Sivrihisar: Anadolu’nun Hafıza Kavşağı

Manşet Tarihin Akışı

Anadolu’nun bazı şehirleri önemlerini başkent olmaktan, büyük savaşlardan ya da ticaret yollarının zenginliğinden alır. Bazılarıysa haritada küçük kalırken tarihin olağanüstü farklı damarlarını aynı yerde toplar. Sivrihisar ikinci grupta. Bugün Eskişehir’in güneydoğusunda, bozkırın ortasındaki kayalık yükseltilerin eteğinde duran ilçe; birkaç kilometrelik çevresinde Frigya’nın büyük kutsal merkezlerinden Pessinus’u, Anadolu’ya yerleşen Kelt Galatları, Roma ve Bizans şehirlerini, Selçuklu uç düzenini, Nasreddin Hoca’yı, Yunus Emre’yi, Çandarlı ailesini, İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey’i, Sinan Paşa’yı ve Aziz Mahmud Hüdâyî’nin çocukluk dünyasını bir araya getiriyor.

Sivrihisar’ın tarihi bir imparatorluk merkezinin tarihi değil. Daha ilginç olanı: farklı çağlarda büyük merkezlere insan, düşünce, inanç ve kurum taşıyan bir taşra merkezinin tarihi.

Frigya’nın İçinde Pessinus

Bugünkü Sivrihisar’ın hemen güneyindeki Ballıhisar, antik Pessinus’un üzerinde duruyor. Kent, Frigya’nın doğu kesiminde, Sivrihisar dağlarının eteğinden geçen Gallos vadisinde gelişmişti. Bölgenin yol sistemi de önemini artırıyordu; Batı Anadolu’yu İç Anadolu’ya ve doğuya bağlayan eski güzergâhlar bu çevreden geçiyordu.

Pessinus’un ünü Ana Tanrıça kültünden geliyordu. Friglerin Matar (anne) dediği, Yunan ve Roma dünyasında Kybele/Cybele adıyla benimsenen tanrıçanın en önemli merkezlerinden biri buradaydı. Antik geleneğin Pessinus’u Midas çağlarına kadar götürmesi tarih ile mitolojinin birbirine karıştığı alanlardan biri. Tapınağın ve rahipliğin ne kadar eski olduğu tartışmalı olsa da Pessinus’un Helenistik dönemden önce bile güçlü bir kutsal bölge olduğu konusunda geniş bir kabul var. Buradaki din yalnızca belirli bir yapının içindeki ibadetten ibaret değildi. Frig kutsallığında dağlar, kayalıklar, pınarlar ve doğal oluşumlar büyük ağırlık taşıyordu. Ana Tanrıça’nın dağ ve vahşi doğayla bağı, Frigya’nın kayaya oyulmuş anıtlarında da görülür. Pessinus zamanla bu eski Anadolu kutsallığını daha kurumsal bir tapınak ve rahiplik düzeniyle birleştiren merkezlerden biri haline geldi.

MÖ 3. yüzyılda Pergamon kralları bölgeye müdahil olduğunda kutsal alanın mimarisi ve siyasal ağırlığı büyüdü. Attalos hanedanının Pessinus’taki yapıları desteklediği, mermer mimariyle merkezi zenginleştirdiği antik kaynaklardan biliniyor. Din, diplomasi ve siyaset burada birbirinden ayrılmıyordu. Pessinus’un dünya tarihine en sıra dışı girişi ise Hannibal yüzünden gerçekleşti. İkinci Pön Savaşı sırasında Roma yıllardır Hannibal tehdidi altında yaşıyordu. MÖ 205 civarında Sibylla kitaplarına başvurulduğunda, yabancı düşmanın İtalya’dan çıkarılabilmesi için Ida’nın Büyük Anası’nın Roma’ya getirilmesi gerektiği yorumlandı. Roma heyet gönderdi; Pessinus geleneğiyle ilişkilendirilen kutsal taş MÖ 204’te Roma’ya ulaştı. Birkaç yıl sonra Palatinus Tepesi’nde Magna Mater kültünün Roma’daki büyük merkezi oluşacaktı. Böylece İç Anadolu’nun bir kutsal nesnesi Roma devlet dinine girdi. Pessinus artık yalnızca Frigya’nın dinsel haritasında değil, Roma’nın kendi kökenlerini ve kaderini anlattığı anlatıların da içindeydi.

