Londra’nın Drury Lane Tiyatrosu, 15 Mayıs 1800 gecesi tıklım tıklım doluydu. Sahneye çıkmak üzere olan Kral III. George, halkın alkışları arasında locasına geçtiğinde kimse birkaç saniye sonra yaşanacak olayı tahmin etmiyordu. Sessizliği bir silah sesi yırttı. Krala doğru ateşlenen kurşun locanın yanına isabet etti, sonra bir diğeri. İnsanlar çığlık atarken sahne karıştı. Saldırgan hemen yakalandı. James Hadfield — eski bir asker, savaştan dönen bir adam, kafasında hâlâ metalin ve çamurun yankısını taşıyan bir beden.
Tourcoing’den Drury Lane’e
Hadfield bir zamanlar cesur bir süvari olarak Fransa cephesinde savaşmıştı. 1794’teki Tourcoing Muharebesi sırasında aldığı kılıç darbeleri kafatasını parçaladı. Hayatta kaldı ama aklı paramparça oldu. Yıllar sonra, zihninin derinliklerinde yankılanan sesler onu “dünyayı kurtaracak kurban” olduğuna inandırdı. Kralı öldürürse Tanrı’nın planı tamamlanacaktı.
İşte bu inançla tiyatroya gitti, eline küçük bir tabanca aldı, kurşunlarını kutsal bir görev gibi yükledi ve krala ateş etti. Kral yara almadı ama İngiltere’nin hukuk tarihi değişti.
Deliliğin Yasallaşması
Hadfield’in davası günlerce sürdü. Onu savunan avukat Thomas Erskine, daha sonra akıl hastalığı savunmasının temelini oluşturacak bir argüman geliştirdi:
“Eğer akıl, gerçek ile hayal arasındaki farkı seçemez hale geldiyse, o kişi artık kendi eyleminin faili değildir.”
Jüri Hadfield’i suçlu bulmadı. “Deli olduğu için beraat” etti. Ama bu karar halk arasında büyük tepki yarattı. Hemen ardından 1800 Deliler Yasası çıkarıldı; artık bu tür mahkûmlar süresiz olarak devlet gözetiminde tutulacaktı. Hadfield, bu yasanın ilk “örneği” olarak Bethlem Akıl Hastanesine gönderildi — yani halk arasında bilinen adıyla Bedlam.
Bedlam: Akıl Hastalığının Tiyatrosu
Bedlam o dönem sadece bir hastane değildi. Adeta bir “delilik müzesi”ydi. Halk para karşılığında içeri girip hastaları izliyordu. Kadınlar çocuklarıyla geliyordu; erkekler kahkahalar atarak hastalarla alay ediyordu. William Hogarth, A Rake’s Progress dizisinde bu sahneleri resmetti: insanların deliliğe olan o korkunç merakını, kendi ruhlarını unutturacak kadar.
Hadfield bu kalabalığın ortasında farklı bir figürdü. Sessizdi, konuşkandı, nazikti. Elinde sepet örerdi. Odasında kuşlar, kediler, iki köpek ve bir sincap yaşardı. Adını Jack koyduğu bu küçük hayvan onun dünyasındaki tek masum dosttu.
1840 yılında Fransız sosyalist ve feminist Flora Tristan Bedlam’ı ziyaret etti. Hadfield’le uzun süre konuştu ve notlarına şöyle yazdı:
“Hayvanlarına derin bir sevgiyle bağlı. Öldüklerinde onları kendisi dolduruyor. Odası küçük ama sıcak. Konuşmalarında duygusal, kibar bir kalp hissediliyor.”
Bir zamanlar krala silah doğrultan adam, artık doldurulmuş hayvanların arasında sessiz bir dostluk kuruyordu.
Zavallı Jack’in Düşüşü
Jack bir gün, bir kediden korkup raflardan düştü. Küçük bedeniyle çırpındı ama sırtı kırıldı. Hadfield onu ellerine aldı, ama küçük sincap nefes alamıyordu. Adamın yüzüne yıllar önceki savaşın karanlığı yeniden çöktü. Bu kez elinde silah değil, tüylü bir dostunun cansız bedeni vardı.
Birkaç gün sonra oturdu, gözyaşlarıyla dolu bir defter sayfasına bir şiir yazdı. Basit, çocukça kafiyelerle ama kalbinden gelen bir ritimle. Şiirin başlığı:
Epitaph of My Poor Jack, Squirrel
(Benim Zavallı Sincabım Jack İçin Mezar Taşı Yazısı)
Burada yatıyor zavallı küçük Jack’im
Küçük bir düşüşle neredeyse kırdı belini
Ve buna sebep olan bendim
Çünkü onu bir kediden korkmasına izin verdim
Sonra yerden aldım onu, kollarıma
Ama o artık, ah, bir daha asla dans etmeyecekti
Nice kez güldüm onun kurnaz hallerine
Oturup kırdığı fındıklara
Şimdi o güzel oyunlarını anmak için
Onu doldurttum ki bu gece unutmayayım
Ve o gitti; ben de gideceğim, tıpkı onun gibi
Tanrı’ya dua ederim, günahım az olsun
İşte böylece bitti benim küçük sevgili Jack’im
Bir daha asla bir kediden korkmayacak
— 23 Temmuz 1826, Pazar sabahı öldü.James Hadfield, Bethlem Hastanesi

Şiirin dili basitti ama içindeki duygular derindi: suçluluk, özlem, merhamet. Hadfield, Jack’i kendi elleriyle doldurdu. Onu masanın üzerine koydu. Geceleri başucunda tuttu. Şiiri kopyalayıp gelen ziyaretçilere veriyor, karşılığında biraz tütün alıyordu. Küçük bir ticaret, küçük bir hatırlanma arzusu.
Jack’in ölümü, Hadfield’in iç dünyasında belki de Kral George’a sıkılan o kurşunun yankısını dindiren tek andı. Birini öldürmeye çalışarak Tanrı’nın sevgisini arayan adam, sonunda bir sincabın ölümünde kendi insanlığını buldu.
Şiir, edebi açıdan sıradan görünür ama ruh açısından benzersizdir. Delilik, şefkat, pişmanlık ve ölüm aynı dizelere sıkışmıştır. O satırlarda “ben de gideceğim” derken aslında çoktan gitmeye başlamıştı.
Bir Ziyaretçinin Gözünden
Bugün Bethlem Museum of the Mind’da sergilenen orijinal el yazması, zamanın nemini, mürekkebin solgunluğunu ve bir insanın çaresizliğini taşır. Müzenin merdivenlerinden çıkarken iki heykel sizi karşılar: biri “Melankoli”, diğeri “Delilik.” Hadfield’in hikâyesi, ikisinin tam ortasında durur.
James Hadfield 1841’de öldü. Kırk bir yıl boyunca Bedlam’ın duvarları arasında yaşadı, şiirler yazdı, sepet ördü, hayvanlarını doldurdu. Belki de o sincap, onun vicdanının son tanığıydı.
Bugün sincap Jack’in doldurulmuş bedeni kayıp, ama şiiri hâlâ var. Bir müze vitrininde sessizce duruyor. Kâğıt sararmış, mürekkep solmuş, ama şu cümle hâlâ etkili:
“Ve o gitti; ben de gideceğim, tıpkı onun gibi.”
