Geç Osmanlı İstanbul’unun karanlık yüzünü anlatan hikâyeler içinde, Bıçakçı Petri kadar uzun soluklu, girift ve rahatsız edici az örnek vardır. Bu hikâye yalnızca bir seri katilin biyografisi değildir; aynı zamanda liman kentlerinin arka sokaklarını, meyhâne kültürünü, sefaletle iç içe geçmiş cinselliği, intikam ağlarını ve zabitler ile suç arasındaki bitmeyen kovalamacayı gözler önüne seren bir zaman kesitidir. Bu hayat, Osmanlı İstanbul’unun günlük hayatını ayrıntılarıyla anlatan tarihçi ve yazar Reşad Ekrem Koçu tarafından hakikate sadık kalınarak romanlaştırıldı. Devrinin önemli kadın yazarlarından Münire Ayaşlı, bu anlatının Batı dillerinde yazılmış olsaydı muharririne dünya çapında şöhret kazandıracağını söylerken abartmıyordu.
Koçu’nun anlatımına mümkün olduğunca sadık kalarak, gazetelerde bölüm bölüm yayımlanan tefrikalardan süzülen bu hayatı geniş bir akış içinde ele almaya çalıştık. Amaç ne yargı dağıtmak ne de romantize etmek. Yalnızca Galata’nın bir dönemine damga vurmuş bir caninin ardında bıraktığı izleri, bütün ağırlığıyla aktarmak.

Ayamavri’de Başlayan Kırık Çocukluk
Petri, Adriyatik’te Ayamavri Adası’nda, bugün Yunanistan sınırlarında kalan küçük bir adada doğdu. Henüz on dört yaşında iğfal edilmiş çok güzel bir kızın gayrimeşru oğluydu. Annesi, kimsesizliğin ve yoksulluğun içinde bedenini satarak yaşadı; çocuğunu da bu hayatın ortasında büyüttü. Petri daha on üç yaşındayken annesinin eve aldığı bir erkek daskalos (öğretmen) tarafından tecavüze uğradı. Bu olaydan sonra okulu terk etti ve bir gemici meyhanesinde, liman işçilerinin takıldığı içkili bir handa çırak oldu.
Bir yıl geçmeden annesi öldürüldü. Kimsesiz kalan çocuk yine aynı daskalosun evine sığındı. Henüz ergenliğin eşiğindeki bu çocuk, bir gece meyhanede sarhoş bir ticaret gemisi kaptanını kalbinin tam üstüne sapladığı bıçakla öldürdü. Ada halkı, yaşadıklarını bildiği için onu haklı gördü. Petri, Kefalonya Adası’ndan bir Rum denizci olan Lefteri Kaptan tarafından kaçırıldı. Bu kaçış, bir kurtuluş değil, daha derin bir karanlığın başlangıcıydı.
Lefteri Kaptan ve Zenânelik Yılları
Lefteri Kaptan aslında korsanlık ve kaçakçılıkla uğraşan bir denizciydi. Petri’yi dört yıl boyunca yanında zenâne olarak, yani erkek fahişe olarak dolaştırdı. Genç delikanlı çoğu zaman kadın kılığına sokuluyor, kaptanın cinsel arzularına hizmet ediyordu. Bu yıllar, Petri’nin bedeni üzerinden kurulan tahakkümün kalıcılaştığı, şiddetin ve aşağılanmanın hayatının olağan bir parçası hâline geldiği dönemler oldu.
1874 yılında Lefteri ile birlikte Galata’ya geldiler. Galata, o yıllarda İstanbul’un liman, meyhâne, genelev ve yabancı otellerle dolu en hareketli semtlerinden biriydi. Daha karaya çıktıkları günün gecesinde Marsilya Oteli’nde kaldılar. Petri henüz on yedi-on sekiz yaşlarındayken ikinci cinayetini burada işledi. Lefteri Kaptan’ı kalbinin tam üstünden bıçakladı, belindeki mücevherli altın kemeri aldı ve kaçtı.
Bu olaydan sonra Petri’nin şöhreti yayıldı. Bıçak kullandığı zaman bıçağını hiç şaşmadan daima kalbin üzerine sapladığı için ona Bıçakçı Petri denilmeye başlandı. Cinayet artık onun için istisna değil, alışkanlık hâline gelmişti.

Galata’da İlk Kan Dalgası
Aynı yıl içinde Galata’daki bir gemici meyhanesinde Kalopedi lakaplı, Galata’nın kaldırım oğlanlarından sayılan bir genci tabanca ile vurup öldürdü. Kaldırım oğlanı, sokaklarda dolaşan, küçük suçlara bulaşan, yarı serseri gençlere verilen addı. Peş peşe gelen bu iki cinayetten sonra Petri, Havyarcı Zambo Çorbacı adlı Rum esnafın yardımıyla İstanbul’dan kaçırıldı.
Önce Ayamavri Adası’na döndü. Fakat Kefalonyalılar, yani Lefteri Kaptan’ın hemşerileri, intikam için çoktan peşine düşmüştü. Ayamavri’de kalamayacağını anlayınca bir balıkçının yardımıyla Sicilya’da Katanya’ya geçti. Oradan Trieste’ye gitti. Pietri Mavri sahte adıyla Avusturya kumpanyasına ait Galiçya Vapuru’na ateşçi olarak girdi. Ateşçilik, geminin kazan dairesinde çalışan ağır ve tehlikeli bir işti. Bu vapurla Beyrut’a ulaştı.
Petri, Beyrut’ta bir umumhanede bulunduğu sırada Kefalonyalıların hâlâ izini sürdüğünü öğrendi. Bu haber, Petri için yeni bir kaçışın işareti oldu. Fakat kaçmadan önce yine öldürdü. Takipçilerinden Anesti’yi Beşâre Oteli’nde kalbinin tam üstüne sapladığı bıçakla katletti.
Cinayetin işlendiği gece Humberto adında bir İtalyan kaptanın gemisine tayfa olarak girdi ve Beyrut’tan kaçmayı başardı. Bu gemide, Selanik’ten İstanbul’a Pirinçci Gazinosu’nda şarkı söylemeye giden Ester, sahne adıyla Yıldız Hanım adında genç bir Yahudi kızıyla tanıştı. Aralarında kısa sürede bir yakınlık kuruldu.

Ester, Dolapdere ve Kulübe
Ester, İstanbul’a vardığında Petri’nin metresi oldu. Ancak birlikte yaşamıyorlardı. Petri, Dolapdere’de, Beyoğlu’nun arka yamaçlarında, bostanları ve harap kulübeleriyle bilinen bölgede döküntü bir kulübe kiraladı. Takma bir İtalyan adı kullanarak orada barınıyordu.
Bir gün Beyoğlu’nda Cadde-i Kebir’de, yani bugünkü İstiklal Caddesi’nde Lefteri Kaptan’ın eski tayfalarından Kefalonyalı Toma ile karşılaştı. Toma, İstanbul’a Lefteri’nin intikamını almak için gelmişti. Petri, hiç tereddüt etmeden cadde ortasında üzerine atıldı ve Toma’yı bıçaklayarak öldürdü. Ardından kalabalığın içine karışarak kaçtı.
Aynı gecenin ertesi günü Pirinççi Gazinosu’na gitti. Metresine sarkıntılık eden, mirasyedi olarak bilinen zengin bir Türk gencini tabanca ile vurup öldürdü ve yine kaçtı. Bu iki olaydan sonra sorguya çekilen Ester, zabıtaya Petri’nin eşkâli hakkında ilk doğru bilgileri verdi. Onun bazı hususiyetlerini anlattı. Gazino bir müddet kapatıldı. Ester de memleketi Selanik’e dönmeye karar verdi.
