Deniz Göktaş: Yaşamın İçindeki Ölü Deniz

Manşet Sözlerin Akışı

Deniz Göktaş ismini taşıyan parlak zihni ilk kez kısa videolarda, podcast bölümlerinde ya da Selam Selam’da izleyenler onun komedisinde hep aynı damarın çalıştığını biliyordu: Bir şeyin ne kadar saçma olduğunu fark eden ama buna yukarıdan bakmayan, saçmalığın tam ortasında kendi payını da bulan bir akıl.

Göktaş’ın komedisi en başından beri Türkiye’de epey kalabalık olan genç, eğitimli, solcu ve parlak akıllı insan tipinin yalnızca temsili değil; onun iç hesaplaşması gibi duruyordu. Her meseleyi biraz fazla düşünmüş, her düşüncenin kendi içinde bir tutarsızlığı olduğunu görmüş, memleketin tarihine de gündemine de kişisel felaketlerine de aynı anda sinirlenmiş bir kuşak bu. Kendisini dünyadan soyutlayacak kadar rahat değil; dünyayı değiştirecek kadar güçlü de değil. Ama olup biteni izlerken aptal yerine konmayı reddediyor.

Bu tipoloji, yıllardır Türkiye’nin kültürel hayatında biraz karikatürleştirilerek anlatıldı. Fazla okuyan, fazla düşünen, her konuşmada memleket meselesine bağlanan; buna rağmen kendi hayatındaki basit sorunları çözmekte zorlanan genç insan. Ama Deniz Göktaş’ın sahnesinde bu figür aşağılanan bir klişe değil. Aksine, ülkenin bütün çelişkilerini taşımaya çalışırken yorulmuş ama zihinsel merakını kaybetmemiş bir insan hali.

Onun komedisinin sıcaklığı da buradan geliyor. Zeki olmakla haklı olmak arasındaki farkı biliyor. Çok şey fark etmenin insanı otomatik olarak daha iyi biri yapmadığını da. Bu yüzden sahnedeki karakteri, seyirciyi sınayan bir entelektüel değil; seyirciyle aynı çamurun içinde debelenen ama o çamurun rengini, kokusunu ve tuhaflığını çok iyi tarif eden biri.

ODTÜ’nün Zihinsel İklimi

ODTÜ referansı burada yalnızca bir okul adı değil. Bir tür zihinsel iklim. Bilgiye gerçekten değer veren, politikayı soyut sloganlara teslim etmeyen, memleketin meselelerini hem fazla ciddiye alan hem de o ciddiyetin insanı nasıl sakatlayabildiğini bilen bir yerden geliyor Göktaş. Onun mizahında, her şeyi bilen genç adamın kibri değil; çok fazla şey bildiği için rahatlayamayan genç adamın huzursuzluğu var.

ODTÜ, teknik bilgiyle siyasetin, gündelik hayatla büyük ideallerin, kampüs mizahıyla memleket ciddiyetinin aynı anda yaşadığı bir alan. Göktaş’ın anlatısında bu iklim, nostaljik bir öğrenci romantizmine dönüşmüyor. Daha çok, insanın yıllar geçse de zihninden söküp atamadığı bir düşünme biçimi gibi kalıyor. Her şeyi sorgulama alışkanlığı, her iddiada küçük bir gedik arama refleksi, dünyayı değiştirme arzusu ile sabah uyanacak enerjiyi bulamama hali yan yana duruyor.

Selam Selam’ın Açtığı Alan

Selam Selam, bu huzursuzluğun daha kişisel, daha dağınık ama çok canlı bir kaydıydı. Bir kuşağın memlekette kalmakla gitmek, ciddiyetle dalga geçmek, hayatta kalmakla utanmak arasında sıkışmasının komedisiydi. Göktaş o gösteride de politik olanla kişisel olanı birbirinden ayırmamıştı. Çünkü Türkiye’de zaten kimsenin özel hayatı tam anlamıyla özel kalmıyor. Ailenin bir cümlesi, sokaktaki bir bakış, ekrandaki haber, geçmişin hayaleti; hepsi insanın zihnine aynı anda yerleşiyor.

