Gorillaz: Melankolimizin Tepelerinde Dans Ederken

Manşet Notaların Akışı

Gorillaz’ın 16 Temmuz gecesi Bonus Parkorman’da verdiği konser, takvimde İstanbul’daki ikinci performanstı; ancak grubun Türkiye için ilk açıkladığı tarih aslında 16 Temmuz’du. Yoğun ilginin ardından 14 Temmuz konseri programa eklenmişti. Bu küçük ayrıntı bile gecenin ruhuna uygundu: Gorillaz ile ilişkimizde zaman hiçbir zaman doğrusal ilerlememişti. Geçmiş, şimdi ve henüz alışamadığımız gelecek aynı sahnede birbirine karışıyordu.

Yaklaşık yüz dakika süren konser, klasik bir en sevilen şarkılar gecesi değildi. Eski parçaların güvenli bölgesinde dolaşırken yeni albümün dünyasına açılıyor, hip hop’tan dub’a, elektronik müzikten gospel’a, alternatif rock’tan Güney Asya ezgilerine geçiyor; seyircinin tanıdığı Gorillaz’ı sürekli başka bir Gorillaz’la değiştiriyordu.

Bu yüzden 16 Temmuz gecesi, bir döneme ait bir konser değildi.

Bir sürece ait bir konserdi.

Bir Kuşağın Değil, Bir Geçişin Müziği

Bazı gruplar gençliğimizin belirli bir dönemine yerleşir. Bir albüm, bir okul yılı, bir yaz tatili ya da artık görüşmediğimiz insanlarla geçirilen birkaç geceyle özdeşleşirler. Yıllar sonra onları yeniden dinlediğimizde müzikten önce o dönemi hatırlarız.

Gorillaz böyle bir grup değil.

Gorillaz, analog dünyadan dijital dünyaya geçerken başımıza gelenlerin müziği. Kaseti kalemle geri sararken CD koleksiyonuna geçenlerin, tek bir MP3 indirmek için gece boyunca bilgisayarı açık bırakanların, müzik kanallarındaki klipleri bekleyenlerin, dosyalarını klasörlere ayıranların ve sonunda bütün arşivini görünmez bir akış sistemine teslim edenlerin hikâyesi.

Onları ilk dinlediğimizde internet henüz hayatın kendisi değildi. Sanal bir grubun gerçek müzisyenlerden daha güçlü bir kimlik kurması, eğlenceli bir oyun kadar geleceğe açılan tuhaf bir pencereydi. Bugün avatarlar, dijital sanatçılar, yapay zekâyla üretilmiş karakterler ve ekranlar üzerinden sürdürülen kimlikler hayatın sıradan parçaları. Gorillaz ise bütün bunların henüz adı konmamışken oradaydı.

Bu nedenle şarkıları klasikleşirken fikirleri eskimedi. “Clint Eastwood” geçmişten gelen bir kayıt gibi duyulabiliyor; fakat onu yaratan dünya hâlâ gelecek hakkında konuşuyor. “Feel Good Inc.” bir kuşağın hafızasına kazınmış durumda; ama şarkının eğlence, tüketim, özgürlük ve denetim arasındaki gerilimi bugün daha da güncel.

Gorillaz nostalji üretmiyor. Nostaljiyi yeni teknolojilerin, yeni seslerin ve yeni kaygıların içine yerleştiriyor.

Diskografi Değil, Kültürel Bir Zaman Çizgisi

Gorillaz diskografisini yalnızca albümler üzerinden okumak eksik kalır. Albümler aynı zamanda popüler kültürün, teknolojinin ve müzik dinleme alışkanlıklarının değişimini kaydeden istasyonlardır.

İlk albümde alternatif rock, hip hop, dub ve elektronik müzik birbirine değmeden yan yana duran türler olmaktan çıktı. Demon Days, karanlık bir dünyanın içinde devasa pop nakaratları kurulabileceğini kanıtladı. Plastic Beach, çevresel çöküşü, tüketim kültürünü, soul’u, orkestral düzenlemeleri ve çizgi film estetiğini aynı yapının içine taşıdı.

The Fall turne sırasında büyük ölçüde iPad kullanılarak hazırlandı. Humanz, Gorillaz’ı tek bir grubun albümü olmaktan çıkarıp kalabalık ve huzursuz bir kolektife dönüştürdü. The Now Now bu kalabalığın ardından daha içe dönük bir Albarn portresi sundu. Song Machine ise albüm fikrini sezonlara ve bölümlere ayırarak müziğin dijital çağdaki yayın biçimine uyum sağladı. Gorillaz yalnızca teknolojiyi kullanmadı; teknolojinin şarkıyla, görsellikle ve dinleyiciyle kurduğu ilişkiyi de sürekli yeniden tasarladı.

Yeni albüm The Mountain da aynı tarih bilincini taşıyor. Yaşayan müzisyenleri, farklı coğrafyaların geleneklerini ve arşiv sesleriyle artık aramızda olmayan sanatçıları aynı kayıtların içinde buluşturuyor. Albümün 15 parçasında Anoushka Shankar, Yasiin Bey, Johnny Marr, Sparks, Black Thought, Asha Bhosle, Tony Allen, Bobby Womack ve Mark E. Smith gibi bambaşka kuşaklardan isimlerin izleri bulunuyor.

Dolayısıyla 16 Temmuz konserinde eskiyle yeninin yan yana gelmesi, zorunlu bir turne dengesi değildi. Gorillaz’ın bütün varoluş biçimi zaten bu karşılaşmanın üzerine kuruluydu.

Melankolinin İçinde Dans Etmek

Konserin kalbinde Gorillaz’ın yıllardır kusursuz biçimde taşıdığı bir karşıtlık vardı: Dans etmek ile hüzünlenmek arasındaki tuhaf yakınlık.

“Tranz” bedenleri harekete geçirirken yabancılaşmayı büyütüyor, “Rhinestone Eyes” parlak yüzeylerin arkasındaki çürümeyi hatırlatıyordu. “El Mañana” geceyi bir anda ağırlaştırırken “On Melancholy Hill” yıllar boyunca aynı yerde beklemiş bir duyguyu kalabalığın üzerine bıraktı.

Bu şarkıların gücü, melankoliyi hareketsizliğe dönüştürmemelerinde yatıyor. Gorillaz dünyasında hüzün köşeye çekilmiyor; bas gitarın üzerine biner, synthesizer’ların arasından geçer ve dans etmeye başlar. Hayat düzelmediği hâlde ritim devam eder.

Parkorman’da binlerce insanın “On Melancholy Hill”e eşlik ettiği an da geçmişe dönmenin huzurunu taşımıyordu yalnızca. O şarkıyı ilk dinlediğimiz dünyayla bugün yaşadığımız dünya arasındaki mesafeyi de hissediyorduk. Bir zamanlar gelecek gibi görünen dijital hayatın artık içinde yaşıyor, buna rağmen hâlâ aynı melodide korunacak küçük bir yer arıyorduk.

Gorillaz bizi gençliğimize götürmedi. Gençliğimizden bugüne kadar nasıl geldiğimizi hatırlattı.

Damon Albarn’ın Kontrolsüz Kontrolü

Damon Albarn sahneye pürüzsüz, ağırbaşlı ve her hareketi önceden hesaplanmış bir müzik efsanesi gibi çıkmadı. Dışarıdan bakıldığında rahatlıkla kafası çok iyi diye tarif edilebilecek kadar sarhoş, gevşemiş, taşkın ve zaman zaman dağınık görünüyordu.

Fakat bu hâl konseri zayıflatmak yerine unutulmaz kıldı.

Albarn kafası iyi olunca sesinin bugünkü limitlerini kabul etmek istemiyor, notaları gücünün biraz ötesine taşıyordu. Nefesini, boğazını ve bedenini şarkının gerektirdiğinden fazla zorluyor; kusursuz icranın güvenli sınırından isteyerek uzaklaşıyordu. Bazı anlarda sesi inceliyor, kırılıyor ya da grubun devasa düzenlemesinin içinde geride kalıyordu.

Sahnede yalnızca kendisini de zorlamadı. Konukların girişlerini uzattığı, karşısındaki müzisyeni kendi taşkın enerjisinin içine çekmeye çalıştığı, parçaların doğal akışını anlık heveslerle değiştirdiği bölümler vardı. Bazen sahnedeki insanların yüzünde, Albarn’ın bir sonraki hamlesini hesaplamaya çalışan belli belirsiz bir panik görülüyordu. Bu durum başka bir müzisyenin konserinde dağınıklık olarak kalabilirdi. Albarn’da ise risk duygusuna dönüştü. Şarkıların gerçekten o anda kurulabileceğini, bir yerlerinin kırılabileceğini ve gecenin önceden hazırlanmış şablondan sapabileceğini hissettirdi.

Sahnenin önüne geldiği, kalabalığa karıştığı, şarkıların arasındaki sınırları gevşettiği anlarda 58 yaşında, kariyerini tamamlamış bir yıldızdan çok hâlâ müziğin içinde kaybolmak isteyen biri vardı. Blur’un “Out of Time”ından söylediği kısa bölüm de iki farklı kariyer arasında hazırlanmış zarif bir geçişten ziyade, zihnine gelen melodiyi o anda paylaşan bir müzisyenin dürtüsü gibi duyuldu.

Kusursuz değildi. Zaten unutulmazlığı da kusursuzluğundan gelmedi.

Sahnedeki Büyük Müzik Aklı

Albarn’ın dağınık enerjisinin arkasında olağanüstü bilgili ve disiplinli bir müzisyen topluluğu bulunuyordu. Sahnedeki herkes yalnızca kendi bölümünü çalmıyor, parçanın hangi müzik geleneğinden geldiğini, ritmin nerede gevşemesi gerektiğini ve başka bir müzisyene ne kadar alan açılacağını biliyordu.

İki ayrı vurmalı çalgı dünyasının birbirine kenetlendiği anlarda ritim kalabalıklaşmıyor, derinleşiyordu. Klavyeler elektronik dokuyu kurarken gitarlar yalnızca rock refleksleriyle hareket etmiyor; dub, funk, post-punk, ortadoğu ve Afrika müziklerinin içinden geçiyordu. Geri vokaller süsleme görevi görmüyor, bazı parçalarda gospel korosuna, bazılarında ritmik bir enstrümana, bazılarında ise Albarn’ın yıpranan sesini taşıyan ikinci bir omurgaya dönüşüyordu.

Konukların kullanımı da bir yıldız geçidi mantığına dayanmıyordu. Kara Jackson “Orange County”de parçanın duygusal alanını genişletti. Pauline Black “Charger”ın ska ve post-punk damarını sahneye taşıdı. Yasiin Bey, “Stylo” ve “Damascus”ta yalnızca rap bölümünü seslendiren konuk değil, şarkının ağırlık merkezini değiştiren bir müzisyen olarak yer aldı. Michelle Ndegwa “Kids With Guns”ta parçaya yeni bir vokal gerilimi kazandırırken Bootie Brown’ın “Dirty Harry” performansı şarkının yirmi yılı aşan hafızasını bugüne bağladı.

Gecenin kahramanlarından biri, 2017’den beri Gorillaz’ın canlı performans kadrosunda yer alan basçı Seye Adelekan’dı. Bas gitarı yalnızca ritmi taşıyan bir enstrüman gibi değil, şarkıların yönünü belirleyen canlı bir damar gibi kullandı; dub’ın derinliğinden funk’ın kıvraklığına, hip hop’ın ağırlığından elektronik müziğin mekanik nabzına geçerken her parçanın hangi geleneğe yaslandığını bildiğini hissettirdi. Gösterişli sololara ihtiyaç duymadan sahnenin bütün dengesini kuruyor, Damon Albarn’ın zaman zaman taşan ve yön değiştiren enerjisini sakin bir müzikal zekâyla topluyordu. Adelekan’ın çalımında teknik ustalıktan daha değerli bir şey vardı: Ne zaman öne çıkacağını, ne zaman geri çekileceğini ve tek bir bas dokunuşuyla bütün kalabalığı nasıl harekete geçireceğini bilen gerçek bir müzisyen sezgisi.

Gorillaz’ın başarısı, bütün bu insanları Damon Albarn’ın arkasında çalışan isimsiz bir destek kadrosuna dönüştürmemesinde yatıyor. Herkesin karakteri, geçmişi ve müzikal bilgisi duyuluyor. Albarn merkezde duruyor; fakat merkezi sürekli başkalarına devrediyor.

Grubun en büyük yeniliklerinden biri belki de burada gizli. Gorillaz bir “Damon Albarn ve konukları” projesi değil, farklı müzikal zekâların geçici olarak ortak bir dünya kurduğu hareketli bir platform.

Hit Bekleyenlerle Müziği Dinleyenler Arasında

Konserin bazı bölümlerinin geniş ana akım dinleyici için zorlayıcı olduğu açıktı. Yalnızca “Clint Eastwood”, “Feel Good Inc.” ve “On Melancholy Hill” bekleyenlerin dikkati, yeni albümün uzun ve katmanlı parçalarında zaman zaman dağıldı. Çünkü Gorillaz seyircisine her zaman kolay bir anlaşma sunmuyor. Tanınan melodilerin arasına daha yabancı ritimler, uzun geçişler, farklı vokal dilleri ve kolayca sınıflandırılamayan sesler yerleştiriyor. Seyirciden yalnızca eşlik etmesini değil, dinlemesini de istiyor.

Hayatının büyük bölümünü iyi müzik ve sanat arayarak geçirenler için gecenin asıl değeri tam da buradaydı. Bir bas hattının dub geleneğine nasıl yaslandığını, iki davulcunun ritmi nasıl paylaştığını, bir rapçinin şarkının anlatısını nasıl değiştirdiğini ya da geri vokallerin elektronik bir parçayı nasıl ruhani bir alana taşıdığını duyabilmek, konseri bir hitler toplamından çıkarıyordu. Bu, gösteriş için kurulmuş bir karmaşıklık değildi. Müziği bilen insanların, müziğin tarihini bilen başka insanlarla aynı sahnede konuşmasıydı.

Popüler dinleyici için kimi anlarda fazlalık gibi görünen ayrıntılar, dikkatli kulaklar için gecenin lezzetiydi. Bir konserin gurmelik mertebesine ulaşması da belki böyle bir şey: Her parçayı sevmek değil, her tercihin neden orada bulunduğunu duyabilmek.

Klasik Kalarak Yeni Kalmak

Gorillaz İstanbul’a geçmişini kutlamak için gelmedi. Geçmişini kullanarak hâlâ yeni bir şey kurulabileceğini hatırlatmak için geldi.

“19-2000” ile “The Mountain” aynı konserde birbirine yabancı durmadı. “El Mañana”nın kırılganlığı, “Damascus”ın çok kültürlü yapısı içinde kaybolmadı. “Dirty Harry”nin politik enerjisi, yeni şarkıların ölüm, hafıza ve yeniden doğuş düşünceleriyle yan yana geldiğinde eski bir mesaj gibi duyulmadı. Onları analog çağın sonundan hatırlayanlar için Gorillaz her zaman tanıdık kalacak. Fakat hiçbir zaman yalnızca o çağın grubu olmayacak. Karakterleri yaşlanırken çizimleri değişiyor, üretim araçları dönüşüyor, konukların kuşakları yenileniyor ve müzik başka coğrafyalara açılıyor.

16 Temmuz gecesi Damon Albarn bazen sesini, bazen bedenini, bazen sahnedeki arkadaşlarının sabrını fazla zorladı. Buna rağmen, belki de tam bu nedenle, konser yalnızca iyi çalınmış şarkılardan oluşan temiz bir hatıraya dönüşmedi.

Biraz dağıldı, biraz taştı, yer yer yoruldu ve yeniden ayağa kalktı.

Tıpkı bizim analogdan dijitale uzanan hayatlarımız gibi.

Gorillaz melankolimizi ortadan kaldırmadı. Onu tepelerden birine çıkardı, altına güçlü bir ritim yerleştirdi ve hepimizi, dünya düzelmemiş olsa bile, bir süre daha dans etmeye çağırdı.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *