1257 yılında İznik sınırına gelen Moğol elçileri, yalnızca bir diplomatik heyet değildi. Yanlarında, bütün Avrasya’nın tanıdığı bir korku dili taşıyorlardı. Moğolların talebi çoğu zaman sade görünürdü: Boyun eğ, haraç ver, kapılarını aç, dünyadaki yerini Büyük Han’ın düzeni içinde kabul et. Cevap hayır olursa, ardından gelen şey artık diplomasi değil, taş üstünde taş bırakmayan bir askerî matematikti. İran’da kaleler düşüyor, Anadolu Selçuklu dünyası çözüldükçe çözülüyor, Bağdat’ın üzerine yaklaşan fırtına herkes tarafından hissediliyordu. Tam bu sırada küçük ama kendini hâlâ Roma İmparatorluğu sayan İznik devleti, Moğol diplomasisinin karşısına kılıçtan çok dekor, yol mühendisliği, söylenti yönetimi ve Bizans usulü sahne zekâsıyla çıktı. Bizans Moğollara karşı zeka oyunlarını devreye soktu.
Kösedağ Sonrası Anadolu
İşin arka planı 1243 yılında, Kösedağ’da başladı. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Baycu Noyan komutasındaki Moğol kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgi aldı. Bu yenilgi yalnızca bir savaş kaybı değildi; Anadolu’daki güç dengesi kırıldı. Selçuklu sultanlığı ayakta kaldı ama Moğol baskısı altında haraç veren, hanın iradesini hesaba katmadan adım atamayan bir yapıya dönüştü. Konya hâlâ vardı, saray hâlâ işliyordu, sikke hâlâ basılıyordu; fakat eski bağımsızlık artık yoktu.
İznik İmparatorluğu bu tabloyu yakından izliyordu. 1204’te Latinlerin Konstantinopolis’i ele geçirmesinden sonra kurulan bu sürgün Roma devleti, Batı Anadolu’da İznik, Nymphaion, Magnesia, Sardis, Philadelphia ve çevresindeki hatlar üzerinden ayakta kalmıştı. III. Ioannes Vatatzes döneminde devlet güçlenmiş, Balkanlar ve Batı Anadolu arasında dikkatli bir denge kurulmuştu. Fakat Moğolların Anadolu’ya girmesi, bütün planların üzerine başka bir gölge düşürdü. İznik’in İstanbul’u geri alma hedefi vardı; ama doğudan gelecek bir Moğol akını bütün oyunu bitirebilirdi.
III. Ioannes Vatatzes, Moğol meselesinde açık bir meydan okumadan kaçındı. Elçiler gönderdi, zaman kazandı, Selçuklu sultanlığını doğu sınırında bir tampon gibi kullanmaya çalıştı. Moğolların doğrudan İznik topraklarına girmemesi tesadüf değildi. İznik sarayı, askerî olarak Moğolları yenemeyeceğini biliyordu; bu yüzden asıl mesele, Moğolların İznik’e saldırmayı gerekli ve kârlı görmemesini sağlamaktı.
Sahneye Çıkmadan Önceki Tuhaf Prova
1254 sonunda yaşanan bir elçilik olayı, bu diplomasinin neredeyse komik bir ön gösterimi gibiydi. Moğol heyetlerinden biri Fransa Kralı IX. Louis’ye gitmek üzere İznik topraklarından geçti. Heyetin başında Theodoulos adlı, Akka’dan gelen Latin bir din adamı vardı. Moğol sarayında kendisini papalık çevrelerine yakın biri gibi tanıtmıştı. İznik’e gelince maskesi düştü. Elinde papadan geçerli bir yetki mektubu yoktu. Kısacası dünya imparatorluğunun elçilik heyeti, sahte referansla gezen bir Latin aracının peşine takılmış görünüyordu.

İznik sarayı Theodoulos’u sahtekâr muamelesiyle alıkoydu. Heyetteki Moğol elçilerden biri de Nikaia’da hayatını kaybetti. Kalan elçiler geri gönderildi. Bu küçük olay, II. Theodoros Laskaris’e Moğol diplomasisinin hem korkunç hem de yer yer dağınık yüzünü gösterdi. Moğol imparatorluğu dünyanın en etkili askerî makinesine sahipti; ama haber, yetki, çeviri, aracılık ve temsil gibi konularda hâlâ insan zaaflarına açıktı. Bizans zekâsı tam burada devreye girer: Kılıcın karşısına kılıç çıkaramayınca, bilginin akışını, görüntünün etkisini ve karşı tarafın zihnindeki haritayı yönetirsin.
Keykâvus Krizi
II. Theodoros Laskaris, 1254’te babası III. Ioannes Vatatzes’in ardından tahta çıktığında, önünde aynı anda birkaç cephe vardı. Balkanlarda Bulgarlar, batıda Epiros, içeride aristokrat ailelerle gerilim, doğuda Moğol tehlikesi. Üstelik Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus ile ilişkisi, İznik’i doğrudan Moğol siyasetinin içine çekti.
II. İzzeddin Keykâvus, Moğol baskısı altındaki Anadolu Selçuklu düzeninde kendi kardeşi IV. Kılıç Arslan’la mücadele ediyordu. Kılıç Arslan Moğol desteğine daha yakın görünüyordu. 1256’da Baycu Noyan’ın yeniden Anadolu’ya girmesiyle kriz büyüdü. Keykâvus yenildi ve İznik topraklarına sığındı. Ocak 1257’de Sardis’te II. Theodoros ile buluştu. Bir sultanın imparatorun kapısına sığınması, İznik için hem fırsat hem felaketti.
Fırsattı, çünkü Keykâvus hâlâ Selçuklu dünyasında kullanılabilecek bir karttı. Felaketti, çünkü Moğolların gözünde isyancı bir sultanı barındırmak, savaş sebebi sayılabilirdi. Üstelik işin içinde ileride VIII. Mikhail Palaiologos olacak Mikhail Palaiologos da vardı. Keykâvus’un yanında savaşan kuvvetler arasında Doğu Romalı unsurlar bulunuyor, hatta Bizans imparatorluk sancakları sahada görünüyordu. Moğollar açısından bu, İznik’in kendilerine karşı silahlı oyuna girdiği anlamına gelebilirdi.
Theodoros burada çok dikkatli yürüdü. Keykâvus’a kalıcı sığınma hakkı verip Moğolları açıkça kışkırtmadı. Onu tamamen de satmadı. Sultan, yardım karşılığında Laodikeia, Chonai, Sakaina ve Hypsele gibi Lykos vadisi hattındaki kaleleri İznik’e bıraktı. Theodoros ona birkaç yüz kişilik destek verdi. Yani imparator, hem sultandan toprak aldı hem Moğollarla doğrudan savaşa girmedi hem de kendisini pazarlık masasında gerekli bir aktör haline getirdi.
Moğol Elçileri Sınırda
1257 baharında Hülagü’nün elçileri İznik topraklarına ulaştığında, hava son derece ağırdı. Hülagü, İran’da büyük seferini yürütüyor, İsmailî kalelerini ezmiş, Bağdat’a doğru ilerliyordu. Anadolu’da Baycu’nun hareketleri, Keykâvus’un durumu ve İznik’in rolü tek bir düğüm haline gelmişti. Moğollar İznik’in nerede durduğunu öğrenmek istiyordu. İznik de Moğollara tek bir şey anlatmak istiyordu: Buraya saldırmak kolay ve ucuz olmayacak.

II. Theodoros’un yaptığı şey, klasik anlamda bir yalan değildi; daha ince, daha Bizanslı bir şeydi. Elçileri doğrudan saraya getirtmedi. Onları uzun, dolambaçlı, yorucu ve rahatsız bir güzergâhtan geçirdi. Dar geçitler, dağlık yollar, kıvrılan patikalar, birbirine benzeyen tepeler… Rehberler bu manzarayı özel olarak anlattı. Moğol elçilerine, İznik ülkesinin tamamı sanki böyle sarp, dar, geçit vermeyen bir coğrafyaymış gibi gösterildi.
Bu, tarihin en eğlenceli jeopolitik göz boyamalarından biridir. İznik İmparatorluğu elbette bütünüyle dağlardan oluşmuyordu. Batı Anadolu’da ovalar, vadiler, verimli alanlar vardı. Ama elçinin gördüğü ülke, ülkenin kendisi değil, imparatorun ona izlettirdiği seçilmiş versiyondu. Yol uzadıkça imparatorluk büyüyor, geçitler daraldıkça savaş ihtimali pahalılaşıyor, her dönemeçte Moğol heyetinin zihnindeki harita biraz daha çarpılıyordu.
Aynı Askerler Başka Tepelerde
Güzergâh oyununun en komik ve en zeki tarafı asker meselesiydi. Theodoros, yol boyunca zırhlı birliklerin ve gösterişli görevlilerin görünmesini sağladı. Fakat bu yalnızca büyük bir ordunun doğal varlığı değildi. Aynı askerler ve aynı saray mensupları kestirme yollar kullanarak farklı noktalarda yeniden elçilerin karşısına çıkıyordu. Moğol heyeti ilerledikçe, sanki İznik ordusu her geçitte, her tepede, her vadide ayrı ayrı dizilmiş gibi görünüyordu.
Bu sahneyi biraz soğukkanlı düşününce insan gülmeden edemiyor. Moğollar, dünyanın en hızlı atlı ordularını yönetiyor; İznikliler ise neredeyse tiyatro dekoru değiştirir gibi aynı askerleri başka tepelerde yeniden sahneye sürüyor. Bir vadide gördüğünüz zırhlı adam, bir süre sonra başka bir geçitte yine karşınıza çıkıyor. Elçi için bu, bitmeyen bir ordu izlenimi. İznikli görevli için muhtemelen nefes nefese bir sahne arkası koşusu.
Fakat bu numara yalnızca komik değildi; akıllıcaydı. Moğollar güç hesabı yaparken sadece asker sayısına bakmıyordu. Yol, otlak, ikmal, geçit, hava, yerel direniş ve zaman da önemliydi. İznik’in mesajı şuydu: Buraya girerseniz geniş düzlüklerde at koşturmayacaksınız; her geçitte asker göreceksiniz, her yolda zaman kaybedeceksiniz, her vadide ikmal hesabı yapacaksınız. İmparatorluk küçük olabilir, ama kolay lokma değil.

Söylenti De Bir Silahtı
Theodoros’un hamlesi yalnızca yol ve asker gösterisiyle sınırlı kalmadı. İznik ajanları Selçuklu topraklarında söylentiler yaydı. İmparatorun ordusunun yenilmez olduğu, askerî düzeninin çok güçlü olduğu, İznik’in büyük bir sefer gücü çıkarabileceği anlatıldı. Bugünün diliyle söylersek, Theodoros askeri sahaya çıkmadan önce algı operasyonu yürüttü. Harita büküldü, ordu çoğaltıldı, coğrafya abartıldı, söylenti dolaşıma sokuldu.
Moğolların kendisi de korkuyu siyasi araç olarak kullanıyordu. Direnen şehirlerin başına gelenler, bir sonraki şehrin kararını etkiliyordu. Theodoros aynı yöntemin hafif, zarif ve kan dökmeden işleyen bir versiyonunu kullandı. Moğollar korku yayarak teslim alıyordu; İznik, maliyet hissi yayarak saldırıyı caydırmaya çalıştı.
Perdenin Arkasındaki İmparator
Elçiler nihayet imparatorun huzuruna çıkarıldığında, sahne tamamlandı. II. Theodoros uzun bir diplomatik kabul töreni hazırlattı. Kendisi yüksek bir tahtta oturuyordu. Belinde kılıç vardı. Bir perde arkasında gizlendi. Perde bir anda açıldı ve imparator birkaç kısa söz söyledi. Uzun tartışma yok, gereksiz açıklama yok, panik yok. Görüntü, sözden daha önemliydi.

Bu sahnede Bizans diplomasisinin eski refleksi açıkça hissedilir. İmparatorluk, 1257’de eski gücünde değildi. Konstantinopolis hâlâ Latinlerin elindeydi. İznik devleti bölgesel ölçekte kuvvetliydi ama Moğol imparatorluğu ile karşılaştırılabilecek bir dev değildi. Buna rağmen imparator, kendisini küçük bir prens gibi değil, Roma geleneğinin hükümdarı gibi sundu. Perde, taht, kılıç, sessizlik ve mesafe aynı cümlenin parçalarıydı: Ben rica makamında değilim.
Burada Theodoros’un asıl başarısı, Moğollara açıkça hayır demeden hayır diyebilmesiydi. Savaş çağrısı yapmadı. Kibirli bir meydan okuma kurmadı. Teslim görüntüsüne de izin vermedi. Bir tür diplomatik sis yarattı. Moğol elçileri İznik’ten ayrılırken, yanlarında kesin bir zafer duygusu değil, hesap yapılması gereken karmaşık bir tablo götürdüler.
Hülagü Neden Bu Oyunu Kabul Etti
Bu noktada meseleyi yalnızca Moğollar kandırıldı diye okumamak gerekir. Hülagü aptal değildi. Moğol komutanları da aldatmacalara bu kadar kolay kanacak insanlar değildi. Asıl mesele, Theodoros’un gösterisinin Hülagü’nün çıkarlarıyla uyumlu bir sonuç üretmesiydi. Hülagü o sırada büyük hedeflere odaklanıyordu. İran’da düzen kuruyor, Bağdat’a hazırlanıyor, Abbâsî hilafetinin sonunu getirecek hamleyi planlıyordu. Anadolu’da uzun, yıpratıcı ve getirisi belirsiz bir İznik savaşı onun için öncelik değildi.
İznik’le barış, Hülagü’ye batı Anadolu’da sakinlik sağladı. Baycu’nun kuvvetlerini başka cephelere kaydırmak mümkün hale geldi. Keykâvus meselesi de denetlenebilir bir biçime sokuldu. İznik’e saldırılmadı, Moğollar prestij kaybetmedi, Theodoros devletini kurtardı. Her taraf kendi halkına başka bir hikâye anlatabilirdi. Moğollar bunu hanın düzeninin kabulü gibi sunabilirdi. Doğu Romalılar ise bunu akıllıca kurulmuş bir barış ve eşitler arası saygı gibi anlatabilirdi.
Zaten Bizans siyasi düşüncesinde imparatorun barbar bir güce gerçek anlamda tabi olması kabul edilebilir bir çerçeve değildi. Saray dili buna izin vermezdi. Moğolların gözünde dünya Büyük Han’ın merkezde durduğu bir hiyerarşiydi. İznik’in gözünde ise Roma imparatoru hâlâ yeryüzündeki meşru imparatorluk geleneğinin taşıyıcısıydı. Aynı diplomatik temas, iki farklı aynada iki farklı görüntü veriyordu. İşin zarafeti de burada yatıyordu.
Antakya Üzerinden Gelen Kazanç
Bu ilişki yalnızca İznik’in sınır güvenliğiyle sınırlı kalmadı. Moğollarla kurulan dikkatli temas, Doğu Roma dünyasına Antakya meselesinde de alan açtı. 1260’ta Antakya Prinkepsi VI. Bohemond, Ermeni Kralı I. Hetum’un etkisiyle Hülagü’ye bağlandı. Antakya hristiyan dünyasının en eski ve en önemli merkezlerinden biriydi, fakat artık Moğol düzeni içinde hareket etmek zorundaydı.

Moğollar, Antakya’da Latin patriğinin yerine Grek Ortodoks patrik Euthymios’un geçirilmesini istedi. Bu hamle, Doğu Roma için sembolik değeri çok yüksek bir kazançtı. Latinlerin elindeki Antakya’da Grek Ortodoks patrik makamının güçlenmesi, Konstantinopolis merkezli Roma iddiası açısından büyük bir diplomatik başarıydı. Moğollar bunu Bizans’la ilişkilerini güçlendirmek için yaptı; Doğu Romalılar ise Haçlı dünyasına karşı tarihî bir mevzi kazanmış oldu.
VI. Bohemond daha sonra Latin çevrelerin tepkisini çekti. Kudüs patriği tarafından aforoz edilmesi de bu gerilimin parçasıydı. Antakya, Moğol himayesi altında kısa süreli bir rahatlama yaşadı; ama 1268’de Memlûk Sultanı Baybars şehri ele geçirdi. Yine de 1260 civarındaki bu patriklik hamlesi, İznik ve ardından Konstantinopolis merkezli Doğu Roma diplomasisinin Moğol gücünü yalnızca savuşturmakla kalmadığını, yer yer kendi lehine çevirdiğini de gösterir.
VIII. Mikhail Oyunu Büyütüyor
II. Theodoros Laskaris 1258’de henüz otuzlu yaşlarının ortasındayken hayatını kaybetti. Ardından gelen iç kriz, Laskaris hanedanını zayıflattı ve Mikhail Palaiologos yükseldi. VIII. Mikhail Palaiologos 1261’de Konstantinopolis’i Latinlerden geri aldı. Böylece İznik’te kurulan sürgün devleti yeniden başkente döndü. Fakat Moğol meselesi bitmedi; aksine daha karmaşık hale geldi.
VIII. Mikhail, Hülagü ile barış çizgisini sürdürdü. Anadolu cephesini güvenceye almadan batıda Latinler, Balkanlar ve Papalık baskısıyla uğraşmak imkânsızdı. Bu yüzden İran Moğollarıyla evlilik diplomasisi devreye girdi. Mikhail’in kızı Maria Palaiologina, önce Hülagü’ye gönderilmek üzere yola çıktı. Hülagü ölünce Maria, onun oğlu Abaqa Han ile evlendi. Maria daha sonra Moğol sarayında Despina Hatun adıyla anıldı ve Hristiyan çevreler üzerinde etkili bir figür haline geldi. (Moğol Meryemi, başka bir yazının konusu olacak)

Mikhail yalnızca İlhanlılarla yetinmedi. Altın Orda tarafıyla da temas kurdu. Kızı Euphrosyne Palaiologina’yı Nogay ile evlendirdi. Bu, Doğu Roma diplomasisinin neredeyse akrobatik bir örneğiydi. Bir yanda İran’daki İlhanlılar, öte yanda Karadeniz kuzeyindeki Altın Orda, güneyde Memlûklar, batıda Latinler ve Balkan güçleri… Konstantinopolis, bütün bu hatların ortasında hem geçiş yolu hem pazarlık masası hem rehineler ve elçiler şehri haline geldi.
Bizans Zekâsının Esprisi
Bu olayın esprili yanı, küçük bir devletin kendisini olduğundan büyük göstermek için neredeyse tiyatro kumpanyası gibi çalışması. Elçiler dağlarda dolaştırılır. Aynı askerler başka geçitlerde yeniden belirir. Saray mensupları ipekler içinde farklı noktalarda görünür. İmparator perde arkasından çıkar, birkaç kelime eder ve yine erişilmez bir figür gibi kalır. Bir bakıma Theodoros, Moğollara özenle kurgulanmış bir imparatorluk fragmanı izletir.
Fakat gülünç olan taraf, olayın ciddiyetini azaltmaz. Tam tersine, Bizans diplomasisinin en güçlü tarafı burada belirir. Doğu Roma sarayı, gücün yalnızca asker sayısı olmadığını çok iyi biliyordu. Güç bazen yolun uzunluğudur. Bazen elçinin gördüğü ilk dağ geçididir. Bazen aynı zırhlı askerin üçüncü kez başka bir tepede görünmesidir. Bazen perdenin arkasında bekleyen ve kendini açıklama zahmetine bile girmeyen hükümdardır.
Moğollar açık arazide rakipsizdi. İznik ise onları açık araziye çağırmadı. Kendi zihinsel arazisine çekti. Bu arazide harita, söylenti, tören, unvan ve mesafe vardı. Theodoros’un başarısı, Moğolları yenmek değil, Moğolları savaşmamaya ikna etmekti. Bu, kılıçsız kazanılan bir savunma savaşıydı.
İznik İmparatorluğu, 13. yüzyılın ortasında dünya tarihinin en büyük kara imparatorluğuyla karşı karşıya kaldı. Elindeki kaynaklar sınırlıydı. Konstantinopolis henüz geri alınmamıştı. Selçuklu dünyası çözülüyordu. Latinler hâlâ batıda duruyordu. Buna rağmen II. Theodoros Laskaris ve ardından VIII. Mikhail Palaiologos, Moğol gücünü doğrudan kırmaya kalkışmadı; onu yönlendirdi, oyaladı, yumuşattı, başka cephelere çevirdi ve gerektiğinde kendi çıkarları için kullandı.
Moğolların dünyasında hayır demek çoğu zaman ölümle aynı cümlede duruyordu. İznik sarayı bu kelimeyi kullanmadan hayır demenin yolunu buldu. Cümle kurmadı, rota çizdi. Meydan okumadı, dekor kurdu. Teslim olmadı, görüntüyü yönetti. Bizans zekâsı bazen tam da böyle çalışır: Bir imparatorluk küçülür, ama oyun kurma kabiliyetini kaybetmez.
