Cezayir açıklarında Fransız topları konuşurken, Akdeniz’in dili de değişiyordu. Limanlarda pazarlık, güvertelerde esaret, saraylarda rütbe, denizde barut kokusu vardı. Bir korsan reisinin kaderi bazen bir rehine teknesinde, bazen bir ada önünde, bazen de tersanenin soğuk defterlerinde yazılıyordu. Mezzomorto Hüseyin Paşa böyle bir dünyanın içinden çıktı. Doğduğu yer kesin bilinmeyen, adı kaynaklarda Mezamorta, Mezemorta, Mezomorto ve Mezzomorto biçimlerinde dolaşan bu denizci, lakabını İtalyanca mezzomorto sözünden aldı: Yarı ölü. Gençliğinde ağır yaralanıp öldüğü sanıldığı için ona bu ad yakıştırıldı. Sonra bu lakap, yalnızca bir bedenin hayatta kalışını değil, Osmanlı donanmasının yeniden ayağa kalkma çabasını da taşıyan garip bir işarete dönüştü.
Kökeni Belirsiz Bir Denizci
Mezzomorto Hüseyin Paşa’nın doğum tarihi, doğum yeri ve ailesi konusunda kesin bir tablo yok. Kaynaklar onu kimi zaman Mayorka kökenli bir mühtediye, kimi zaman Moritanya ya da Kuzey Afrika çevresinden gelen bir denizciye, kimi zaman da Cezayir korsan dünyasında yükselen Osmanlı tebaasından bir reise bağlar. Bu belirsizlik, erken modern Akdeniz için şaşırtıcı sayılmaz. O dönemde bir insanın kimliği tek bir doğum yeriyle sınırlı kalmazdı; esaret, ihtida, fidye, gemi değiştirme, liman değiştirme ve hizmet değiştirme insanları birkaç hayat yaşamış gibi gösterirdi.
Hüseyin’in kalyon kaptanlarından Seyyid Mustafa’nın üvey oğlu, Maltız Abdurrahman Paşa’nın evlatlığı olduğu da aktarılır. Bu bilgi onun daha genç yaşlarda denizcilik çevresine girdiğini düşündürür. Garp ocakları denilen Cezayir, Tunus ve Trablus hattı, Osmanlı dünyasının en hareketli deniz alanlarından biriydi. Burada devlet hizmetiyle korsanlık arasında bugünün gözüyle çizilen keskin çizgiler yoktu. Bir reis, bir gün ganimet peşinde koşan korsan kaptanı, başka bir gün Osmanlı siyaseti için vazgeçilmez denizci, bir başka gün Avrupa devletleriyle pazarlık yapan yerel güç sahibi olabilirdi.
Mezzomorto 1670’lerde Cezayir çevresinde tanınan bir korsan kaptanı olarak görünür. Bu yıllar, Osmanlı denizciliğinin klasik kadırga dünyasından yelkenli savaş gemilerinin daha ağır bastığı yeni bir deniz çağına geçmek zorunda kaldığı yıllardı. Akdeniz hâlâ kadırgaların, kıyı baskınlarının ve ada savaşlarının deniziydi; ama kalyonlar giderek daha belirleyici hâle geliyordu. Hüseyin’in değeri de burada başladı. O, sarayda rütbe bekleyen bir kara paşası değildi. Savaş gemisinin nasıl döndüğünü, rüzgârın ne zaman düşmana çalıştığını, denize çıkmadan önce erzak ve mühimmat hesabının ne anlama geldiğini bilen biriydi.
Cezayir Toplarının Altında
1680’lerin başında Cezayir, Fransa ile sert bir çatışmanın içine girdi. Fransa Kralı XIV. Louis döneminde Akdeniz’de gücünü göstermek isteyen Fransız donanması, Amiral Abraham Duquesne komutasında Cezayir üzerine seferler düzenledi. Fransızların amacı yalnızca birkaç esiri kurtarmak ya da bir korsan üssünü cezalandırmak değildi; Akdeniz’de kimin kime şart dikte edeceği de bu bombardımanların içindeydi.
1683’te Fransız donanması Cezayir’i yeniden baskı altına aldığında, şehirdeki iktidar Baba Hasan’ın elindeydi. Baba Hasan barışa ve pazarlığa yanaşınca Cezayir’in savaşçı reisleri arasında huzursuzluk çıktı. Mezzomorto bu sırada Fransızlara rehine olarak gönderilenler arasındaydı. Baba Hasan’ın onu özellikle rehine listesine koyduğu, şehir içindeki etkisinden çekindiği anlaşılıyor. Fakat rehine gemisinde tutulması gereken adam, birkaç gün içinde sahne değiştirdi.

Mezzomorto, Fransız amirali karaya dönmesine izin vermeye ikna etti. Gerekçe basitti: Tazminat parası ve gerekli düzenlemeler daha hızlı hazırlanacaktı. Karaya çıkar çıkmaz savaş yanlısı reislerle birleşti. Baba Hasan öldürüldü. Hüseyin, Cezayir’de dayı ve beylerbeyi konumuna yükseldi. Limanda beyaz bayrak havası dağılırken, kırmızı sancak çekildi ve Fransız filosuna ateş açıldı. Duquesne, Cezayir önlerindeki baskıyı sürdüremedi.
Bu olayın içinde Akdeniz’in en karanlık sahnelerinden biri de yer alır. Fransız konsolosu Jean Le Vacher’in Baba Merzoug adlı büyük topla öldürülmesi, Cezayir ve Fransız hafızasında uzun süre yaşayan bir anlatıya dönüştü. Baba Merzoug daha sonra Fransızlar tarafından La Consulaire adıyla anıldı. Bu topun hikâyesi, yalnızca bir infazın değil, iki kıyı arasındaki acımasız misilleme siyasetinin parçasıydı. Cezayir bombardımanları, esirler, korsanlık, fidye pazarlıkları ve devletler arası öfke aynı limanda birbirine karışıyordu.
Dayılık Koltuğu Ve Zor Denge
Mezzomorto’nun Cezayir’deki iktidarı yalnızca Fransızlarla savaşmakla geçmedi. Cezayir dayılığı, kağıt üzerinde Osmanlı dünyasına bağlıydı; fakat kendi içinde yeniçeri ocağı, korsan reisleri, yerel zenginler, yabancı konsoloslar ve Akdeniz ticaretiyle örülü karmaşık bir dengeye sahipti. İstanbul’dan gelen emirler, yerel çıkarlarla her zaman aynı yönde akmazdı. Cezayir’de bir dayı, hem padişahın gölgesini tanımak hem de limanın sert adamlarını idare etmek zorundaydı.
1684’te Fransa ile barış yapıldı. Bu barış, Mezzomorto’nun yalnızca öfkeyle hareket eden bir savaşçı olmadığını gösterir. Gerektiğinde pazarlık masasına oturabiliyordu. Fakat Cezayir’de barış her zaman tehlikeliydi. Korsan reisleri için barış, ganimet yollarının daralması demekti. Avrupa devletleriyle yapılan anlaşmalar, limandaki bazı grupların kazancını kesiyordu. İçeride huzursuzluk büyüdükçe Mezzomorto’nun konumu da sallandı.
1688’e doğru Cezayir’deki dengeler bozuldu. Fransa ile ilişkiler yeniden sertleşti; içeride rakip gruplar güç kazandı. Mezzomorto bir süre sonra Cezayir’den ayrılmak zorunda kaldı. Ailesini bile geride bırakmak zorunda kaldığı aktarılır. Bu ayrıntı, onun hayatındaki sert kopuşlardan biridir. Bir limanda dayı olan adam, başka bir limana sığınan eski iktidar sahibi hâline geldi. Fakat bu düşüş onun sonu olmadı. Akdeniz’in başka bir cephesinde, Osmanlı merkezi onun denizcilik bilgisine ihtiyaç duyacaktı.
İstanbul’a Uzanan Sert Yol
Osmanlı Devleti bu sırada Venedik ile uzun ve yıpratıcı bir savaşın içindeydi. 1684’te başlayan Mora Savaşı, yalnızca Mora Yarımadası için değil, Ege’nin bütün geçitleri için yürüyordu. Kandiye’nin alınmasıyla Girit’te büyük bir başarı elde eden Osmanlılar, birkaç yıl sonra Venedik karşısında Mora’da ve Ege’de zorlanmaya başladı. Kutsal İttifak savaşları Osmanlı kara gücünü Orta Avrupa’da yıpratırken, Venedik de bu baskıdan yararlanarak denizden ilerledi.
