Süslü Fuad ve Parlak Maskesi

Manşet Tarihin Akışı

1909’da İstanbul’un arka sokaklarından bir delikanlı çıktı; yaşı daha on sekiz, belki on dokuzdu ama kendine biçtiği hayat çok daha büyük, çok daha gösterişliydi. Yakışıklıydı, dikkat çekiyordu, üstüne bir de uygunsuz güruhuyla, taşkın arkadaş çevresiyle ve maceraya olan açlığıyla şehrin kenar mahallelerinden taşıp başka bir role göz dikmişti. Adı Fuad’dı. Sonradan Süslü Fuad diye anıldı. Bu lakap boşuna doğmadı. Onun derdi yalnızca yaşamak değil, hayatı olduğundan büyük oynamaktı.

Babası tanzifat onbaşısı Kargılı Mustafa’ydı; yani şehrin en aşağıdan görülen ama en görünür emeklerinden birinin içinden geliyordu. Anası Hanife Kadın ise Fatih’te Hacı Kerim Efendi adında zengin bir tüccarın evinde hizmetçiydi. O da Kargılıydı. Böyle bir evden, böyle bir çevreden çıkan delikanlının gözünü yüksek hayata dikmesi başlı başına şaşırtıcı sayılmazdı. Ama Fuad’ın yaptığı şey yalnızca yükselme hevesi değildi. O, doğrudan doğruya başka bir hayata sızmaya çalıştı. Sınıf değiştirmekten de öte, kimlik değiştirmeye heves etti. Yoksulluğun ve arka mahallenin üstüne yalnızca şık bir ceket giymek istemedi; büsbütün başka bir hayatın içine yürümek istedi.

Fatih Askerî Rüşdiyesi’nde öğrenciyken uslu, muntazam, gelecek vadeden bir talebe yolu tutmadı. Akranları arasında benzeri olmayan erazilden adamlarla düşüp kalkmaya başladı. Meyhane kavgaları yüzünden birkaç kez karakolluk oldu. İpsiz Ali ve Ayı Mustafa adlı iki tulumbacıyla sarhoş halde Aksaray’daki Tevekkül Hamamı’na girip hamamcı ve natırla kavga çıkardığında artık okulun da sabrı kalmadı. Bu vakadan sonra mektepten atıldı. Böylece önündeki düzenli yol kapandı; onun yerine serserilik, gösteriş, küçük taşkınlıklar ve kendini olduğundan başka biri gibi kurma arzusuyla dolu bir yol açıldı.

Hanedana Göz Diken Heves

Süslü Fuad’ın hikâyesini sıradan bir külhanbeyi macerasından ayıran şey tam da burada başlar. O yalnızca kavga eden, içen, karakolluk olan bir delikanlı değildi. İçinde, dar mahalle hayatına sığmayan bir nümayiş arzusu vardı. Kendisine biçtiği rol, basit bir sokak kabadayılığıyla sınırlı kalmadı. Bir süre sonra gözünü doğrudan hanedana çevirdi.

İstanbul’da 31 Mart Vak’ası’nın açtığı karışıklık tam anlamıyla dinmemişti. Devletin sinirleri gergindi, siyaset kaynıyordu, herkes birbirinden şüphe ediyor, her söylenti hızla yayılıyordu. Sokakta konuşulan söz ile hükümet konağında dolaşan kuşku birbirine karışmıştı. Böyle bir zamanda kimin gerçekten kim olduğu, hangi niyetle ortaya çıktığı daha da önemli hale gelmişti. İşte böyle bir zeminde Sultan Abdülaziz’in oğlu olduğunu söyleyen bir genç, yanında sözde kâtib-i hususisi Sıdkı Bey ile Selanik’e çıktı. Ziyaret güya gayriresmiydi ama kısa sürede şehirde bir şehzade geldiği konuşulmaya başladı. Haberi ilk yayan, misafir olarak indiği Emperyal Oteli’nin kâtibi oldu. Ardından Selanik’in ayanından, eşrafından, yüksek memurlarından insanlar gelmeye başladı. Gence gösterilen ilgi giderek arttı. Öyle ki Emperyal Otel’den alındı, şehrin en lüks oteli olan İsplandid Oteli’ne götürüldü, en mükellef dairesine yerleştirildi.