Peruz
Bu günlerde Petri, umumhâneci Kaloferiyan’ın on iki-on üç yaşlarındaki kızı Peruz’a âşık oldu. Lefteri Kaptan’dan çaldığı altın kemerden çıkardığı kıymetli bir taşı kızın annesine vererek Peruz’u bir gece Dolapdere’deki kulübesine götürdü. Kızı kirletti. Ardından kızın bir de resmini çekti.

Peruz hadisesinden sonra Havyarcı Zambo Çorbacı yeniden ortaya çıktı. Zabıta, bu adamın hâl ve tavrından şüpheleniyordu. Fakat Zambo’nun Petri’yi arayışı dostça değildi. Kefalonyalılardan, Lefteri Kaptan’ı kesip soymuş olan kişinin bir zenâne, yani erkek fahişe olduğunu öğrenmişti. Bu bilgiyi Kefalonyalı müntakimlere ulaştırmak ve onların gözünde itibar kazanmak istiyordu.
Zambo, Arnavutköy’deki evinde Argiri Papazi adında bir Kefalonyalıyı gizliyordu. Planı basitti. Petri’yi eve davet edecek, içeride pusu kurmuş olan Argiri, genç caniyi öldürecekti. Böylece hem Lefteri’nin hem de diğer öldürülen Kefalonyalıların intikamı alınmış olacaktı.
Petri, bir gece Zambo’nun evine geldi. Ancak talih, bu kez tuzak kuranların aleyhine işledi. Petri, kendisine hazırlanmış olan suikastı son anda fark etti. Evin içine girer girmez saldırıya geçti. Önce Argiri Papazi’yi kalbinden bıçakladı. Ardından Havyarcı Zambo Çorbacı’ya döndü ve onu da aynı şekilde öldürdü. İki cesedi geride bırakarak evden çıktı ve karanlığa karıştı. Yıl 1876 idi.
Kargılı Râif’in Teşhisi
Ester’in daha önce verdiği eşkâl sayesinde Petri’nin izi yavaş yavaş belirginleşmeye başlamıştı. Bir gün Cadde-i Kebir’de devriye gezen zabtiye neferi Kargılı Râif, Petri’yi gördü ve derhal tanıdı. Onu tevkif etmek, olmazsa öldürmek niyetindeydi. Ancak Petri, refleks hâlinde kaçtı.
Kaçarken Rusya Sefârethânesine sığındı. Hükûmet, siyasi yollardan teslim edilmesi için girişimde bulundu. Petri’nin üzerinde Pietri Mavri adına düzenlenmiş Avusturya pasaportu vardı. Ruslar, onu Avusturya Sefârethânesine gönderdiler. Fakat İstanbul zabıtasına bu durumu bildirmediler. Böylece Petri bir süre daha izini kaybettirdi.
Avusturya Sefârethânesinde Raguzalı Nikola adında bir kavas bulunuyordu. Bu adam, genç erkeklere yönelik sapıklığıyla tanınıyordu. Petri, hayatta kalabilmek için onun arzularına boyun eğdi. Nikola ile birlikte Kalyoncu Kolluğu’nda bir meyhaneye gittiler. Petri’nin asıl maksadı, birkaç gün sonra Trieste’ye gönderileceği için Dolapdere’deki kulübesinden küçük Peruz’un resmini almaktı.
Nikola’dan izin alarak kulübeye gitti. Oradan çıkmakta olan bir zaptiye neferiyle burun buruna geldi. Bu kişi, Cadde-i Kebir’de kendisini teşhis eden Kargılı Râif idi. Petri, bostan kuyusu yanında pusu kurdu. Zaptiye neferini kalbinden bıçaklayarak öldürdü. Ardından yeniden Nikola’nın yanına döndü.