Mehmed IV’ün tahttan indirilmesinden sonra II. Süleyman döneminde savaşın ağırlığı devam etti. İstanbul, artık yalnızca saray bağlantısıyla yükselen kaptanların denizde yeterli olmadığını acı biçimde görüyordu. 1689 sonlarında Mezzomorto’nun kaptan-ı deryalığa getirilmesi gündeme geldi. Fakat Cezayir’den gelen şikâyetler ve eski hesaplar onun önünü bir süre kesti. 1690’da bu tayin durduruldu; Hüseyin Paşa Tuna kaptanlığına yönlendirildi.
Tuna görevi, onun yalnızca Akdeniz korsanı olmadığını da ortaya koydu. Vidin çevresindeki savaş ortamında nehir hattı büyük önem taşıyordu. Tuna, Osmanlı’nın Balkan savunması için kara yolu kadar stratejik bir su yoluydu. Hüseyin Paşa burada da gemi, asker ve ikmal ilişkisinin ne kadar belirleyici olduğunu gördü. 1691’de II. Ahmed döneminde Rodos sancak beyliği ve mîrî kalyonlar kaptanlığına getirildi. Bu görev, onu yeniden Ege’nin merkezine taşıdı.
Rodos, Ege ve Doğu Akdeniz için eski bir deniz üssüydü. Osmanlı deniz sisteminde ada sancaklarının donanma yükümlülükleri vardı. Hüseyin Paşa’nın burada kalyon sayısını artırmak için çalışması, daha sonra yapacağı reformların erken işareti sayılır. Kalyon artık sadece büyük gemi değil, yeni deniz düzeninin zorunlu aracıydı. Venedik ile savaşırken eski alışkanlıklarla yetinmek, Ege’de adım adım gerilemek anlamına geliyordu.
Sakız İçin Yelken Açmak
1694’te Venedikliler Sakız’ı ele geçirdi. Sakız, sıradan bir ada değildi. Anadolu kıyılarına çok yakın konumu, ticaret yolları, Ege geçitleri ve Çeşme hattıyla Osmanlı için büyük önem taşıyordu. Sakız’ın düşmesi, İstanbul’da yalnızca bir ada kaybı gibi görülmedi; Ege’de Venedik baskısının Anadolu kıyılarına dayanması anlamına geldi.
Osmanlı donanmasında bu haber büyük bir tereddüt yarattı. Donanmanın erzakı, mühimmatı ve askeri yeterli değildi. Venedik filosu güçlüydü. Kaptanpaşa Helvacı Yusuf Paşa, böyle bir filoya karşı çıkmanın büyük risk taşıdığını düşündü. Deniz meclislerinde ihtiyat ağır basarken, Mezzomorto farklı davrandı. Sakız’a yardım için hemen hareket edilmesi gerektiğini söyledi ve gemileriyle Bozcaada yönüne yelken açtı. Kaptanpaşa da onu izlemek zorunda kaldı.
Bu sahne, Hüseyin Paşa’nın karakterini çok iyi verir. O, kör cesaretle hareket eden biri değildi; ama denizde bazen kararın gecikmesinin yenilgiye eşit olduğunu biliyordu. Sakız meselesinde asıl mesele yalnızca muharebe kazanmak değildi. Venedik, adada yerleşir ve Ege’de yeni bir düzen kurarsa, Osmanlı donanması daha sonra çok daha zor koşullarda savaşmak zorunda kalacaktı.
1695 başlarında Sakız çevresindeki Koyunadaları hattında Osmanlı donanması üstünlük sağladı. Venedikliler adadan çekildi. Hüseyin Paşa’nın bu başarıdaki payı büyüktü. Aynı yıl II. Mustafa tahta çıktıktan kısa süre sonra Mezzomorto vezir rütbesiyle kaptan-ı derya oldu. Böylece Cezayir’de dayılıktan düşen eski korsan reisi, Osmanlı donanmasının en yüksek makamına çıktı.

Venedik’e Karşı Ege
Kaptan-ı deryalık döneminde Hüseyin Paşa’nın önündeki ana görev açıktı: Venedik’i Ege’de durdurmak. Mora’nın büyük bölümü Venedik kontrolündeydi. Osmanlılar karada toparlanmaya çalışırken, donanmanın Venedik filosunu uzak tutması gerekiyordu. Ege adaları, Çanakkale Boğazı, Sakız, Midilli, Bozcaada, Andros ve İmroz hattı artık aynı savaşın parçalarıydı.
1695 sonbaharında Midilli açıklarındaki Zeytinburnu civarında yapılan deniz muharebesi Hüseyin Paşa’nın şöhretini büyüttü. Osmanlı kaynakları bu çatışmayı büyük bir başarı olarak kaydeder. Venedik filosunun ağır kayıplar verdiği, Osmanlı tarafının ise sınırlı zayiatla muharebeden çıktığı anlatılır. Venedik kaynaklarında bazı ayrıntılar farklı görünse de sonuç değişmez: Venedikliler Sakız’a ve Doğu Ege’ye istedikleri rahatlıkta ilerleyemedi.
1696’da Andros çevresi, 1697’de Bozcaada ve yine Andros hattı, 1698’de Midilli yakınları aynı mücadelenin devamı oldu. Bu savaşların bir kısmı kesin zaferden çok stratejik engelleme niteliği taşır. Hüseyin Paşa her karşılaşmada düşmana saldıran gözü kara bir kaptan gibi davranmadı. Uygun yerde savaştı, uygun olmayan yerde çekildi, Venedik filosunun Osmanlı sularında kalıcı sonuç almasını engelledi. Denizcilik biraz da buydu: Her çatışmayı destan yapmaya çalışmadan, asıl hattı kaybetmemek.
Bu yıllarda Osmanlı donanmasının kaderi yalnızca gemi sayısına bağlı değildi. Saraydan gelen paşalar denizde her zaman işe yaramıyordu. Kalyon savaşını bilen, tayfayı tanıyan, kaptanların huyunu bilen, mühimmat hesabını yapan insanlar gerekiyordu. Hüseyin Paşa’nın farkı burada belirginleşti. Onun arkasında Cezayir’in sert limanları, esir pazarları, korsan gemileri, Fransız topları ve Venedik manevraları vardı. Bu tecrübe, makamdan önce geliyordu.
Bahriye Kanunnamesi
Mezzomorto Hüseyin Paşa’yı yalnızca deniz savaşlarıyla anmak eksik kalır. Asıl kalıcı izi 1701 tarihli Bahriye Kanunnamesi ile ortaya çıktı. Bu düzenleme, Osmanlı donanmasında deniz işlerinin denizcilikten yetişen insanlara verilmesini esas aldı. Kaptan-ı derya, patrona, riyale ve kalyon kaptanlığı gibi görevlerin ehil kişilere gitmesi gerektiği vurgulandı. Terfi sistemi düzene bağlandı. Kalyon sayısı için en az kırk gemilik bir eşik hedeflendi.
Bu kanunname, bir savaşçının masa başında yazdığı sıradan bir talimat değildi. Hüseyin Paşa’nın hayatı boyunca gördüğü aksaklıkların özeti gibiydi. Tecrübesiz kaptanların denize çıkarılması, saray çevresinden gelenlerin deniz savaşına hâkim olmadan filo yönetmesi, gemi sayısının kâğıt üstünde kalması, tayfanın ve topçuların yeterince düzenli tutulmaması donanmayı zayıflatıyordu. Hüseyin Paşa bu sorunları denizde yaşamıştı. Bu yüzden çözümü de soyut değil, doğrudan gemi, kaptan, tayfa, terfi ve tersane düzeni üzerine kurdu.
