Peruz Hanım: Işıkların Altında Bir Kanto Kraliçesi

Manşet Notaların Akışı

19.yüzyılın sonlarına doğru, İstanbul’un akşamları başka bir ışıltıyla yanardı. Direklerarası’nın, Galata’nın, Beyoğlu’nun tiyatroları, gazinoları, kahkahalarla dolu sahneleri vardı. Bir yanda ud, keman ve trampet, diğer yanda kalabalığın heyecanı… O kalabalığın önünde Peruz belirirdi: İpekten kostümüyle, taşlı küpeleriyle, yüzünde oyunbaz bir tebessümle, sesiyle şehri titreten bir kadın.
Kimi kayıtlar onu Peruz Terzakyan diye yazar, kimileri sadece “Afet-i Devran” lakabıyla anar. Osmanlı kanto sahnesinin ilk büyük yıldızlarından biriydi; hem kendi sözlerini yazan bir müzisyen, hem de seyircisini kahkahayla, cilveyle, bazen hüzünle büyüleyen bir sahne yıldızı.

Peruz, 1866 yılında Sivas’ta, Ermeni bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Anadolu’nun o dönemdeki taşra şehirlerinde yetenekli bir genç kızın yolu ya kilise korolarına, ya küçük tiyatro kumpanyalarına çıkar, ya da sessiz bir ev hayatında kalırdı. Onun kaderi sahneyle kesişti. Henüz genç yaşta İstanbul’a geldiğinde şehir imparatorluğun hem kalbi hem de en büyük sahnesiydi. Galata ve Beyoğlu, çok dilli, çok dinli, birbirine karışmış bir hayatın sesiydi; tiyatrolar, tuluat kumpanyaları, Avrupa operetlerinin Türkçe uyarlamaları… Ve bunların ortasında yeni doğan bir tür: kanto.

Kanto, İstanbul’un kendi şarkısıydı. Adını İtalyanca “canto”dan almıştı ama bambaşka bir sese bürünmüştü. Biraz Türk, biraz Ermeni, biraz Rum, biraz Sefarad tınılarıyla; bazen udla, bazen trampetle, bazen mandolinle söylenirdi. Kadınların sahneye çıkmasına izin verilen az sayıda alanın en canlısıydı. İşte Peruz, bu yeni müziğin diliyle parladı. O sadece bir şarkıcı değil, aynı zamanda bir besteciydi. Kaynaklar onun birçok kantosunun söz ve müziğini kendisinin yazdığını söyler. “Neşe-i Dil” adını verdiği küçük bir şarkı derlemesinde kendi eserlerini toplamış, dönemin basınında da bu repertuvarın adı sıkça anılmıştı.

Sahneye ilk kez 1880’lerde çıktı. Bazı kayıtlar onun 1870’lerde de sahneye adım attığını söyler, ama asıl şöhreti 1890’ların Direklerarası gecelerinde geldi. İstanbul Kadın Müzesi arşivlerinde adı 1870–1912 arasında anılır, diğer kaynaklarda 1880 başlangıcı öne çıkar; bu fark, onun erken dönem çıraklık yıllarından mı yoksa yıldızlık döneminden mi söz edildiğine bağlıdır. Ama kesin olan bir şey var: 1880’lerin sonuna gelindiğinde Peruz artık bir efsaneydi.

Sahnede “cilveli, alımlı, tombul yapılı” bir kadın olarak tanımlanır. Gülüşüyle kalabalığı coşturan, replikleriyle seyirciye laf atan, yelpazesini bir silah gibi kullanan bir kadındı. Onu seyretmek, sadece bir şarkı dinlemek değil, bir tiyatro izlemekti. “Hovarda Kantosu”, “Kalbim viranım yanıyor”, “Arap Komşu” ve “Yeni Çoban” gibi parçalar, o yılların en bilinen eğlenceleriydi. Her biri bir hikâye anlatır, bir karakter taşırdı. Seyirciler bu şarkıların kahramanlarını, Peruz’un mimiğiyle, vücut diliyle, sesiyle tanırdı. Kanto, bir tür müzikal tiyatroydu; Peruz o tiyatronun hem başrolü hem yönetmeniydi.

Şarkıya başlamadan önce birkaç saniye susar, gözlerini kalabalığa diker, sonra yavaşça dudaklarını aralardı. “Kalbim viranım yanıyor,” derken salondaki herkes bir an için sessizleşirdi. O sesi, o iç çekişi, o gülüşü unutulmazdı. Her dinleyici o anın bir parçası olurdu.

Direklerarası o dönemde sadece eğlence mekânı değildi, bir toplum aynasıydı. Savaş öncesi İstanbul’un en çok konuşulan adresi olan bu semtte, kahkahalarla birlikte bir toplumsal dönüşüm yaşanıyordu. Kadınlar ilk kez kamusal alanda, erkeklerle aynı salonda, sahnede var oluyordu. Peruz, bu dönüşümün yüzüydü. Onunla birlikte Küçük Virjin, Büyük Amelya, Şamram (Kelleciyan) ve Agavni gibi gayrimüslim kadın sanatçılar da sahneye çıkıyor, kantoyu çoğul bir İstanbul müziğine dönüştürüyorlardı. Bu kadınlar, hem tiyatro oyuncusu, hem şarkıcı, hem de kendi zamanlarının “influencer”larıydı: gazetelerde ilanları çıkar, seyirciler onlara mektup yazar, müzisyenler onlar için şarkılar bestelerdi.

Peruz’un adı zamanla sahnenin dışına da taştı. Hakkında efsaneler anlatıldı. Bunların en çok bilineni, ünlü bestekâr Şevki Bey ile ilişkisiydi. Şevki Bey’in Peruz’a hayran olduğu, onun için bazı eserler bestelediği söylenir. Bu iddiaların bir kısmı hatıratlara, bir kısmı şehir efsanelerine dayanır, ama ikisinin adının birlikte anılması bile dönemin müzik çevrelerinin birbirine nasıl karıştığını gösterir. Galata’daki müzik meclislerinde, Beyoğlu meyhanelerinde, Direklerarası kulislerinde onların hikâyeleri fısıldanırdı.

Peruz sadece sahnede değil, kültürde de iz bıraktı. Onun şarkılarında mizah ve aşk kadar, kadın olmanın ince direnişi de vardı. Dönemin muhafazakâr kesimleri için “ayıp” addedilen bu şarkılar, kadınların kendini ifade ettiği ilk özgür alanlardan biriydi. Peruz ve çağdaşları, kadınların sadece dinleyen değil, söyleyen, hatta yazan bir ses olabileceğini gösterdiler. Kanto, bu yüzden sadece bir müzik türü değil, bir özgürlük biçimiydi.

1900’lerin başına gelindiğinde Osmanlı eğlence dünyası yavaş yavaş değişmeye başladı. Batı opereti yükseliyor, politik atmosfer ağırlaşıyor, şehir savaşların gölgesine giriyordu. I. Meşrutiyet, ardından İttihat ve Terakki dönemi, derken Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı… Bu karanlık yıllarda, Direklerarası’nın lambaları birer birer sönmeye başladı. Peruz, 1912’de sahneden çekildi. Ama onun adı hâlâ gazete kupürlerinde, müzik dergilerinde yaşıyordu.

1919 yılında çekilen kısa sessiz film “Fahri Bey Makarna Tenceresinde” adlı yapımda rol aldığı kaydedilir. Aynı yıl “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi” adında bir başka film girişimi daha oldu ama tamamlanamadı. Bu bilgiler sinema tarihine dağınık biçimde girdi; jeneriklerdeki isimler bazen değişir, belgeler eksiktir. Yine de Peruz’un ismi, erken dönem Osmanlı sinema tarihinde de bir gölge olarak durur. Bu, onun sahne dışındaki son görünümüdür.

1920 yılında İstanbul’da hayata veda etti. Ne mezarının yeri, ne son yıllarındaki hayatı hakkında kesin bilgi var. Ama o zamandan bu yana adı hep yaşadı. Müzik arşivlerinde, Ruhi Ayangil’in derlediği eski notalarda, Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ndeki kupürlerde, Kalan Müzik’in kanto derlemelerinde onun ismine rastlanır. 20. yüzyılın ortasında tiyatro tarihçileri onu “ilk kadın kantocu” olarak anarlar. Günümüzde ise araştırmacılar onu bir öncü kadın sanatçı, hatta bir toplumsal simge olarak kabul eder.

Bugün Peruz’un yaşadığı dönemi anlamak, sadece bir sanatçıyı hatırlamak değil, kadınların sahneye çıkışının tarihini yeniden okumaktır. O sahneye çıktığında, İstanbul toplumunun yarısı hâlâ kadının adının sokakta anılmasını ayıp sayıyordu. Ama o, ışıkların altına çıkıp kendi şarkısını söyledi. Seyircinin kahkahalarıyla, alkışlarıyla, bazen de fısıltılı eleştirileriyle yaşadı. Kanto, onun sesinde hem bir oyun, hem bir direniş, hem bir kahkaha biçimiydi. Peruz, yalnızca bir kanto yıldızı değil, İstanbul’un modernleşme hikâyesinin kadın yüzüdür.
Kanto’nun en eski notalarında, arşivlerdeki solgun sayfalarda, o cümlenin altına sanki gizli bir imza atılmış gibidir: Peruz Hanım – Afet-i Devran.

“Aşka inandım, yanıldım —
ama yine de söyledim, yine de güldüm.”

Tagged