Tek Fotoğraf, Tirol Vapuru ve Ester’in Sonu
Bostan kuyusu yanında işlenen bu cinayetten sonra Petri, tekrar Raguzalı Nikola’nın yanına döndü. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Nikola, ona karşı duyduğu hastalıklı bağlılık yüzünden Petri’nin yüzündeki kanı, ellerindeki titremeyi bile sorgulamadı. Meyhaneden birlikte çıktılar. Nikola’nın isteği üzerine bir fotoğrafçıya giderek birlikte fotoğraf çektirdiler. Bu fotoğraf, yıllar sonra zabıta arşivlerinde ortaya çıkacak ve Petri’nin bilinen tek sureti olarak kalacaktı.
Ertesi gün Petri, Avusturya Sefârethânesi memurları tarafından memleketine sevk edilmek üzere Avusturya bandıralı Tirol Vapuru’na bindirildi. Aynı vapurda, memleketi Selanik’e dönmek üzere Ester de bulunuyordu. Ester, Petri’nin hayatta olduğunu bilmiyor, onu çoktan kaybettiğini sanıyordu. Tesadüf, ikisini yeniden aynı gemide karşı karşıya getirmişti.
Gece yarısına doğru vapur Çanakkale Boğazı’ndan geçerken Petri, güverte yolcuları arasında Ester’in kamarasını öğrendi. Sessizce içeri girdi. Ester’i yatağında bastırdı. Hiç tereddüt etmeden kalbinin tam üstüne bıçağını sapladı. Yıllardır yaptığı gibi yine aynı noktayı hedef almıştı. Ester, ses bile çıkaramadan öldü.

Denize Atlayış ve Ölüm Kaydı
Petri, kamaradan çıktıktan sonra güverteye yöneldi. Vapur boğazın karanlık sularında ağır ağır ilerliyordu. Kimseye görünmeden kendini denize attı. Gece karanlığında kayboldu. Akıntıya kapıldığı, boğulduğu sanıldı. İstanbul’a gelen haberler üzerine zabıta, Petri’nin dosyasına ölüm kaydı düştü. Yıllardır süren takip böylece kâğıt üzerinde sona ermiş oldu. Evrakı mahzene kaldırıldı. Galata sokaklarında dolaşan korkunun bittiği sanıldı.
Ama Petri ölmemişti.
Denizde boğulmak üzereyken Giritli Hüseyin Arnavudaki Kaptan’ın gemisinin arkasına bağlı bir sandala tutunmayı başardı. Bilinci yarı kapalı hâlde saatlerce sürüklendi. Sonunda gemiciler tarafından fark edildi. Giritli tayfalar onu Sisam Adası’nda küçük bir balıkçı köyüne bıraktılar. Petri burada adını değiştirdi. Kiryako adını aldı. Yine eski hayatına döndü. Sisam’da Aspazya Valyanu adında bir fahişe ile yaşamaya başladı. Aspazya, Petri’ye delicesine bağlandı. Onu sakladı, besledi, korudu.
Ancak Kefalonyalı müntakimler Sisam’a da gelmişti. Petri’nin yaşadığını öğrenmişlerdi. Aspazya, sevgilisinin yakalanacağını anlayınca onu balıkçı Hristodulos ile Aynaroz’a kaçırdı.
Petri, balıkçı Hristodulos ile birlikte Aynaroz’a ulaştığında artık bambaşka bir hayata bürünmek zorundaydı. Aynaroz, Ortodoks dünyasının en kutsal yerlerinden biri sayılan, yalnızca keşişlerin yaşadığı, hiç kadının bulunmadığı, dış dünyayla sınırlı ilişkisi olan manastırlar yarımadasıydı. Burada saklanmak, sıradan bir liman kentinde saklanmaktan çok daha kolaydı. Uzun bir sakal bıraktı. Kıyafetini değiştirdi. Kiryako adını kullanmaya devam etti.