Selanik’te Kısa Saltanat

Bu noktadan sonra iş artık yalnızca bir yalan değil, tam teşekküllü bir temsil halini aldı. Selanik’in en şık ve zarif arabalarıyla gezdirildi. Mesirelere götürüldü, tekkelere götürüldü, camilere götürüldü. Şehrin yüksek memurları her gün otele uğrayıp hatırını sordu. Delikanlı, rolünü belli ki büyük bir iştahla oynuyordu. Viyana’ya tahsile gitmekte olduğunu anlatıyor, İttihatçılardan gördüğü baskıdan söz ediyor, İstanbul’dan adeta kaçar gibi çıktığını söylüyordu. Üstelik para sıkıntısından da dem vuruyordu. Bu, dinleyenleri hem acındıran hem de harekete geçiren ustaca bir hamleydi. Şıklık, mağduriyet ve hanedan ihtişamı tek bir hikâyede birleşmişti. Fuad da bu hikâyeyi, aksayan yerlerine rağmen, yüzünün güzelliği ve cüretinin verdiği hızla taşımayı başardı.

Nitekim Selanik zenginlerinden birinin delaletiyle, o günlerde Fransız şirketi olan Şark Demiryolları Kumpanyası’ndan üç yüz lira karşılığında bir yataklı vagon bileti krediyle temin edildi. Mesele bununla da kalmadı. Selanik Bankası’ndan beş yüz liralık bir istikraza teşebbüs edildi. İş burada çatladı. Banka durumu gizlice İstanbul merkezine bildirdi. Yapılan tahkikat sonunda Sultan Abdülaziz’in bu isimde bir oğlu olmadığı anlaşıldı. Böylece Selanik’te büyük hürmet gören şehzadenin perdesi bir anda indi.

İstanbul zabıtasının emriyle sözde şehzade Selanik’te yakalandı. İlk ifadesinde yanlış anlaşıldığını söyledi. Sultan Abdülaziz’in oğlu değil, torunu olduğunu; padişahın küçük kızı Mediha Sultan ile Damat Ferid Paşa’nın oğlu bulunduğunu ileri sürdü. Bu da tutmayınca bir kez daha ifade değiştirdi. Sonunda, bütün bu işe bir gençlik hevesiyle giriştiğini anlattı. Yanında Şehabeddin adına düzenlenmiş bir nüfus kâğıdı bulundu. Belgede babasının adı Binbaşı Refik Bey, annesinin adı Huriye Hanım görünüyordu. Ama doğum tarihiyle yaşı birbirini tutmuyordu; kâğıda göre yirmi beş yaşlarında olması gerekiyordu. Sahte kimliğin dikişleri oradan da söküldü. En sonunda gerçek hüviyeti ortaya çıktı: O hanedan mensubu değil, İstanbul’un taşkın ve süslü delikanlısı Fuad’dı. Yanındaki kâtib-i hususi diye dolaştırdığı adamın da serseri ve hâneberduş biri olduğu anlaşıldı. İkisi de tutuklanıp İstanbul’a gönderildi.

Çantadan Çıkan Hayat

Asıl ilginç manzara ise delikanlının çantası açılınca ortaya çıktı. Orada yalnızca bir sahtekârlığın evrakı yoktu; aynı zamanda küçük bir hayat tiyatrosunun dekorları, rolleri, yan hikâyeleri ve kirli izleri vardı. Çantadan bir yığın kâğıt çıktı. Bir kısmı mahbuplar için yazılmış âşıkane semailer, koşmalar, maniler ve şarkılardı. Bunlardan birinin kenarına sahte şehzadenin eliyle Gözlüklü’nün türrehatıdır notu düşülmüştü. Bu, kendisi için yazılmış bir şarkıydı:

Akrânıma nisbetle benim de hünerim var
Şuerâdan mâduddur rindân içinde adım
Mecnun gibi sahrâ-yı cünûna seferim var
Sevdâ-yı perçeminle çapkın dilber Fuadım

Bu dörtlükte, onun kendine bakışının da küçük bir özeti vardı. Akranlarından farklı olduğunu düşünüyor, rindân arasında adının sayıldığını hayal ediyor, biraz çapkın, biraz hovarda, biraz da kendine âşık bir delikanlı portresi çiziyordu. Süslü Fuad yalnızca başkalarını kandırmaya çalışan biri değildi; kendi kurduğu efsaneye de içten içe inanıyordu. Çantasından çıkan bu dağınık romantizm, onun yalnızca sahtekâr değil, aynı zamanda rolüne kapılmış bir genç olduğunu da gösteriyordu. Şehzadelik iddiası, sanki önceden taşıdığı çapkın ve süslü kişiliğin daha büyük bir sahneye sıçramış haliydi.

