Pierre-Augustin Caron de Beaumarchais… Saat ustasının oğlu, kralların sarayına girecek kadar zeki, monarşilerin sistemini sarsacak kadar da asi bir adam.
18. yüzyıl Paris’inin o aşırı hiyerarşi kokan havasında, alt sınıf bir zanaatkârın oğlu olarak doğdu. Babası dürüst, işine bağlı bir ustaydı. Genç Pierre de aynı yolu izledi; saat yapımında olağanüstü bir yeteneği vardı. Üstelik cep saatlerinin daha doğru çalışmasını sağlayan yeni bir mekanizma icat etti. Ama elbette dönemin gelenekleri belliydi: “Kimin parası varsa, fikir de onundur.” Ustası buluşun patentini ve haklarını kendi üzerine aldı.
Beaumarchais öfkelendi. Babası onu yatıştırmaya çalıştı, “C’est comme ça” — “Hayat böyle” — dedi.
Ama Pierre’in iç sesi başka bir şey söylüyordu: “Hayat böyle olmamalı.”
Figaro’nun Aynasında İsyan
Beaumarchais’nin yarattığı Figaro, hem bir berber hem bir filozof hem de toplumun içinden gelen zeki yazılmış bir aynaydı. İsmin kökenine dair hoş bir teori var: “Figaro”, Fransızca “faire la figue” deyiminden geliyor — birine dil çıkarmak, alay etmek. Yani Figaro, tam anlamıyla aristokrasiye dil çıkaran adam.
1775’te yazdığı Sevil Berberi halkı kahkahaya boğdu, ama alt metni keskin bir politik eleştiriydi. Ardından gelen Figaro’nun Düğünü (1778) ise barutu tutuşturan fitil oldu. Figaro, efendisini zekâsıyla alt ediyor, sınıf rollerini ters yüz ediyordu. Bu kadar zekice yazılmış bir “hizmetkâr devrimi” elbette kralın hoşuna gitmedi.
XVI. Louis metni okuduğunda söylentiye göre şöyle dedi: “Bu oyunun sahnelenmesi için önce Bastille’in yıkılması gerekir.”
Gerçi tarihçiler bu sözün “kesin” olmadığını söyler, ama kralın endişesi gayet gerçekti: Figaro’nun kahkahası Bastille’in duvarlarını sarsacak kadar güçlüydü.
Kralın sansürü yüzünden oyun yıllarca bekletildi. Ama halk sabırsızdı. 1784’te Théâtre-Français’de nihayet perde açıldığında, salon tıklım tıklımdı. Oyun o kadar popüler oldu ki, birkaç ay içinde bütün gişe rekorlarını kırdı. Paris’in sokaklarında ekmek kıtlığı sürerken, tiyatroda halk nihayet kendi sesini duyuyor ve gülüyordu. Aristokratlar sinirleniyor, halk alkışlıyordu. Beaumarchais bunu tam da böyle planlamıştı: Gülmek, bir direniş biçimiydi.

Beaumarchais: Sahnede Devrimci, Kuliste Ajan
Beaumarchais sadece tiyatroda değil, siyasette de oldukça hareketliydi. Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın gizli desteğiyle Roderigue Hortalez & Cie adlı bir şirket kurdu — kâğıt üzerinde ticaret yapıyor görünüyordu ama gerçekte Amerikan Devrimi’ne silah taşıyordu! Paris’ten gizlice çıkan gemiler, George Washington’ın askerlerine cephane ulaştırıyordu. Yani Beaumarchais, sahnede Figaro’yla krallara kafa tutarken, perde arkasında da krallıkları çökerten lojistik ağlar kuruyordu.
Bu arada Viyana’da başka bir dâhi, Beaumarchais’nin metnini okudu ve gülümsedi: Wolfgang Amadeus Mozart.
Ancak bir sorun vardı: oyunun teması çok tehlikeliydi. İmparator II. Joseph, kız kardeşi Marie-Antoinette’ten Fransa’daki huzursuzluk haberlerini alıyor, “Bu Figaro denen şey başımıza bela olur” diyordu.
Mozart pes etmedi. Libretti yazan Lorenzo Da Ponte ile birlikte ustaca bir plan yaptılar. Oyunun sınıf çatışmasını, cinsiyet eşitsizliği gibi daha zararsız bir temaya dönüştürdüler.
Figaro hâlâ alt sınıfın sesi olacaktı, ama mesaj artık kadın–erkek ilişkileri üzerinden anlatılacaktı. İmparator bu maskelenmiş versiyona onay verdi ve Mozart altı haftada müziği tamamladı. (Da Ponte “Onun hızına yetişemedim” diye yakınır.)
1 Mayıs 1786’da Le nozze di Figaro prömiyer yaptı. Kont Almaviva’nın kibirli aryalarıyla Figaro ve Susanna’nın hafif alaycı düetleri arasındaki müzikal dengesizlik, sınıfsal ironiyi müziğe taşıyordu. Yani Beaumarchais’nin politik mizahı artık notalarda yankılanıyordu. Eleştirmenler “Bu operayı alkışlayan soylular, aslında kendi yanaklarını tokatlıyor” yorumunu yapıyordu.
Napolyon: Figaro’nun mirasına sahip çıkan imparator
Beaumarchais’nin ölümünden sonra sahneye çıkan yeni bir figür, Figaro’nun fikirlerini kanunlaştırdı: Napolyon Bonapart.
Napolyon, Beaumarchais’yi överken “Fransa’yı devrime hazırlayan adam” diyordu. Ama aynı zamanda, devrimin yarattığı kaosu dizginlemek istiyordu. Figaro’nun zekâsına hayrandı ama Figaro’nun özgürlüğünden ürküyordu.
1804’te yürürlüğe koyduğu Code civil (Medeni Kanun), Figaro’nun özünü taşıyordu: doğumla gelen ayrıcalıklar kalkıyor, herkes yasa önünde eşit oluyordu. Soyluluk mirası, feodal imtiyazlar, hatta ağabeylik hakkı bile iptal edildi. Ama bir paradoks vardı: erkekler eşitlendi, kadınlar geriye itildi.
Napolyon’un Fransa’sı, Figaro’nun sınıf devrimini resmileştirmişti ama cinsiyet eşitliğini hâlâ “ilerideki perdeye” bırakmıştı.
Tarih kitapları Napolyon’u, Marx’ı, Rousseau’yu yazıyor; ama devrimin en etkili sesi belki de bir tiyatro salonundan yükseldi.
Beaumarchais’nin Figaro’su, mizahı silah olarak kullandı. Gülmek, o dönem için bir başkaldırı biçimiydi.
İronik bir şekilde, “efendilerini tıraş eden berber” olarak tanıtılan Figaro, bütün bir Avrupa’nın vicdanını tıraş etti.
Ve evet, belki de Napolyon’un o çok alıntılanan sözü her şeyi özetliyor:
“Beaumarchais olmasaydı, devrim bu kadar erken patlamazdı.”
Adalet çoğu zaman isyankar bir gülümsemeyle başlar.