Zograf Manastırı balıkçıları arasında Hacı Kosti Vatakis’in yanına yerleşti. Vatakis, manastıra erzak taşıyan, balıkçılıkla geçinen bir Rum’du. Petri’yi yanında barındırdı. Petri, gündüzleri balıkçılarla çalışıyor, geceleri manastır çevresinde dolaşıyordu. Bu iki yıl boyunca dış dünyadan neredeyse tamamen koptu. Vatakis’in Apostolos adında genç bir dayak’ı, yani keşiş çömezi vardı. Ürkek bir çocuktu. Petri, Apostolos ile yakınlaştı. Zamanla aynı yatakta yatacak kadar ileri giden bir ilişki kurdular. Manastır çevresinde Apostolos’a, güzelliği sebebiyle İspartakus lakabı takılmıştı.
Kefalonyalı müntakimler, Petri’nin peşini bırakmamıştı. Lefteri Kaptan’ın, Toma’nın, Anesti’nin ve Argiri’nin kan davasını güdüyorlardı. Sonunda Petri’nin Aynaroz’da saklandığını öğrendiler. Zahari adında bir Kefalonyalı, bu işi bitirmek üzere Aynaroz’a geldi.
Zahari, doğrudan Petri’ye ulaşamadı. Bunun yerine Apostolos’a yanaştı. Küçük keşiş çömezini elde etti. Onu, Petri’nin yerini ve alışkanlıklarını öğrenmek için kullandı. Apostolos, korkudan ve kandırılmanın etkisiyle Zahari’ye yardım etmeye başladı. Bir gece Petri, kendisine hazırlanan pusuyu fark etti. Bu, hayatında defalarca olduğu gibi yine son anda gelen bir sezgiydi. Kaçmak yerine saldırmayı seçti. Önce Zahari’yi kalbinden bıçakladı. Ardından kendisini ele veren Apostolos’a döndü. Küçük keşiş çömezini de aynı şekilde öldürdü.
İki cesedi geride bırakarak bir balıkçı kayığına bindi. Aynaroz’dan sessizce uzaklaştı.
Dört Yıl Sonra İstanbul
Petri, dört yıl boyunca ortadan kayboldu. Nerelerde dolaştığı tam olarak bilinmedi. 1880 yılına gelindiğinde yeniden İstanbul’a döndü. İlk işi, Avusturya Sefârethânesinde tanıştığı Raguzalı kavas Nikola’yı bulmak oldu.
Nikola, artık kendisini tamamen içkiye vermişti. Kalyoncu Kolluğu’nda, vaktiyle birlikte içtikleri meyhanede oturuyordu. Yanında oturanlara ellerinde dolaştırdığı fotoğrafı gösteriyor, kahkahalarla “Bu ben, bu da Mavri, putânam” diyordu. Petri meyhanenin önünden tabancasını çekti. Nikola’yı kalbinden vurdu. Arkasına bakmadan uzaklaştı.

Nikola’nın öldürülmesinden sonra Petri, Kalyoncu Kolluğu çevresinde kalamayacağını anladı. Galata’nın arka semtlerinden Kuledibi’nde bir umumhâneye sığındı. Burada kendisini tanıyan kimse yoktu. Bir süre sessizce yaşadı. Günlerini içerek, gecelerini sokaklarda dolaşarak geçiriyordu. Fakat bu sükûnet uzun sürmedi.
Umumhânelerin yoğun olduğu Horoz Sokağı’nda büyük bir yangın çıktı. Alevler kısa sürede sokağı sardı. Kargaşa içinde herkes canını kurtarmaya çalışıyordu. Petri de bu kargaşadan faydalanarak ortadan kayboldu.
Küçük fahişe Aliki ve onun güzel küçük dostu Ahilea ile birlikte İstanbul’dan uzaklaştı. Büyükçekmece karşısındaki Kalikratya isimli Rum balıkçı köyüne gitti. Burada, hayatında ilk kez görece sakin bir dönem yaşadı. Balıkçıların arasında, deniz kenarında, kimliğini gizleyerek yaşıyordu. Aliki de Ahilea da onun kim olduğunu biliyordu. Fakat en küçük bir şüphe uyandırmaktan ölümüne korkuyorlardı. Petri, Kalikratya’da kaldığı sürece cinayet işlemedi.
Tiyatroda Peruz
Bir gün Galata’da Avrupa Tiyatrosu’nda Peruz adında genç bir kantocu kızın ortaya çıktığını duydu. Kalikratyalı balıkçılar, bu kızın güzelliğinden ve sesinden söz ediyorlardı. Petri’nin içine bir kurt düştü. Bu kız, yıllar önce Dolapdere’de kirlettiği küçük Peruz olabilirdi. Balıkçılarla birlikte Galata’ya gitti. Tiyatroya girdi. Sahnedeki kızı gördüğü anda şüphesi kalmadı. Bu, kendi Peruz’uydu.
Peruz’u, Ahmed adında yakışıklı bir bahriye neferiyle tiyatronun içkili kısmında samimiyken yakaladı. Öfkeye kapıldı. Hiç tereddüt etmeden genci bıçaklayarak öldürdü. Peruz kalabalığın içinde kaçmayı başardı. Petri de oradan uzaklaştı. Bu olaydan sonra artık İstanbul’da da barınamayacağını anladı.

Salıpazarı’nda Hasan
İstanbul’dan kaçmak üzereyken, kendisini teşhis edip takip etmeye kalkan Hasan adında bir sokak çocuğu ile karşılaştı. Hasan, Petri’yi Salıpazarı’nda bir odun deposuna kadar izledi. Petri, burada pusu kurdu. Çocuğu kalbinden bıçaklayarak öldürdü. Cinayetten yalnızca birkaç dakika sonra, kendisini bekleyen bir Rum yelkenlisine bindi. İstanbul’dan ayrıldı.
Petri’yi İstanbul’dan kaçıran Rum kaptan, onu Odessa’ya götürdü. Odessa, Karadeniz’in en işlek limanlarından biriydi ve her milletten denizciyle doluydu. Petri burada Ayvazofski adında bir Rus vapuruna ateşçi olarak girdi. Kazan dairesinde çalışıyor, günlerini kömür kürekleyerek geçiriyordu. Müntakim Kefalonyalılardan hâlâ korkuyordu. Bu yüzden bilerek Rus gemilerinde çalışmayı tercih ediyordu. Kefalonyalılar, kendi milletlerinden olmayan gemilerde kolay kolay çalışmadıkları için Petri, böylece nispeten emniyet içinde olabileceğini düşünüyordu.
Fakat geminin yaşlı kaptanının metresi Aleksandra, Petri’ye göz koydu. Onu rahat bırakmıyordu. Zamanla aralarında gizli bir ilişki başladı. Gecelerden birinde, geminin sandalı içinde bir vuslat yaşadılar. Bu geceden sonra Petri, tehlikenin yeniden büyüdüğünü hissetti. Aleksandra’nın takıntılı hâli, onu ele verebilirdi. Köstence Limanı’na geldiklerinde Rus vapurundan gizlice indi ve ortadan kayboldu.
Bir Rum yelkenlisine binerek yeniden Galata’ya doğru yola çıktı. Yıllar sonra, kader onu yine başladığı yere sürüklüyordu.
Magdalena
Galata’ya ayak bastığı anda karşısına çok güzel bir kadın çıktı. Adı Magdalena idi. Kendisini bir fahişe gibi tanıtıyordu. Petri, onu sıradan bir sokak kadını sandı. Oysa Magdalena, yıllar önce Marsilya Oteli’nde öldürdüğü Lefteri Kaptan’ın kızı Kiryakiça idi. Çocukluğunda babasının yanında dolaşan zenâneleri defalarca görmüş, bu karanlık dünyanın içinde büyümüştü. Petri’yi tanımak için uzun süre izledi. Onun küçük fahişelere düşkünlüğünün herkesçe bilinir hâle geldiğini öğrenince, Kefalonyalı müntakimlerin arasına katıldı. Babasının ve öldürülen diğer Kefalonyalıların intikamını almak istiyordu.

Magdalena, Petri’ye sokuldu. Ona ilgi gösterdi. Güvenini kazandı. Sonunda Petri’yi Galata’da bir çıkmaz sokaktaki odasına götürdü. Birkaç gün birlikte kaldılar. Petri, kendisini güvende sanıyordu. Bir sabah çok erken saatlerde evden çıkan Petri, sokağın başında bekleyen Kefalonyalı Lambo tarafından vuruldu. Lambo, Lefteri Kaptan’ın küçük kardeşiydi ve aynı zamanda eski tayfasıydı. Petri gençliğinde dört yıl boyunca gemide dolaştırılırken ona da zenânelik yapmıştı.
Petri oracıkta öldü.
Son ve Zabıta Kütüğündeki Portre
Galata Canavarı diye anılan Bıçakçı Petri, öldürüldüğünde yirmi dört yaşındaydı. Kısa ömrüne, İstanbul’dan Beyrut’a, Sicilya’dan Aynaroz’a uzanan bir kan rotası sığdırmıştı. Katli 28 Ağustos 1880 tarihinde gerçekleşti. Ölümü, Galata sokaklarında yıllardır dolaşan görünmez bir korkunun sona ermesi gibi algılandı. Fakat ardında bıraktığı hikâye, kulaktan kulağa dolaşmaya devam etti. Meyhânelerde, rıhtımlarda, umumhânelerde onun adı fısıltıyla anıldı.
Zabıta kütüğüne geçen kayıtlara göre Petri, vücut yapısı ve yüz çizgileriyle kusursuz güzellikteydi. Çok güzel bir sesi vardı. Köçekleri imrendirecek kadar iyi oynardı. Zenânelik yaptığı adamlara, avuçlarını şarapla doldurur, şarabı onlara kendi avuçlarından içirirdi. İçindeki canavar ruhuna rağmen, kendisine ilgi gösteren kimselere karşı uysal davranır, onların isteklerine kolayca boyun eğerdi. Bu itaatkâr hâl, onun hem korunmasını hem de sömürülmesini kolaylaştırıyordu.

Ayaklarına asla çorap giymezdi. Daima çıplak ayakla, yumurta topuklu ve sivri burunlu tulumbacı şıpıdıgı denilen özel yapım deri ayakkabılar giyerdi. Her cinayetinden sonra ayaklarındaki bu şıpıdıkları vaka yerinde bırakır, oradan çıplak ayakla kaçardı. Bu yüzden şıpıdıkları zamanla onun cinayetlerinin adeta imzası hâline geldi. Zabıta memurları için bir cinayet mahallinde bırakılmış bir çift şıpıdık, çoğu zaman katilin kim olduğunu anlamaya yetiyordu.
Her cinayetinden önce avuçlarını kokladığı, avuçlarında kan kokusu duyduğunu söylediği kayıtlara geçti. Çok içen biriydi. Genç fahişelere ve güzel, genç erkeklere düşkünlüğü herkesçe biliniyordu. Aynaroz’da keşiş çömezi Apostolos, Kalikratya’da Ahilea Andoni ve Köstence’de Şileli Miloris adında bir uşak, Petri’nin hayatında iz bırakan kişiler arasında sayıldı. Bu isimler, onun karanlık dünyasında gelip geçen yüzlerce silik gölgeden yalnızca birkaçıydı.

Petri’nin güftesini kendisinin yazdığı söylenen Rumca bir türkü, uzun zaman Galata meyhânelerinde söylendi. Bu türkü, onun hayatını, şarapla, avuçlarla, kana susamışlıkla anan tuhaf bir ağıt gibiydi. Meyhânelerde içenler, şarkının kime ait olduğunu bilmeden mırıldanır, bazıları da bunun Galata Canavarı’na ait olduğunu fısıldardı.
Dose mu krasi
Yemise to metis asimenies palamossu
Na piyo to krasi ap tis fuhtessu
Dipsasmena dipsasmena
Bana şarap ver… Gümüş avuçlarına doldur… Şarabı avuçlarından içeyim… Kana kana…
