Bad City’de gecenin sahibi erkekler değildir. Issız caddelerde, petrol pompalarının mekanik hareketleri ve uzaktan gelen müzik arasında siyah çadoruyla yürüyen genç kadın, filmin başlığının vaat ettiği kurban konumunu daha ilk karşılaşmada tersine çevirir. Ana Lily Amirpour’un ilk uzun metrajı A Girl Walks Home Alone at Night, bir vampir hikâyesinden önce bakışın yönünü değiştiren bir filmdir: Kadını izlediğimizi sanırken onun kimi izlediğini, kimi tarttığını ve kimden hesap sorduğunu fark ederiz.
Haritada Bulunmayan Bir Şehir
Bad City İran’dadır ama aynı zamanda hiçbir yerde değildir. Film Farsça çekilmiş, İranlı karakterlerle kurulmuş, fakat California’nın terk edilmiş petrol kasabalarında görüntülenmiştir. Bu coğrafi kayma bir üretim zorunluluğunu estetik avantaja dönüştürür. Amirpour gerçek bir İran şehrini temsil etmeye çalışmadığı için sokakları toplumsal gerçekçiliğin kanıtlarıyla doldurmak zorunda kalmaz; onun yerine western kasabası, sanayi mezarlığı, kara film dekoru ve gotik masal arasında salınan zihinsel bir mekân yaratır.
Bu nedenle filmi İran sinemasının içinden çıkmış bir vampir filmi diye tanımlamak da eksik kalır. Eser, İran Yeni Dalgası’nın sessizliklerinden ve gündelik gözleminden izler taşısa da Amerikan bağımsız sinemasının soğukluğunu, çizgi romanın grafik sadeliğini ve rock kliplerinin kendinden emin pozlarını aynı potada eritir. Farsça burada yalnızca bir aidiyet işareti değildir; tanıdık tür kalıplarını yabancılaştıran, seyircinin vampir ve western imgelerine yeniden bakmasını sağlayan bir sestir. Film ne İran’ı dışarıdan açıklamaya çalışır ne de Amerika’ya bütünüyle yerleşir. Tam da bu arada kalmışlık, onun melez estetiğinin süsü değil, temelidir.
Bu melezlik, filmin kimlik sorularını doğrudan açıklamadan taşımasına ve seyircinin hazır kültürel kategorilerini sessizce bozmasına izin verir.
Petrol kuyularının durmaksızın çalışan başları, şehrin toprağından kan emen dev yaratıklara benzer. Yol kenarındaki ceset hendeği ise Bad City’de ölümün olağanlaştığını, kötülüğün tek tek insanlardan daha büyük bir düzene dönüştüğünü gösterir. Burada uyuşturucu satıcısı, bağımlı baba, seks işçisi, yalnız genç adam ve vampir aynı çürümenin farklı sakinleridir. Film bu düzeni açıklamaz; ekonomik ya da politik bir tez kurmak yerine çürümenin görüntüsünü ve sesini üretir. Bu tercih atmosferi güçlendirirken dünyayı zaman zaman fazla soyut bırakır. Bad City’nin acısı hissedilir, fakat nedenleri çoğu kez sisin içinde kalır.
Çador, Pelerin ve Yanlış Okunan Beden
Filmin en güçlü buluşu, çadoru tek bir anlamın içine hapsetmemesidir. Amirpour’un vampiri onu ne yalnızca baskının simgesi olarak taşır ne de kolay bir özgürleşme sloganına dönüştürür. Siyah kumaş geceyle birleşir, bedeni görünmez kılar, sonra kaykayın üzerinde açılarak klasik vampir pelerinine dönüşür. Toplumsal olarak korunmasız sayılan kadın bedeni, karanlıkta en korkulan varlık haline gelir.
Bununla birlikte film basit bir intikam fantezisi değildir. Kötü erkekleri öldüren feminist vampir tanımı çekici ama eksiktir. Kız’ın ahlakı tutarlı bir adalet sisteminden çok sezgilere, öfkeye ve kişisel sınırlara dayanır. Bir çocuğu tehdit eder, Arash’a yaklaşırken hem arzu hem açlık duyar, kurbanlarını seçerken hâkim, cellat ve yalnız bir genç kadın arasında gidip gelir. Sheila Vand’ın performansı tam da bu belirsizlik sayesinde etkileyicidir. Yüzünü büyük jestlerle değil, uzun bakışlar ve neredeyse koreografik hareketlerle kullanır. Karakterin geçmişini bilmeyiz; fakat odasında müzik dinlediği, makyaj yaptığı ve duvarlarını popüler kültür imgeleriyle doldurduğu anlarda ölümsüz canavarın içinde sıkılmış, romantik ve kendine bir kimlik kurmaya çalışan bir genç görürüz.

Aşkın En Tehlikeli Mesafesi
Arash ile Kız’ın ilişkisi filmin duygusal merkezidir. Arash beyaz tişörtü, saçları ve otomobiliyle bilinçli biçimde eski Hollywood gençlik ikonlarını çağırır; ancak görünen özgüveninin altında babasının bağımlılığına, borçlara ve Bad City’nin çıkışsızlığına sıkışmıştır. Kız ise fiziksel olarak herkesten güçlü olduğu halde yakınlık karşısında savunmasızdır. Böylece film avcı ile kurban arasındaki sınırı romantik sahnelerde de sabit tutmaz.
White Lies’ın Death şarkısı eşliğindeki oda sahnesi, filmin bütün yöntemini birkaç dakikada toplar. İki karakter neredeyse konuşmadan birbirine yaklaşır; Kız’ın Arash’ın boynuna yönelmesi öpüşme ile beslenme, aşk ile yok etme arasındaki mesafeyi ortadan kaldırır. Amirpour sahneyi hızlı kurguya teslim etmez. Müziğin süresine, bedenlerin tereddüdüne ve seyircinin beklentisine güvenir. Filmin en iyi anlarında anlatıyı şarkılar sürükler; müzik dekor değil, karakterlerin söyleyemediği cümlelerin yerine geçer.
Tarzın Zaferi, Hikâyenin Açığı
Lyle Vincent’ın geniş siyah-beyaz görüntüleri Bad City’yi aynı anda hem boş hem tehditkâr gösterir. Sergio Leone’nin bekleyişleri, kara filmin gölgeleri, Alman dışavurumculuğunun yaratıkları ve Jim Jarmusch’un aylak yalnızları filmin damarlarında dolaşır. Fakat Amirpour bu etkileri yalnızca alıntılamakla kalmaz; onları İran diasporasına, kadın arzusuna ve alternatif müzik kültürüne bağlayarak kendine ait bir ritim çıkarır.
Yine de filmin kusuru da bu kusursuz görünen yüzeydedir. Bazı sahneler gerilimi derinleştirmek yerine havayı uzatır; yan karakterler çarpıcı siluetler olarak kalır ve özellikle seks işçisi Atti’nin hikâyesi daha fazla alanı hak eder. Amirpour’un dünyası karakterlerinden zaman zaman daha güçlüdür. Film sona yaklaştığında atmosferin vaat ettiği duygusal yoğunluk ile anlatının sağladığı karşılık arasında küçük ama hissedilir bir boşluk oluşur.
Buna rağmen A Girl Walks Home Alone at Night, türleri karıştırdığı için değil, onları yeni bir bedende yeniden doğurduğu için değerlidir. Vampir burada yalnızca kan emen ölümsüz değildir; bakılan kadının bakmaya başlaması, takip edilenin takipçiye dönüşmesi ve gecenin mülkiyetinin el değiştirmesidir. Amirpour gerçek dünyaya sadakat göstermeyi reddederken ondan bütünüyle kaçmaz. Tam tersine, masalın özgürlüğünü kullanarak gerçek dünyanın korkularını, arzularını ve güç ilişkilerini daha keskin bir siluete dönüştürür.
