İstanbul’un fethedilmesinden birkaç yıl sonra, şehrin siluetine yeni bir kubbe kazandırma arzusu padişahın kalbinde tutuşuyordu. Fatih Sultan Mehmet, fethettiği bu yeni payitahtta — Konstantinopolis’te — kalıcı bir iz bırakmak istiyordu. Ayasofya artık onun camisi olmuştu, ama o, kendi çağının mühürünü vuracak, İslam dünyasının yeni mabedini istiyordu. O mabet, adını taşıyacak, yüzyıllar boyu sultanların secde ettiği yer olacaktı. Fatih Camii’nin inşası için tek bir isim öne çıkıyordu: Atik Sinan
Bu büyük rüyanın taşlarını yerleştirmek, kölelikten azad edilmiş, yeteneğiyle sarayın gözdesi olmuş bir Rum mimara emanet edildi. Adı Atik Sinan’dı. “Atik” sıfatı, azadlı kölelere verilen bir unvandı; zincirleri kırılmış ama geçmişinin izini silememiş bir insanı işaret ederdi. Bazı kaynaklar onun adının Hristodulos olduğunu söyler — “İsa’nın hizmetkarı.” Osmanlı kayıtları ise “Abdullah” der; “Tanrı’nın Kulu”. Farklı dillerde aynı teslimiyet.
Sinan, padişahın hayalleriyle yarışan bir inşaatın başındaydı. Yedi yıl boyunca taşlar dizildi, kurşun eritildi, iskeleler göğe uzandı. Fatih Camii yükseldikçe, şehrin eski kalbi Ayasofya’ya gölgesi düşer gibi oldu. Ama o gölge, tam düşmedi. Çünkü Sinan, kubbeyi birkaç arşın daha alçak yaptı. Rivayet der ki, padişahın emrettiği uzun sütunları kısalttı. Gerekçesi sorulduğunda şöyle demişti: “Padişahım, Konstantiniyye zelzele memleketidir. Metanet üzere olsun diye, yapıyı Ayasofya’dan bir miktar alçak eyledim.”

Bu söz, bir mimarın mühendislik sezgisiydi belki. Ama bir hükümdarın gözünde, göklere yükselmesi gereken bir yapının kanatlarını kırmak gibiydi. Fatih, “Sen benim camimi kasten alçak ettin!” diye gürledi. O gürlemenin yankısı tarih boyunca işitildi.
Bazı anlatılarda, o öfkenin hemen ardından Sinan’ın ellerinin kesildiği, ardından zindanda dövülerek öldürüldüğü söylenir. Gerçekten de, Kumrulu Mescid’in demir parmaklıklarının ardındaki mezar taşında, bu trajedinin gölgesi vardır:
“…deniz kıyısındaki karanlık hapishanede şehit edilerek, ölümsüz dünyaya göçtü.”
Tarih 13 Eylül 1471.
Evliya Çelebi’nin hayal gücüyle birleşmiş malumatlarında ise başka bir anlatı canlanır: Atik Sinan, elleri kesik halde İstanbul Kadısı Hızır Bey’in huzuruna çıkar, padişahı şikayet eder. Kadı, “Kısas hakkın vardır,” der; yani Fatih’in de elleri kesilecektir. Ama Sinan, her şeyini kaybetmiş halde bile bir sanatçının vakarını korur: “Günde yirmi akçe maaş bağlarsanız vazgeçerim,” der. Bu sahne, belki yaşanmadı. Ama Osmanlı adalet anlayışının tahayyül ettiği bir ihtimal olarak hafızada kaldı: Padişahın karşısında bir sanatçının direnişi.

Başka bir söylence, Fatih’in Sinan’a olan sevgisinin ilk yıllarını hatırlatır. Derler ki, padişah onun ricası üzerine Fener’deki Panagia Mouchliotissa Kilisesi’ni — halk arasında Kanlı Kilise — camiye çevirmemeye söz verir. Bu fermanın nüshası hâlâ kilise duvarında asılıdır. Fatih’in, Rum asıllı mimarının hatırına böyle bir emri gerçekten verip vermediği belirsizdir. Ama o ferman, bir imparatorun öfkesinden geriye kalan nadir şefkat hatıralarından biri olarak görülür.
Sinan öldüğünde, ardında yalnızca dev bir külliye değil, kendi adını taşıyan küçük bir mescit bıraktı: Kumrulu Mescid. Çeşmesinin aynasında iki taş kumru, vakfiyesine kendi mührünü basmış gibidir. O taş kuşlar, belki de elleri kesilen mimarın sessiz elleridir — göğe uçmayı denemiş, ama gökyüzü tarafından geri çağrılmış.
Fatih Camii tamamlandığında, Sultan memnun değildi. Belki de gözleri, kendi ihtişamına değil, Ayasofya’nın gölgesine takılı kaldı.
Fakat iki buçuk yüzyıl sonra, 1766’daki büyük deprem, o eski tartışmanın yankısını yeniden duyurdu. Şehir sarsıldı, kubbe çöktü, cami yerle bir oldu. Ve sanki yerin altından biri konuştu:
“Ben size söylemiştim.”
Yeni cami, III. Mustafa döneminde Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından yeniden yapıldı. Artık o yapı, Fatih’in değil, bir başka çağın eseriydi.
Sinan’ın yaptığı ilk cami, tıpkı kendisi gibi, yokluğuyla haklı çıktı.