Galatlar Geliyor: Frigya’nın İçinde Bir Kelt Ülkesi

Pessinus’un tarihindeki en ilginç dönüşümlerden biri Roma’dan önce başladı. MÖ 278-277 dolaylarında Balkanlar üzerinden gelen Kelt toplulukları Anadolu’ya geçti. Leonnorios ve Luturios gibi önderlerin çevresindeki bu savaşçı gruplar başlangıçta Bithynia Kralı I. Nikomedes’in taht mücadelelerinde paralı asker ve müttefik olarak kullanıldı; ardından Anadolu’nun içlerine yayıldılar.

Bir süre Batı Anadolu kentlerinden vergi ve haraç alan Galatlar, zamanla İç Anadolu’ya yerleşti. Üç ana topluluk belirginleşti: Ankara çevresindeki Tektosaglar, Tavium tarafındaki Trokmler ve Pessinus-Sivrihisar hattıyla güçlü biçimde bağlantılı Tolistoboglar. Roma döneminde Ankyra, Tavium ve Pessinus bu üç Galat grubuyla özdeşleşen ana merkezlere dönüştü. Galatia denilen ülke kabaca bugünkü Sivrihisar çevresinden Yozgat taraflarına uzanıyordu. Galatların siyasal düzeni başlangıçta şehir devletinden çok kabile aristokrasisine dayanıyordu. Boylar tetrarşilere ayrılmıştı; yöneticiler, askerî önderler ve hâkimler bulunuyordu. Büyük meselelerin görüşüldüğü ortak meclisin Drynemeton adı verilen kutsal bir alanda toplandığı aktarılır. Avrupa Kelt geleneğinin siyasal ve dinsel biçimleri Anadolu bozkırında yaşamayı sürdürüyordu.

Pessinus’un Tolistoboglarla ilişkisi zamanla güçlendi. Burada düz bir fetih ve kesintisiz egemenlik hikâyesinden söz etmek güç; Pessinus üzerinde rahipler, Pergamon kralları, Galat önderleri ve daha sonra Roma arasında değişen güç dengeleri vardı. İÖ 1. yüzyılda Galat liderleri Deiotaros ile Brogitaros arasındaki çekişmenin Pessinus rahipliği ve kutsal alan üzerindeki denetime kadar uzanması, merkezin dinî olduğu kadar ekonomik ve politik ağırlığını da ortaya koyuyor. Deiotaros, Roma Cumhuriyeti’nin doğu siyasetinde son derece önemli bir müttefik haline geldi. Pompeius, Caesar ve Cicero’nun dünyasına kadar uzanan Galat aristokrasisi artık Anadolu’ya dışarıdan gelen savaşçı topluluklardan ibaret değildi. Yerel tanrılarla, Helenistik yönetim biçimleriyle ve Roma diplomasisiyle iç içe girmiş yeni bir Anadolu seçkin sınıfı oluşmuştu.

Son Galat kralı Amyntas’ın MÖ 25’te ölümünden sonra Galatia doğrudan Roma eyaletine dönüştürüldü. Pessinus da Roma döneminde Tolistobog bölgesinin en önemli kentlerinden biri olarak yeniden düzenlendi. Tapınaklar, agora, tiyatro, bouleuterion, sütunlu yollar, konutlar ve su sistemleriyle eski kutsal merkez giderek klasik bir Roma şehri niteliği kazandı. Sivrihisar çevresinin antik kimliği böylece yalnızca Frig değildir. Frig, Kelt/Galat, Helenistik ve Roma dünyalarının birbirine karıştığı özel bölgelerden biridir.

Roma’dan Bizans’a: Pessinus Gerilerken Sivrihisar Yükseliyor

Roma çağında Pessinus yaşamaya devam etti. İmparatorluk kültüne ait yapılar, büyük şehir düzenlemeleri ve vadiden geçen ana cadde arkeolojik kazılarda ortaya çıkarıldı. Buna karşılık eski kutsal merkezin en ünlü tapınağı henüz kesin biçimde tespit edilmiş değil. Pessinus’un antik metinlerdeki görkemiyle bugünkü arkeolojik görüntüsü arasındaki fark biraz da bundan kaynaklanıyor. Geç antik çağda Hristiyanlaşma eski dinî düzeni değiştirdi. Pessinus bir piskoposluk merkezi haline geldi; eski pagan kimliği giderek geriledi.

Aynı dönemde bugünkü Sivrihisar merkezinin bulunduğu yer öne çıkmaya başladı. Antik kaynaklarda Palia, Spania veya Spalia biçimleriyle ilişkilendirilen yerleşim, Bizans döneminde stratejik önem kazandı. İmparator I. Iustinianos 6. yüzyılda, muhtemelen 553 sonrasında burada Iustinianopolis adı verilen bir kale yaptırdı. Bizans askerî yolu üzerindeki konumu yeni merkezin büyümesini hızlandırdı. 7. yüzyılın sonlarına doğru Pessinus başpiskoposunun bile Iustinianopolis Kalesi’nde ikamet etmeye başlaması iki merkez arasındaki ağırlık değişiminin ne kadar ileri gittiğini anlatıyor. Antik çağın Pessinus’u yavaş yavaş geri çekilirken bugünkü Sivrihisar’ın çekirdeği oluşuyordu.

1074: Selçuklular Ve Yeni Bir Uç Şehri

Malazgirt Savaşı’ndan yalnızca birkaç yıl sonra Sivrihisar 1074’te Anadolu içlerine ilerleyen Türklerin hâkimiyetine girdi. Melikşah’ın 1092’de ölümünün ardından bölge I. Kılıcarslan’ın idaresinde kaldı ve Anadolu Selçuklu çağında uzun süre önemli bir uç merkezi oldu. Eski Bizans şehri bütünüyle ortadan kalkmadı; yeni nüfus, yeni kurumlar ve yeni mimari onun üzerine yerleşti. Cami, mescid, zâviye, hamam, çarşı ve mahalle düzeniyle Sivrihisar güçlü bir Türk-İslâm kasabasına dönüştü. Şehrin adı da büyük ihtimalle bu dönemde yerleşti. Sivri kayalıklar üzerinde yükselen kale, Türkçe Sivrihisar adını oldukça doğrudan açıklıyor. Bu ortam yalnızca mimari üretmedi. 13. yüzyılın ilk yarısında Sivrihisar çevresinden Anadolu kültür tarihinin en olağanüstü figürlerinden biri çıkacaktı.

1208: Nasreddin Hoca’nın Hortu’su

Nasreddin Hoca’nın tarihî kişiliği yüzyıllar içinde öylesine büyüdü ki gerçek kişi ile anlatı kahramanını birbirinden ayırmak bugün kolay değil. Fakat en güçlü biyografik geleneklerden biri onu 1208’de Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğmuş kabul eder.

Babası Abdullah’ın Hortu’nun imamı olduğu, Nasreddin’in ilk eğitimini ondan aldığı ve babasının ölümünden sonra bir süre imamlık görevini üstlendiği aktarılır. Daha sonra Akşehir’e geçtiği; orada yaşadığı, kadılık yaptığı ve muhtemelen 1284 civarında hayatını kaybettiği kabul edilir. Akşehir’deki türbe, Fatih döneminden kalan bir vakıf kaydı ve aileyle ilişkilendirilen mezar taşları tarihsel kişinin varlığı konusunda önemli izlerdir. Sivrihisar yakınındaki Sultana köyünde oğullarına ait olduğu bildirilen mezar taşları ile Sivrihisar’da kızlarından birine nispet edilen mezar taşı da Hoca ailesinin bölgedeki izleri arasında anılır. Nasreddin Hoca’nın sekiz yüzyıllık dönüşümü ise biyografisinden çok daha büyük.

Onun çevresinde zamanla Türkçe konuşulan coğrafyanın en geniş sözlü anlatı külliyatlarından biri oluştu. Anadolu’dan Balkanlar’a, Azerbaycan’dan Orta Asya’ya kadar yüzlerce hikâye Nasreddin Hoca adına bağlandı. Pek çoğu tarihsel Nasreddin’e ait olamaz; farklı çağlardan, farklı toplumların eski nükteleri Hoca’nın kişiliğinin içine çekildi. Fakat bu bir bozulma değil, karakterin nasıl çalıştığının parçasıdır. Nasreddin Hoca bazen köylü, bazen imam, bazen kadı, bazen müderris, bazen yoksul bir adam, bazen otoritenin karşısındaki sıradan insan olur. Fıkranın ihtiyacına göre statü değiştirir. Tek sabit özellik zekâsıdır. Hoca’nın dünyası büyük kavramlardan değil, küçük nesnelerden oluşur: eşek, kazan, kaşık, tencere, komşu, kapı, ev, pazar, mahkeme, borç, yemek, cenaze, bahçe…

Tam da bu küçük dünya içinde hukuk, mülkiyet, çıkar, kibir, toplumsal statü, bilgisizlik, ikiyüzlülük ve mantık tartışılır. Bir kazan doğurabiliyorsa ölebilir de. Herkes dünyanın merkezini soruyorsa Hoca bastonunu yere vurup merkez burası diyebilir; aksini iddia eden ölçmek zorundadır. Eşeğe ters binmesi anlatısı bile zamanla Hoca’nın öğretmen-öğrenci ilişkisini tersine çeviren görüntüsüne dönüşür.

Nasreddin Hoca’nın mizahı insanı yalnız güldürmez; çoğu hikâyede sorunun kurulduğu zemini bozar. Muhatabının kabul ettiği mantığı kabul etmiş gibi yapar ve onu sonuna kadar götürerek saçmalığını açığa çıkarır. Bu yönüyle Hoca’nın yöntemi zaman zaman Sokratik ironiye benzer; fakat ortam agora değil, İç Anadolu kasabasıdır. Sivrihisar’ın düşünce tarihinde Nasreddin Hoca’nın yeri tam da burada önem kazanıyor. Anadolu’nun felsefesi yalnızca yazma eserlerde, medreselerde veya saray çevrelerinde yaşamıyordu. Bir kısmı sözlüydü; kahvede, pazarda, köy odasında ve ev içinde dolaşıyordu. Nasreddin Hoca bu sözlü aklın en büyük kahramanı haline geldi.

1232: Ahşap Direklerin Arasında Sivrihisar Ulu Cami

Nasreddin Hoca’nın yaşadığı kabul edilen yıllarda Sivrihisar şehir merkezinde bugün hâlâ ayakta duran büyük yapı yükseliyordu.

Sivrihisar Ulu Cami’nin bilinen bir mimar adı yoktur. En eski kitabeye göre ilk yapı I. Alâeddin Keykubad döneminde 1231-1232’de Emir Cemâleddin Ali Bey tarafından yaptırıldı. 1274-1275’te III. Gıyâseddin Keyhusrev’in nâiblerinden Eminüddin Mikâil Bey kapsamlı bir müdahaleyle camiyi bugünkü biçimine yaklaştırdı. Minare 1409-1410’da eklendi; Sivrihisarlı Hızır Bey de 1440 civarında yapıyı onarttı. Yapının en karakteristik yanı çatıyı taşıyan 67 ahşap direk. Ardıç ve sarıçamdan yapılan direkler geniş ibadet alanını çok sayıda sahna ayırıyor. Bazı direklerin altında veya üzerinde Bizans döneminden devşirilmiş mermer sütun başlıkları bulunuyor; eski Iustinianopolis’in mimari parçaları Selçuklu camisinin içinde yaşamayı sürdürüyor. Duvarlar kesme ve moloz taştan, iç taşıyıcı sistem ahşaptan. Bazı direklerde rozet, palmet, geometrik ve bitkisel oyma bezemeler görülüyor. Ortadaki aydınlık feneri içeri doğal ışık alıyor.

Minberin hikâyesi de ayrı. Bugünkü ince ahşap minber aslen 1924’te yıkılan Sivrihisar Kılıç Mescidi’ne aitti ve daha sonra Ulu Cami’ye taşındı. Cami, 2023’te diğer Orta Çağ Anadolu ahşap hipostil camileriyle birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Bunun ötesinde asıl etkileyici olan, 13. yüzyıl Sivrihisar’ının taş duvarların içine kurduğu ahşap dünya. Kubbenin merkezi baskısı yerine direklerin ritmi var. Uzak Orta Asya ahşap geleneği, Anadolu’daki yerel yapı bilgisi ve devşirme Bizans malzemesi tek yapıda buluşuyor.

13. Yüzyılın Sonu: Yunus Emre Ve Türkçenin Büyük Eşiği

Yunus Emre’nin hayatını kesin bir biyografiye dönüştürmek mümkün değil. Yaşadığı dönem hakkındaki tarihsel izler sınırlı; hayatının büyük bölümü daha sonraki menkıbe metinlerinin içinden geliyor. Sivrihisar bağlantısının en önemli kaynağı Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Velî. Burada Yunus’un Sivrihisar’ın Sarıköy’ünde doğduğu, mezarının da köye yakın bir yerde bulunduğu yazılır. Başka eski kaynaklar Bolu, Sakarya havzası ve farklı bölgelerle ilişki kurduğu için doğum yeri kesin kabul edilemiyor. Fuad Köprülü de Yunus’u 13. yüzyılın ikinci yarısında Sivrihisar yahut Bolu çevresinde, Sakarya nehri yakınındaki Türkmen dünyasına yerleştiriyordu.

Yaklaşık 1240 civarında doğduğu ve 1320 civarında hayatını kaybettiği kabul edilen Yunus, Nasreddin Hoca ile hemen hemen aynı büyük tarihsel sarsıntının çocuğuydu. Selçuklu düzeni çözülüyordu. 1243 Kösedağ yenilgisinden sonra Moğol hâkimiyeti Anadolu’yu değiştirmişti. Siyasal otorite parçalanıyor, Türkmen toplulukları hareket ediyor, yeni beylikler ortaya çıkıyor, zâviyeler ve derviş ağları kırsal Anadolu’da giderek daha büyük rol oynuyordu.

Yunus’un şiirini yalnızca hoşgörü ve sevgi gibi birkaç modern slogana indirmek bu dünyayı yok ediyor. Divan’daki Yunus çok daha sert, çok daha varoluşsal bir şairdir. Ölüm, hiçlik, benlik, nefs, aşk, Tanrı, bilgi, insanın kendisini tanıması, dünyanın geçiciliği ve hakikate ulaşmanın zorluğu sürekli geri gelir. Üstelik bütün bunları dönemin yüksek kültür dilleri olan Arapça veya Farsça yerine Türkçede kurar.

Yunus’un büyük yeniliği yalnızca halkın anlayacağı şekilde yazması değildir. Türkçenin daha önce taşıyamayacağı varsayılabilecek metafizik yoğunluğu Türkçenin içine yerleştirmesidir. Gönül onun şiirinde yalnızca duygu merkezi değildir; insanın hakikatle karşılaştığı iç mekândır.

Yunus’un Risâletü’n-Nushiyye gibi eserlerinde ahlâk, nefis ve ruh meselesi daha öğretici bir biçimde işlenirken Divan şiirlerinde aynı meseleler kimi zaman şaşırtıcı derecede yalın dizeler içinde yoğunlaşır. Aynı yüzyılda Sivrihisar çevresine bağlanan Nasreddin Hoca ile Yunus’un yan yana düşünülmesi de ilginçtir.

Hoca toplumsal dünyanın mantıksızlığıyla uğraşır. Yunus insanın kendi içindeki düzensizlikle.

Hoca soruyu tersine çevirir. Yunus soruyu insanın içine taşır.