Orada anlatılan şey, yalnızca belirli bir yaş grubunun can sıkıntısı değildi. Geleceği sürekli ertelenen, yetişkinliğe ekonomik ve duygusal olarak geç bırakılan, kendi hayatını kurmaya çalışırken her gün başka bir ülke krizine çarpan insanların ruh haliydi. Bir tarafta kişisel gelişim, ilişki, kariyer, terapi ve yaşam planı konuşuluyor; öte tarafta bütün bu planların üzerinde ülkenin bitmeyen belirsizliği dolaşıyor. Göktaş bu ikiliği hem çok iyi tanıyor hem de onu gereğinden fazla dramatikleştirmeden komik hale getirebiliyordu.

Ölü Deniz’in Derinliği

Ölü Deniz ise bu damarın daha geniş, daha cesur ve daha gözü kara hali. Deniz Göktaş artık yalnızca kendi kuşağının kararsızlıklarını anlatmıyor. Türkiye’nin kendisini anlatma biçimlerini, siyasetin diliyle gündelik hayat arasındaki çarpık bağı, toplumun en büyük felaketleri bile birkaç rahatlatıcı cümleyle sindirme alışkanlığını deşiyor.

Bir esprisinde kendini anlatmak için kullanıyor ama Ölü Deniz, hareketi durmuş, derinliği varmış gibi görünen ama içinde hayat taşımayan bir yüzey hissi yaratıyor. Türkiye’deki pek çok toplumsal tartışma da zaman zaman böyle ilerliyor: Herkes konuşuyor, herkes yorum yapıyor, herkes çok büyük kelimeler kullanıyor ama hiçbir şey yerinden oynamıyor. Göktaş o yüzeyin üzerinde kaymak yerine, içindeki çürümeyi komedinin diliyle açığa çıkarıyor. Bunu yaparken de komedinin en zor yerine gidiyor: Herkesin bildiği ama yüksek sesle konuşmanın riskli olduğu yerlere.

Soyut Evrenlerin Dışında

Türkiye’de birçok komedyen, haklı olarak, kendine ayrı bir evren kuruyor. Aile içi saçmalıklar, ilişkiler, çocukluk travmaları, garip alışkanlıklar, uçuk karakterler. Bunlar da tabii ki komedinin sahici malzemeleri. Fakat bazen bu evrenler, hayatın kendisini dışarıda bırakacak kadar steril hale geliyor. Memleketin ağırlığı kapının önünde kalıyor; sahneye yalnızca tehlikesiz olan giriyor.

Bunun altında yalnızca estetik tercih değil, gerçek bir tedirginlik de var. Türkiye’de güncel meselelerle doğrudan temas etmek, özellikle sahnede, çoğu zaman yalnızca eleştiri meselesi olmaktan çıkıyor. İnsanlar sözünü yanlış anlaşılmaktan, bağlamından koparılmaktan, hedef gösterilmekten ya da başına iş açılmasından korkuyor. Bu yüzden birçok komedyen kendi küçük galaksisini kuruyor; orada ilişkiler, aileler, tuhaf komşular ve kişisel sakarlıklar dönüp duruyor.

Hayatın Göbeğine Girmek

Deniz Göktaş’ın farkı burada başlıyor. O, hayatın dışına çıkmaya çalışmıyor. Hayatın göbeğine giriyor. Gazetede okuduğumuz, sosyal medyada tartıştığımız, bir arkadaş masasında yarım bırakıp konuyu değiştirdiğimiz şeyleri sahneye taşıyor. Üstelik bunu kahramanlık pozu vermeden yapıyor. Kendini muhalif vicdanın kusursuz temsilcisi olarak kurmuyor. Tam tersine, o vicdanın içindeki korkuyu, ikiyüzlülüğü, küçük hesapları, kendini beğenmişliği de komedinin malzemesi haline getiriyor.

Bu tavır, gösteriyi yalnızca cesur değil, sahici de yapıyor. Çünkü memleketin meseleleri hakkında konuşurken insanın kendi konumunu da hesaba katması gerekiyor. Uzaktan ahkâm kesmek kolay; kendi korkusunu, kendi sınıfsal rahatlığını, kendi çelişkisini sahneye koymak çok daha zor. Göktaş’ın mizahı bu zorluğu görmezden gelmiyor. Bu nedenle politik esprileri alkış almak için kurulmuş sloganlar gibi değil, insanın kendi zihninde yankılanan huzursuz cümleler gibi duruyor. Bu yüzden Ölü Deniz yalnızca politik şakaların toplandığı bir gösteri değil. Politik olanın insanın ruh halini nasıl işgal ettiğine dair bir gösteri. Bir ülkede tarih, gündem ve iktidar sürekli hayatın içine sızıyorsa; komedyenin bunu görmezden gelmesi de bir tür yapaylık yaratıyor. Göktaş, yapaylıktan kaçıyor.

Zekânın Gösterişsiz Hali

Onun sahnedeki en güçlü yanı, zekâsını seyircinin kafasına vurmak için kullanmaması. İyi bir gözlem yakaladığında onu ders gibi anlatmıyor; kendi düşüncesinin komik açığını da açıkta bırakıyor. Bu tavır, gösteriye tuhaf bir güven duygusu veriyor. Seyirci, karşısında her şeyi çözmüş bir bilge değil; düşünmenin ağırlığını bilen, yanlış düşünmekten de korkmayan biri olduğunu hissediyor.

Ölü Deniz’in asıl başarısı da burada: Türkiye’de hâlâ güncel, politik, entelektüel ve çok komik bir stand-up yapılabileceğini hatırlatması. Üstelik bunu nostaljik bir politik mizah özlemiyle değil, bugünün diliyle yapıyor. Eski gazetelerin karikatür köşesinden konuşmuyor. Bugünün gençliğinin dağınık zihninden, bitmeyen ekran akışından, göç eden arkadaşlardan, iktidarın gündelik dile kadar uzanan gölgesinden konuşuyor. Deniz Göktaş’ın yaptığı şey, ülkenin karanlığını sahneye taşımak değil yalnızca. O karanlığın içinde hâlâ ortak bir zekâ, ortak bir utanma duygusu ve ortak bir gülme ihtiyacı bulunduğunu göstermek.

Aynı Salonda Kalabilmek

Ölü Deniz’i değerli kılan şey, güncel meseleleri sahneye taşıma cesaretinden ibaret değil. Asıl mesele, Deniz Göktaş’ın bu malzemeyi hangi mesafeden ele aldığı. Memleket hakkında konuşurken kendisini temiz, seyirciyi suçlu, dışarıdaki dünyayı da yalnızca gülünç ilan eden bir yerden durmuyor. Herkesin bir biçimde payı olduğu, herkesin bir biçimde yorulduğu, herkesin en az bir kez kaçmayı seçtiği ortak bir hayatın içinden konuşuyor.

Bu nedenle gösterinin politik tarafı, doğru cümleleri sıralamaktan doğmuyor. Göktaş’ın derdi seyirciye ne düşünmesi gerektiğini öğretmek değil. Daha çok, zaten hepimizin bildiği ama çoğu zaman kendi içimizde bile düzgün biçimde kuramadığımız o garip ruh halini yakalamak. Günün haberini görüp hiçbir şey hissetmemiş gibi işe devam etmek, arkadaşlarla otururken bir anda konuyu değiştirmek, çok büyük bir mesele karşısında kendini küçük bir gündelik sıkıntıya takılmış bulmak… Ölü Deniz, bu dağınıklığı küçümsemiyor. Onu olduğu gibi alıyor.

Aynı salonda yüzlerce insan, normalde yalnız başına taşıdığı düşüncelerin başkalarında da bulunduğunu fark ediyor. Komedinin yarattığı yakınlık, büyük bir ortaklık iddiasından değil, küçük ve utandırıcı ayrıntıların tanınmasından doğuyor. İnsan kendi korkusuna, ertelemesine, çelişkisine başkalarının da güldüğünü görünce yalnızca rahatlamıyor; o çelişkinin ortak bir dil kurabildiğini de anlıyor.

Deniz Göktaş’ın sahnede yaptığı şey, bu dili mümkün kılmak. Hayatın içinden çekilip güvenli bir soyutluğa sığınmadan; gündemi yalnızca malzeme diye kullanmadan; kendisini de o gündemin dışında tutmadan konuşuyor. Ölü Deniz’in kalıcılığı buradan geliyor. Gösteri bittikten sonra akılda yalnızca tek tek şakalar değil, Türkiye’de bugün yaşamanın zihinde bıraktığı o tuhaf tortu kalıyor: Hem çok şeyin farkında olmak, hem hiçbir şeye tam olarak yetişememek, hem de bütün bunların arasında hâlâ birbirini anlayacak bir cümle aramak.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *