini de gösterir.
Burada üç kız kardeş motifinin başka kültürlerde görülen biçimleriyle hem güçlü bir benzerlik hem de önemli bir fark vardır. Moiralar açık bir iş bölümüne sahiptir; Klotho eğirir, Lakhesis ölçer, Atropos keser. Nornların ünlü üçlüsü zaman ve kader çevresinde ortak bir sahnede durur. El-Lât, el-Uzzâ ve Menât için ise böyle eksiksiz bir görev paylaşımı gösteren antik bir Arap anlatısı elimizde yoktur. Onları modern Üçlü Tanrıça şemasındaki Bakire, Anne ve Yaşlı Kadın rollerine dağıtmak da tarihsel kaynaklardan değil, çok daha yakın dönem yorumlarından kaynaklanır. İslam öncesi Arabistan’da karşımıza çıkan şey bundan daha dağınık ama daha gerçek bir dinsel dünyadır: farklı kutsal alanları, kabile bağlantıları ve tarihleri bulunan üç büyük kadın tanrısal güç.
Tam da bu nedenle üçlünün önemi azalmaz, tersine artar. Üç kadın tanrısal figürün tek bir hikâyenin karakterleri olmadan aynı kültürel hafızanın içinde böylesine güçlü biçimde yan yana gelebilmesi, üçlü kadın biçiminin yalnız edebî bir anlatı kalıbı olmadığını gösterir. Hicaz’da bu üç isim güç, koruma, kutsal mekân, talih ve kader gibi insan hayatının temel alanlarına dokunuyordu. Birkaç yüzyıl önce Palmira’da başka biçimde görünen el-Lât, Nahle’nin kutsal alanındaki el-Uzzâ ve Medine yolundaki Menât, 7. yüzyıl başına gelindiğinde aynı dinsel tartışmanın üç büyük kadın figürü hâline gelmişti. Kur’an onları birlikte anarak bu eski dünyanın en tanınmış üç kadın tanrısal adını aynı birkaç ayetin içine yerleştirdi; böylece el-Lât, el-Uzzâ ve Menât, kültleri ortadan kalktıktan sonra bile İslam öncesi Arabistan’ın en kalıcı üçlülerinden biri olarak hafızada yaşamayı sürdürdü.

Üç Kız Kardeş Aslında Neyi Temsil Ediyor?
Yunanistan’dan İskandinavya’ya, İrlanda’dan Baltık kıyılarına, Roma Britanyası’ndan Slav köylerine ve Hint ritüel şiirlerine kadar karşılaşılan bütün bu figürleri tek bir tarihöncesi Üç Tanrıça dininin kalıntıları olarak açıklamak cazip olabilir. Fakat tarihsel gerçeklik bundan daha dağınık ve daha ilginçtir. Bazı gelenekler birbirini etkilemiş olabilir; bazı benzerlikler ortak Hint-Avrupa mirasıyla ilişkili olabilir; bazıları ise birbirinden bağımsız toplumların aynı anlatısal soruna benzer çözümler bulmasından doğmuş olabilir.
Çünkü insanın temel soruları kültürden kültüre o kadar da değişmez. Bir çocuk doğduğunda onun geleceğinin ne olacağı merak edilir. İnsan yaşamının ne zaman sona ereceği bilinmez. Savaş başladığında kimin geri döneceği kestirilemez. Bereketin devam edip etmeyeceği, toplumsal düzenin bozulup bozulmayacağı, tanrıların kimi koruyacağı ve insanın hangi felaketle karşılaşacağı bilinmez. Mitoloji tam da bu bilinmeyen alanlara biçim verir.
Üç kadın figürü bu amaç için olağanüstü elverişlidir. Doğum dünyasıyla, dokumayla, ev içi hafızayla ve yaşamın eşikleriyle ilişkilendirilen kadın, bilinmeyenin karşısına yerleştirilir. Üç sayısı ise bu figürü tek bir kişiden çıkarıp sisteme dönüştürür. Artık karşımızda bir kadın değil, karar veren bir topluluk vardır; tek bir eylem değil, başlangıcı, süreci ve sonucu olan bir düzen vardır.
Bu yüzden üç kadın bazen genç ve güzeldir, bazen doğuştan yaşlıdır. Kharitlerin ellerinde çiçekler ve zarafet vardır; Moiraların dünyasında iğ ve iplik; Graialarda tek bir göz; Hesperidlerde altın elmalar; Matronae kabartmalarında meyve ve bereket sepetleri; Morrígan çevresinde savaş ve kargalar; Slav kader kadınlarında ise yeni doğmuş bir çocuğun henüz yazılmamış hayatı bulunur.
Aralarındaki farklar en az benzerlikleri kadar önemlidir. Hepsi aynı tanrıçanın başka isimleri değildir. Hepsi kardeş değildir. Hepsi üç kişi olarak başlamamıştır. Hepsi aynı tür kader anlayışını temsil etmez. Fakat bu çeşitliliğin içinde son derece güçlü bir ortak anlatı refleksi yaşamaya devam eder: insan tek başına anlayamadığı büyük düzenleri çoğu zaman birkaç figüre bölerek kavrar ve bu bölünme için en kullanışlı sayılardan biri üçtür.
Moiraların önünde duran insan kendi ömrünün sınırını, Nornların yanında zamanın akışını, Morrígan’ın savaş alanında ölüm ihtimalini, Hesperidlerin bahçesinde ulaşılamayanı, Matronae’nin önünde bereketi ve Slav kader kadınlarının beşiğinde henüz başlamış bir yaşamın bilinmezliğini görür. Tanrıçaların adları değişir, görevleri değişir, hatta sayıları bile bazen değişir; fakat üç kadın figürü binlerce yıl boyunca aynı temel insan kaygılarının çevresinde yeniden kurulmaya devam eder.
Belki de bu motifin kalıcılığının en güçlü nedeni budur. Üç kız kardeş yalnız kadınlığın üç hâli değildir; zamanın, yaşamın ve belirsizliğin parçalar hâlinde düşünülebilmesini sağlayan anlatısal bir düzendir. Biri diğerinden bağımsız değildir ve üçüncüsü gelmeden yapı tamamlanmaz. İnsan da kendi yaşamını ancak başlangıç, yaşanan süre ve son arasındaki ilişki içinde anlayabilir.
Bu nedenle dünyanın birbirinden uzak hikâyelerinde üç kadın yeniden belirir: bazen bir ağacın köklerinin yanında, bazen doğum odasında, bazen dünyanın sonundaki bir bahçede, bazen savaşın hemen öncesinde, bazen de bir kralın sarayında birbirini kıskanan üç sıradan kız kardeş olarak. Mitoloji değişir, dinler değişir, tanrıların isimleri unutulur; fakat insan geleceğini merak etmeye devam ettiği sürece kaderin çevresinde bekleyen o kadınların gölgeleri de kolay kolay kaybolmaz.