Çantadan çıkan mektuplar ise bu gösterişli maskenin arkasındaki kirli ve dağınık hayatı daha açık biçimde serdi. Boğaz içinde bir yalıda, peşine erazilden kimseyi takmamak şartıyla mehtap âlemine çağrıldığı bir davetname vardı. İngiliz mağazasında beğendiği beyaz kostümün beden numarasına göre alındığını ve hazır olduğunu bildiren bir tezkire çıktı. Evlâdını ve iyalini türlü müdara ile memleketi Balıkesir’e göndermiş bir adamın, küçükbeyi gece yatısına çağırdığı bir name bulundu. Bir serserinin Ulan Çapkın hitabıyla başlayan, yarı tehdit yarı baloz daveti sayılabilecek bir yazısı da vardı. Bu evrakların her biri Fuad’ın gezindiği çevreleri, ilişki ağlarını, heveslerini ve baştan çıkarıcı olduğu kadar tehlikeli hayatını ele veriyordu.

Siyasetin Gölgesi

Fakat çantanın en ağır yükü bunlar da değildi. İçinden Prens Sabahaddin Bey’e yazılıp gönderilmemiş siyasi bir mektubun müsveddesi çıktı. Mektupta İstanbul’da divan-ı harp kararıyla asılanların haksız yere idam edildiği, Ahmed Rıza Bey’in Meclis-i Mebusan reisliğine hileli seçimle getirildiği, hükümete baskı yapan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı umumî bir nefret uyandığı anlatılıyordu. Ayrıca Ahrar Fırkası’nın İttihat ve Terakki’yi devirmek için hazırladığı bir beyannamenin sureti de çantadaydı. Böylece Süslü Fuad’ın macerası bir anda yalnızca bir gençlik taşkınlığı ya da hanedan taklidi olmaktan çıktı; siyasal kuşkuların, takiplerin ve ağır sonuçların kapısını aralayan bir vakaya dönüştü.

1909 Osmanlısı’nda siyaset, kahvehane dedikodusundan ayrı bir yerde durmuyordu; bazen aynı cümlede aşk mektubu, borç isteği, jurnal korkusu ve hükümet aleyhine söz yan yana bulunabiliyordu. Fuad’ın çantası da tam böyleydi. Bir yüzünde beyaz kostüm, öteki yüzünde siyasi müsvedde vardı. Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca hovardalıkla açıklanacak kadar basit değildi. Ne yaptığını tam hesaplayıp hesaplamadığını bilmiyoruz, ama elindeki kâğıtlar onu bir anda çok daha tehlikeli bir çerçeveye soktu.

Perde Kapandıktan Sonra

Bu noktadan sonrası sisli. Süslü Fuad’ın akıbeti hakkında açık bir bilgi edinilemedi. Ama Prens Sabahaddin’e hitaben kaleme alınmış müsvedde ile beyannamenin sureti, onun başına çok büyük işler açmış olmalıydı. Çünkü 1909 Osmanlısı’nda her yalan aynı ağırlıkta değildi. Bir meyhane kavgası bir şeydi, hanedan mensubu kılığına girmek başka bir şeydi, buna siyasi evrakın gölgesi de düşerse iş büsbütün değişirdi. Süslü Fuad, belki gençliğinin taşkınlığıyla, belki sınıf atlama hevesiyle, belki yalnızca rol yapma tutkusuyla çıktığı bu oyunda bir anda devletin asabına dokundu.

Geride kalan şey ise kısa ama çok parlak bir sahnedir. Fatih’te bir hizmetçi ile bir tanzifat onbaşının oğlunun, Selanik’te en lüks otelin en iyi dairesine kadar uzanması; şehrin eşrafını, yüksek memurlarını, şirketleri ve bankaları kısa süreliğine bile olsa etkilemesi; sonra da bütün bu gösterinin çantasından çıkan şiirler, beyaz kostüm notları, mehtap davetleri, yarı tehdit yarı aşk kokan mektuplar ve siyasi müsveddelerle dağılması kolay unutulacak bir hikâye değildir. Süslü Fuad, birkaç haftalığına bile olsa, doğduğu hayatı inkâr edip kendine başka bir soy, başka bir sınıf, başka bir kader yazmaya kalktı. O oyunun dekoru çok parlaktı. Perde kapanınca geriye yalnızca şu his kaldı: Bu delikanlı fazla süslü, fazla cesur ve fazla kontrolsüzdü; tam da bu yüzden kendi devrinin en tuhaf küçük sahte şehzadelerinden biri olarak hafızada kaldı.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *