İstanbul Boğazı, yüzyıllar boyunca yalnızca iki kıtayı ayıran bir su yolu olmadı. Aynı zamanda dillerin, inançların, gündelik alışkanlıkların ve sınıfsal deneyimlerin iç içe geçtiği bir yaşama alanıydı. Akşamüstleri, özellikle gün batımına yaklaşan saatlerde, bu alan bir tür ortak sessizliğe bürünürdü. Meyhaneler dolardı, tekneler iskelelere vurur, masalarda içki kadar hikâye de dolaşırdı. Mes Stou Vosporou Ta Stena, tam olarak bu saatlerin içinden çıkmış bir şarkıdır.
Şarkı, bir olay anlatmaz. Bir dönemi temsil eder. Ne bir trajediyi dramatize eder ne de bir barış çağrısı yapar. Yalnızca yan yana duran iki insanı gösterir. Biri Rum, biri Türk. Biri ağlar, diğeri içer. Aralarında büyük sözler yoktur. Paylaşılan şey, akşamın ağırlığıdır.
Şarkının Kökeni Ve Tarihsel Arka Plan
Şarkı, rebetiko geleneği içinde anonimleşmiş eserlerdendir. Net bir besteci veya ilk kayıt tarihi yoktur. 1930’lar ve 1940’lar arasında Yunanistan’da kaydedilen farklı icralarda benzer söz yapılarıyla karşılaşılır. Bu durum, parçanın sözlü dolaşım içinde şekillendiğini gösterir. Rebetiko’nun oluştuğu sosyal çevre, Osmanlı’nın son döneminde ve mübadele sonrasında yerinden edilmiş insanların dünyasıdır. İstanbul, İzmir ve Selanik gibi şehirlerde büyüyen müzisyenler, Yunanistan’a geldiklerinde yanlarında yalnızca eşyalarını değil, şehir hafızalarını da getirdi. Bu hafızanın en güçlü mekânlarından biri Boğaz’dı.
Boğaz, bu şarkıda nostaljik bir cennet olarak sunulmaz. Ne kaybedilmiş bir ihtişam ne de masalsı bir geçmiş anlatılır. Boğaz, hayatın sürdüğü bir yer olarak vardır. Ağlayanlar da olur, içenler de.
Mes stou Vosporou ta stena
o Yannis klaiei ta dilina
kai o Memetis plai tou
pinei kai tragoudaei tou
Boğaz’ın dar yerlerinde
Giannis günbatımında ağlıyor
Memet de oturmuş hemen yanına
Elinde bir içki, bir şarkı ağzında
Şarkı, doğrudan sahnenin ortasına girer. Mekân bellidir, zaman bellidir. Giannis’in neden ağladığı söylenmez. Rebetiko’da genelde bu tür bir eksik bilgi, bir boşluk değil, bilinçli bir tercihtir. Dinleyici, nedeni kendisi doldurur. Memet’in davranışı ise açıklanmaz. O ağlamaz, teselli etmez, nutuk çekmez. İçer ve şarkı söyler.
Tourkos ego ki esi Romios
ki ego laos ki esi laos
esi Hristos ki ego Allah
omos ki oi dyo mas ah kai vah
Ben Türküm, sen Rumsun
Ben de halkım, sen de halk
Sen Hristiyansın, ben Allah’a inanırım
Ama ikimiz de ah vah çekeriz
Bu bölümde kimlikler saklanmaz. Türk, Rum, Hristiyan, Müslüman sözcükleri olduğu gibi durur. Ama bu sözcükler bir karşıtlık üretmez. Ortak olan şey kimlik değil, laos, yani halk olmaktır. Rebetiko’nun dili burada sınıfsaldır. İnançlar ayrıdır ama hayatın yükü aynıdır. Ah ve vah, bu yükün en sade ifadesidir.
Me ligi agapi kai krasi
methao ki ego methas ki esi
pies ligo ap to tasi mou
adelfi kai kardasi mou
Biraz sevgi ve biraz şarapla
Ben de sarhoş olurum, sen de
Tasımdan biraz iç
Kardeşim, kardaşım
Bu bölümde şarkının dili yumuşar ama romantikleşmez. Tasi, yani ortak kap, birlikte içmenin ve eşitliğin sembolüdür. Kardasi kelimesi, şarkının kültürel merkezidir. İki dilin, iki hayatın birbirine değdiği noktayı işaret eder.
Giannis Ve Memet: Tipler, Bireyler Değil
Giannis ve Memet, biyografisi olan karakterler değildir. Rebetiko’da sıkça görüldüğü gibi, tip olarak kullanılırlar. Giannis, Rum dünyasında sıradan bir isimdir. Memet ise Türk dünyasında. Bu sıradanlık, bilinçlidir. Şarkı, istisnai insanları değil, gündelik hayatın içindeki figürleri seçer. Giannis ağlar. Bunun nedeni aşk, yoksulluk, gurbet ya da kayıp olabilir. Şarkı bunu söylemez. Memet’in tavrı da açıklanmaz. O, hayata devam eder. İçki ve şarkı, onun dayanma biçimidir. Bu iki figür arasında bir hiyerarşi yoktur. Biri daha bilge, diğeri daha mağdur değildir. Yan yanadırlar.
Şarkıda din, çatışma unsuru olarak kullanılmaz. Günlük hayatın doğal hâlidir. Rebetiko, olağan olanı kaydeder. Bu kayıt, ne geçmişi idealize eder ne de geleceğe mesaj verir. Sadece bir akşamın içinden konuşur. Bu yüzden şarkı, politik sloganlara dönüşmez. Sessiz kalır.
Mes Stou Vosporou Ta Stena, İstanbul temalı rebetikoların en sade örneklerinden biridir. Aşırı dramatik değildir. Ağır bir melodram kurmaz. Duygu, sözlerin açıklığında değil, söylenmeyenlerde dolaşır.
Rebetiko estetiğinde bu tür parçalar, dinleyiciyi yönlendirmez. Bir düşünceye ikna etmeye çalışmaz. Şarkı biter, sahne dağılır, akşam devam eder. Şarkı, iki halk arasındaki büyük tarihsel anlatıları temsil etmez. Bir ideoloji sunmaz. Bir çözüm önermez. Boğaz kıyısında geçen sıradan bir akşamı olduğu gibi bırakır. İçinde ağlama da vardır, içki de, şarkı da. Yan yana durma hâli, herhangi bir büyük sözle süslenmez.
Rebetiko’nun gücü tam olarak buradadır. Hayatı olduğu gibi bırakır.
