1162 yılıydı. Anadolu Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan, Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos’un daveti üzerine Konstantinopolis’e doğru yola çıktı. Selçuklu toprakları o sıralar beyliklerle ve iç çatışmalarla sarsılmıştı; Sultan, Bizans’la dostluk kurarak batı sınırlarını güvenceye almak istiyordu. Bu ziyaret, Selçuklu-Bizans ilişkilerinde diplomatik bir yumuşamanın işareti sayıldı. Ama ziyarete bir Türk İkarus damga vurdu.
İmparator Manuel, doğudan gelen hükümdarı etkilemek için görkemli bir karşılama hazırladı. Alay, surların güneybatısındaki Porta Aurea’dan —Altın Kapı’dan— şehre girdi. Şehrin ana caddesi olan Mese boyunca tören alayları, askerler ve rahipler sıralanmıştı. Fakat Niketas Khoniates’in kroniğine göre, tam bu sırada bir sarsıntı oldu; ardından fırtına koptu ve tören yarım kaldı. Halk, “Tanrı yabancıların gelişine öfkelendi” diyerek olayı uğursuzluk saydı. Hava düzelince törenler devam etti, şehir günlerce şölen havasına büründü.

Kılıçarslan’ın ziyareti yaklaşık 80 gün sürdü. Sarayda ağırlanıyor, Ayasofya’da düzenlenen ayinleri izliyor, imparatorluk sofrasında Bizans mutfağının incelikleriyle karşılaşıyordu. En görkemli eğlence ise Hipodrom’da yapılan atlı araba yarışlarıydı. Bizans’ın kalbi sayılan bu büyük meydan, o gün binlerce seyirciyle doluydu. İmparator Manuel ve konuk sultan, doğu kenarındaki imparatorluk locasında —kathisma’da— yan yana oturmuştu. Halk tribünleri doldurmuş, dört bronz at heykelinin süslediği kuzeydeki başlangıç kapılarına bakıyordu.
Yarışlar başlamadan hemen önce, kalabalığın gözü Carceres’in üzerine ilişti. Orada, beyaz, bol ve tuhaf biçimde kabarık bir elbise giymiş bir adam belirmişti. Khoniates, bu kişinin “Agarene” yani Müslüman kökenli bir yabancı olduğunu yazar. Görünüşe göre, Kılıçarslan’ın maiyetindendi. Giysisinin içine düzenekler yerleştirilmişti; rüzgârla şişip onu havada tutacağına inanıyordu. Kalabalık şaşkındı. Adam, yüksekten seslenerek uçacağını ilan etti.
Önce sessizlik oldu. Ardından Hipodrom’un dört bir yanından bağırışlar yükseldi. Kimileri “Yapamaz!”, kimileri “Atla!” diye bağırıyordu. Rüzgâr Marmara’dan esiyor, beyaz kumaşı dalgalandırıyordu. İmparator, olası bir felaketten endişe ederek askerlerine müdahale emri verdi; ama kalabalığın coşkusu yüzünden kimse yetişemedi. O an, Türk İkarus kollarını açtı ve kendini boşluğa bıraktı.

Birkaç saniyelik sessizlik ardından kalabalığın dehşetli çığlığı. Hiçbir şekilde uçmayı başaramayan esrarengiz adam yere çakıldığı anda Hipodrom’u bir uğultu kapladı. Seyirciler önce korku, sonra şaşkınlıkla bağırdı. Kimi “Tanrı’nın laneti” dedi, kimi “cesaretin bedeli” diye fısıldadı. Türk İkarus oracıkta can verdi. Cesedi apar topar kaldırıldı; imparatorluk görevlileri kalabalığı susturdu. Kılıçarslan’ın bu gösteriden haberdar olup olmadığı bilinmez, fakat Bizans kronikleri onun büyük bir sükûnetle olayı karşıladığını yazar. İmparator halkın alaycı tavırlarını yasaklasa da, saray çevresinde bu başarısızlık gizli bir rahatlama yarattı. Çünkü uçuş başarılı olsaydı, Bizans’ın üstünlük iddiası gölgelenmiş olacaktı.
Ziyaretin ardından imzalanan barış fazla uzun sürmedi. On dört yıl sonra, 1176’da Miryokefalon’da Kılıçarslan’ın ordusu Bizans kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Bizans tarihçileri o savaşı “İmparatorluğun Asya’daki kaderini mühürleyen gün” olarak anacaktı.
O uçan adamın adı hiçbir kayıtta yer almadı. Giysisinin tarifi, daha önce denemeler yaptığını düşündürür. Bazı araştırmacılar onu Siraceddin adıyla anar, ancak bu bilgi geç dönem Türkçe metinlerde ortaya çıkar; Bizans ya da Selçuklu belgelerinde böyle bir ad yoktur. Yine de insanın gökyüzüne uzanma arzusunun en eski örneklerinden biri olarak sembolik değer taşır. Beş yüzyıl sonra Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Galata’dan Üsküdar’a süzülüşü anlatıldığında, halk o eski hikâyeyi hatırlamasa da aynı tutkunun devam ettiğini sezdi. Tabii tarihçiler bu olayın kesinliğini de tartışıyor. Niketas Khoniates’in “Historia”sındaki birkaç satır dışında çağdaş başka bir kayıt bulunmaz. Bazılarına göre Bizanslı yazar, Türkleri küçümsemek için bu “çılgın” olayı abartmıştır; bazılarına göreyse gerçekten yaşanmış ama unutulmuş bir denemedir. Tarihin bu gri alanında kalan hikâye, düşmeyi göze alan ilk Türk’ün izidir.