Kadırga dünyasından kalyon dünyasına geçiş sancılıydı. Kadırga, Akdeniz’in kıyı savaşlarında hâlâ işe yarıyordu; ama Venedik, Fransa, İngiltere ve Hollanda deniz gücünde büyük yelkenli savaş gemileri giderek daha belirleyici hâle gelmişti. Osmanlı donanması bu değişime geç cevap verdiğinde bedel ödüyordu. Mezzomorto’nun kanunnamesi, bu geçişin yalnızca gemi inşa etmekle değil, insan yetiştirmekle mümkün olduğunu kabul eden bir metindi.
Onun ölümünden sonra uygulama Abdülfettah Paşa dönemine kaldı. Yine de bu düzenleme, Osmanlı bahriyesinde sonraki yüzyılın modernleşme arayışlarına giden hattın erken ve güçlü adımlarından biri sayılır. Daha sonra III. Selim dönemindeki reformlar çok daha geniş bir program hâline gelecek, fakat 1701’deki bu hamle eski bir korsan reisinin denizcilik bilgisinden çıkan pratik bir uyarı gibi durur: Donanmayı deniz bilmeyenler yönetirse, gemiler limandan çıksa bile devlet denizde kalamaz.

Paros’ta Biten Yol
Hüseyin Paşa 1701’de, muhtemelen 20 Ağustos’ta Paros adasında hayatını kaybetti. Naaşının Sakız’a götürülüp defnedildiği haberi İstanbul’a ulaştı. Mezarının Eğriboz’da olduğuna dair bir rivayet de vardır. Ölümünün ardından mallarının korunması için ferman gönderildi; iki küçük oğlu ve on yaşında bir kızı olduğu kaydedildi. Oğulları Said Bey ve Ali Paşa da denizcilik çevresiyle ilişkisini sürdürdü.
Bu son ayrıntı, büyük deniz savaşlarının arkasındaki küçük aile bilgisini sessizce ortaya çıkarır. Cezayir’de ailesini geride bırakarak kaçan, İstanbul’da kaptan-ı deryalığa yükselen, Sakız ve Midilli açıklarında Venedik’le çarpışan adamın ardından defterlerde çocuklarının yaşı, mallarının korunması, mirasının teslimi gibi satırlar kaldı. Erken modern devlet, en sert denizcilerini bile sonunda kâğıt, mühür ve miras hesabıyla uğurluyordu.
Mezzomorto Hüseyin Paşa’nın hayatı tek bir kalıba sığmaz. O bir korsandı, ama yalnızca korsan değildi. Cezayir dayısıydı, ama yerel iktidar sahibi olarak kalmadı. Osmanlı kaptan-ı deryasıydı, ama saraydan yetişmiş klasik bir paşa değildi. Sertti, hile kullanmayı biliyordu, gerektiğinde acımasızdı. Aynı zamanda donanmanın kurum olarak nasıl yaşaması gerektiğini düşünen bir reformcuydu.
Lakapların bazen insanın kaderine fazla yakıştığı olur. Mezzomorto, yarı ölü demekti. Bu lakap onun ağır yaralı bir genç denizci olarak hayatta kalışından doğdu. Fakat yıllar sonra Osmanlı donanması Mora Savaşı’nın yorgunluğu, Venedik baskısı ve kötü idare yüzünden ağır yara aldığında, aynı lakap başka bir yankı kazandı. Hüseyin Paşa denizin içinden gelmişti; yarayı, geminin nereden su aldığını, kaptanın ne zaman işe yarayıp ne zaman felaket getirdiğini biliyordu. Onun asıl mirası da burada kaldı: Akdeniz’in en karanlık ve en gürültülü çağlarından birinde, donanmanın yalnızca cesaretle değil, bilgiyle ayakta kalabileceğini görmüş bir denizci.
Okuma Önerileri
Tuncay Zorlu, Mezzomorto Hüseyin Paşa, Encyclopaedia of Islam Three
Cengiz Orhonlu, Hadjdji Husayn Pasha, Encyclopaedia of Islam Second Edition
İdris Bostan, Mezemorta Hüseyin Paşa ve 1701 Tarihli Bahriye Kanunnamesi
Christine Isom-Verhaaren, The Sultan’s Fleet: Seafarers of the Ottoman Empire
Daniel Panzac, La Marine ottomane: De l’apogée à la chute de l’Empire
R. C. Anderson, Naval Wars in the Levant 1559–1853
