MÖ 440 yılında Roma… Şehir, henüz dev bir imparatorluğun başkenti değil, küçük bir şehir cumhuriyeti düzeyinde. Ama tarihi boyunca olduğu gibi hep karnı aç ve hep dedikodusu bol bir yer. Kıtlık, insanların sadece midelerini değil, sabırlarını da kemirmeye başlamış. Ekmek yok, dolayısıyla arena da, gladyatörler de pek kimsenin umurunda değil. Devlet elbette boş durmuyor. Tahıl işlerinden sorumlu memur Lucius Minucius, tam bir bürokratik görev adamı. Devlet ve bürokrasi dendi mi ilk aklına gelen şey, rapor yazmak ve komisyon kurmak olunca işler de bir türlü düzelmiyor. Halk, açlıktan birbirini yemeye hazır. İşte tam bu sırada sahneye bir kahraman çıkıyor: Spurius Maelius. Zengin ama gösterişsiz bir pleb. Yani hem halktan hem de halkın çok üstünde biri. Gidiyor, Etrurya’daki dostlarına bir mesaj yolluyor: “Tahıl gönderin. Hesap bana ait.” Gelen tahılı halka bedava ya da ucuza dağıtıyor, hem de devletin organize edemediği bir hızla ve bir sistemle. Kısacası, Maelius bir nevi MÖ 5. yüzyıl versiyonu Robin Hood oluyor. Fakat Robin Hood’un aksine, ormanda saklanmak yerine Roma sokaklarında gururla dolaşıyor. Halk da onu neredeyse seçilmemiş bir konsül gibi bağrına basıyor.
Tabii halktan bu kadar popüler birinin çıkması aristokrat bir kamu görevlisinin kabusu. Minucius’un geceleri uykusu kaçıyor. Herkesin “Minucius kim ya, Maelius varken?” demesi canına tak ediyor. Bir süre sonra bu yardım faaliyetlerinin masumiyetine inanmayı bırakıyor. Çünkü Roma’da birine yardım ediyorsan, kesin bir şey planlıyorsundur. Sonuçta bu kent, kral fobisini anayasaya yazmış bir cumhuriyet.
Minucius gidiyor, Senato’nun kapısını çalıyor. “Bu adam halkın gözünde çok büyüdü, yakında tahta oturacak” diye çemkiriyor. (Roma’da kral olmak için yapılması gereken tek şey: Aç insanlara bedava yemek vermekmiş meğer.) Senato bu paranoyaya hemen ortak oluyor ve bir fikir fışkırıyor: “En son diktatör kimdi? Hah, Cincinnatus!”
Emekli olmuş, tarlasında huzur arayan Cincinnatus yeniden göreve çağrılıyor. Ve görevi: bol tahıllı, sıfır siyasi hırs izlenimi veren bir halk kahramanını susturmak. Şehirde demokrasi havası esiyor ama işler hâlâ “öldür ve sonra gerekçeyi uydur” mantığıyla yürüyor.

Maelius’u yakalamak için askerler gönderiliyor. Hem şaşkın, hem sinirli, hem de muhtemelen “Benim kral olmak istediğimi hanginiz uydurdu?!” diye itiraz ederken çıkan arbedede öldürülüyor. Roma’da halkın sevgisini kazanmak, genelde olduğu gibi yine ölümle cezalandırılıyor.
Romalılar isyanda. Herkes yanıt arıyor. Cincinnatus ortaya çıkıyor, kısa ve öz konuşuyor:
“Masum olsa da öldürülmesi doğruydu. Çünkü çağrıldığında gelmedi.”
Yani Roma adaletinin özeti: “Emre itaatsizlik = Ölüm. Niyetin önemi yok.”
Olayın ardından senato mallarına çöküyor. Tıpkı günümüz mafyası gibi: hem infaz, hem el koyma. Evine el konuluyor, eşyaları satılıyor, tüm varlığı kamulaştırılıyor. Yetmiyor, evi yıkılıyor ve arsası boş bırakılıyor. “İşte burada bir zamanlar devlete fazla popüler gelen biri yaşardı” demek için. Bu boş arsaya sonradan “Aequimaelium” adı veriliyor. Latince boş arazi… Roma, kendi yöneticilerinden popüler kimseye ait bir iz kalsın bile istemiyor.
Günümüz siyasi operasyonlarında da gördüğümüz net bir gerçeği bir kez daha hatırlatalım:
Halkı doyurmak, devleti korkutur.