Moğol Ve İlhanlı Gölgesinde Sivrihisar

13. yüzyıl sonu ile 14. yüzyıl başında Selçuklu iktidarı giderek zayıfladı. Anadolu üzerindeki İlhanlı baskısı şehirlerin siyasal bağlılıklarını sık sık değiştirdi. Sivrihisar da Selçuklu sonrası dönemde İlhanlı nüfuz alanına girdi; daha sonra Karamanoğulları ve çevredeki diğer güçlerin mücadelesine sahne oldu. Bu dönemin şehir merkezindeki en güçlü anıtlarından biri Alemşah Kümbeti.

Ulu Cami’nin karşısında duran yapı, kitabesine göre 1328’de Melikşah tarafından genç yaşta öldürülen kardeşi Sultan Şah adına yaptırıldı. Mimarı bilinmiyor. İki katlı türbenin alt bölümünde mumyalık bulunuyor; taş yüzeylerde yıldız, örgü, geometrik geçme, balık ve çeşitli bitkisel motiflerden oluşan son derece zengin bir bezeme repertuvarı var. Ana gövde taş, yer yer tuğla kullanılmış; içte kubbe, dışta piramidal külahla örtülmüş. Ulu Cami’nin ahşap iç dünyasının hemen karşısında yükselen Alemşah Kümbeti, aynı şehirde taş işçiliğinin başka bir çizgisini taşıyor.

Sivrihisar’dan Osmanlı’ya: Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa

14.yüzyılın ortalarında Sivrihisar’ın çevresinden Osmanlı tarihini doğrudan etkileyecek bir aile çıktı. Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’nın asıl adı Halil’di. Önceleri Kara veya Karaca lakabıyla tanındı; vezirliği sırasında Hayreddin unvanını aldı. Kaynaklarda Sivrihisar kazasına bağlı Çendere köyünden Ali adlı bir kişinin oğlu olarak geçer.

İlmiye çevresinden geliyordu. Şeyh Edebâli ailesiyle akrabalık kurmuştu ve erken Osmanlı ahî çevreleriyle ilişkiliydi. Önce kadılık yaptı. Bilecik, İznik ve Bursa gibi yeni Osmanlı merkezlerinde görev aldı; I. Murad döneminde kazasker oldu ve ardından vezirliğe yükseldi. Kariyeri, erken Osmanlı’nın savaşçı uç beyliğinden düzenli kurumlara sahip devlete dönüşmesinin tam ortasında ilerledi. Kadıların, kazaskerlerin, askerî teşkilatın ve merkezî yönetimin biçimlenmesinde rol aldı. Yaya teşkilatının düzenlenmesiyle adı birlikte anılır. Kazaskerliğin askerî seferlere katılan yüksek hukuk makamına dönüşmesi de onun döneminde belirginleşti.

Daha önemlisi Çandarlı ailesinin kurduğu gelenekti. Halil Hayreddin Paşa’dan sonra ailesi yaklaşık bir yüzyıl boyunca Osmanlı devlet yönetiminin en güçlü hanedan dışı ailelerinden biri oldu. Çandarlı Ali Paşa, İbrahim Paşa ve Halil Paşa gibi isimler vezirlik ve sadrazamlık makamlarında Osmanlı siyasetinin merkezine yerleştiler. İstanbul’un fethine kadar Çandarlılar neredeyse ikinci bir siyasal hanedan kadar güçlüydü.

Osmanlı Egemenliğine Geçiş

Sivrihisar’ın Osmanlı’ya geçişi tek seferde olmadı.

Orhan Gazi döneminde Ankara’nın alınmasının ardından 1356’da Osmanlı idaresine girdi. Orhan’ın ölümünün ardından yeniden Karamanoğulları’nın eline geçti. I. Murad 1363 baharındaki Anadolu seferi sırasında bölgede Osmanlı hâkimiyetini yeniden kurdu. 1402 Ankara Savaşı her şeyi bir kez daha değiştirdi. Timur, Anadolu beyliklerine eski topraklarını dağıtırken Sivrihisar’ı Kırşehir ve Beypazarı ile birlikte yeniden Karamanoğulları’na bıraktı. Fetret döneminin karışıklıkları sırasında Süleyman Çelebi şehri kuşattı ancak alamadı. I. Mehmed’in Karaman seferinden sonra yapılan antlaşmayla Sivrihisar 1415’te yeniden Osmanlı’ya geçti.

Bu tarihten sonra şehir Osmanlı idari dünyasında daha kalıcı bir yer edindi.

1407: Hızır Bey

Sivrihisar’ın Osmanlı düşünce tarihindeki ağırlığı Çandarlılarla bitmedi.

Yaklaşık 1407’de Sivrihisar’da Hızır Bey doğdu. Babası Sivrihisar kadısı Celâleddin Efendi’ydi. İlk eğitimini babasından aldı; ardından Bursa’da Molla Yegân’ın çevresine girdi. Molla Yegân aynı zamanda kayınpederi oldu. Hızır Bey matematik, mantık, fıkıh, kelâm ve dil alanlarındaki bilgisiyle tanındı. Sivrihisar’da müderrislik ve kadılık yaptıktan sonra Osmanlı ilmiye hiyerarşisinde yükseldi.

Fatih Sultan Mehmed döneminde hayatının en önemli görevi geldi. 1453’te İstanbul fethedildiğinde Fatih yeni başkentin ilk kadısı olarak Hızır Bey’i görevlendirdi. Bizans başkentinin Osmanlı başkentine dönüştürülmeye başladığı ilk yıllarda kadılık yalnızca mahkeme yönetmek anlamına gelmiyordu. Mülkiyet anlaşmazlıkları, vakıflar, nüfusun yerleştirilmesi, şehir düzeni, yeni kurumlar ve farklı toplulukların hukukî ilişkileri bu makamın önüne geliyordu. Sivrihisar kadısının oğlu böylece İstanbul’un ilk Osmanlı hukuk düzeninin başındaki isimlerden biri oldu.

Hızır Bey’in ilmî kişiliği de önemli. Manzum akaid eseri Kasîde-i Nûniyye, Osmanlı kelâm geleneğinin tanınmış metinlerinden biri haline geldi. Çevresinde Hocazâde Muslihuddin, Hayâlî, Kestelî ve başka önemli âlimler yetişti. Annesinin Nasreddin Hoca soyundan geldiği yönünde eski bir gelenek de bulunuyor; TDV bu bilginin güvenilirliğini şüpheli kabul ediyor. Yine de Sivrihisar’ın kültürel hafızasında oldukça güzel bir tesadüf var: Nasreddin Hoca’yla ilişkilendirilen coğrafyadan iki yüzyıl sonra Osmanlı’nın en güçlü mantık ve kelâm âlimlerinden biri çıkıyor.

Sinan Paşa: Türkçenin Başka Bir Ucu

Hızır Bey’in oğlu Yûsuf Sinan Paşa, Sivrihisar bağlantılı bu ilmiye ailesinin ikinci büyük kuşağıydı. Doğum yeri konusunda kaynaklar farklı. Bursa, Sivrihisar ve İstanbul kayıtları bulunuyor; 1437, 1440 ve 1441 gibi farklı doğum tarihleri veriliyor. Kesin olan, babasının Hızır Bey, dedesinin Sivrihisar Kadısı Celâleddin Efendi olduğu. Kendi fetvalarından birinde kullandığı Yûsuf b. Hızır b. Celâleddin imzası aile zincirini doğrudan doğruluyor. Babası İstanbul kadısı olduğunda Sinan Paşa henüz çocuktu. Fatih devrinin en hareketli ilim ortamının içine girdi. Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Hocazâde ve Kestelî gibi isimlerin bulunduğu çevrelerde yetişti; Ali Kuşçu’nun öğrencileri arasında yer aldı.

Genç yaşta müderris oldu. Daha sonra Fatih’in hocası anlamına gelen hâce-i sultânî unvanını aldı, Sahn-ı Semân medreselerinde görev yaptı, vezirliğe kadar yükseldi. Fakat Sinan Paşa’nın asıl kalıcı alanı bürokrasiden çok dildi. Tazarru‘nâme, Türk nesrinin en önemli erken klasiklerinden biridir. Sinan Paşa düz, kuru bir öğretici nesir yerine ritmik, secili, yoğun, şiire yaklaşan bir cümle mimarisi kurdu. Arapça ve Farsçanın retorik imkânlarını Türkçeye taşıdı ama ortaya yalnızca ağır bir taklit çıkmadı; Osmanlı Türkçesinin yüksek nesir üslubunun önünü açtı.

Maârifnâme ve diğer eserlerinde ahlâk, irfan, din ve insan üzerine düşündü. Yunus’un yalın Türkçesiyle Sinan Paşa’nın gösterişli Türkçesi neredeyse birbirinin karşıtı. İkisinin aynı Sivrihisar kültür alanına dokunması, Türkçenin birkaç yüzyıl içinde ne kadar farklı düşünce biçimlerini taşıyabildiğini görmek için başlı başına ilginç.

Osmanlı Sivrihisarı: Mahalleler, Ermeniler, Zâviyeler Ve Çarşı

15 ve 16. yüzyıl kayıtları Sivrihisar’ı sadece büyük kişilerin doğduğu bir yer olmaktan çıkarıp gerçek bir şehir olarak görmemizi sağlıyor. 1486’da şehirde 25 mahalle bulunuyordu. Bunların yirmi dördü Müslüman, biri Ermeni mahallesiydi. Toplam nüfus yaklaşık 3100 civarında hesaplanıyor. İlginç biçimde şehrin en kalabalık mahallesi yaklaşık doksan bir hanelik Ermeni mahallesiydi.

Müslüman mahallelerinin isimleri de şehrin sosyal yapısını taşıyor: Ahî Fethüddin, Kılınç, Kethüdâ, Hazinedar, Hacı Minnet, Hacı Veyis, Kazzâz Sinan, Akdoğan, Yenice, Cami, Hacı Kutbeddin ve diğerleri. 1521’e gelindiğinde nüfus yaklaşık 3500’e yükselmişti. Ermeni mahallesi yine kentin en kalabalık mahallelerinden biriydi. yüzyılın ilk yarısında Sivrihisar’da iki cami, on bir mescid ve on iki zâviye bulunuyordu. Vakıf sistemine bağlı bir bedesten, beş hamam ve elli dört dükkân kaydedilmişti. On iki zâviyenin varlığı özellikle dikkat çekici. Sivrihisar yalnızca idari kasaba değildi; derviş hareketliliğinin, konuk ağırlamanın, vakıf ekonomisinin ve esnaf örgütlenmesinin de güçlü olduğu bir merkezdi. Ahî Fethüddin gibi mahalle isimleri ahî geleneğinin şehir hafızasındaki izlerini koruyordu.

Aziz Mahmud Hüdâyî: Sivrihisar’dan Üsküdar’a Uzanan Başka Bir Hat

Sivrihisar’la bağlantısı çoğu popüler listede unutulan bir başka büyük isim Aziz Mahmud Hüdâyî.

Burada doğum yeri meselesi önemli. Yerel gelenek onu Sivrihisar doğumlu kabul etse de farklı kaynaklar 1541’de Şereflikoçhisar’da doğduğunu kaydeder. Daha sağlam kabul edilen ortak nokta, çocukluğunu ve ilk eğitim dönemini Sivrihisar’da geçirmiş olmasıdır. Sivrihisar maddesi de onu şehirde büyüyen önemli şahsiyetler arasında sayıyor. Daha sonra İstanbul’a giderek Küçük Ayasofya Medresesi’nde eğitim aldı. Kadı Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin yanında yetişti; Edirne, Şam ve Mısır hattında bulundu. Bursa kadılığı yaptığı sırada Üftâde’ye intisap etmesi hayatını değiştirdi.

Kadı ve müderris olarak başlayan kariyeri tasavvufa yöneldi. Üftâde’den aldığı Hüdâyî mahlasıyla tanındı ve daha sonra Celvetiyye tarikatının kurucusu haline geldi. Üsküdar’daki dergâhı Osmanlı İstanbul’unun en etkili tasavvuf merkezlerinden biri oldu. Sultanlarla, devlet adamlarıyla, ulema ve halkla aynı anda ilişki kurabilen nadir şeyhlerden biriydi. Sivrihisar’da onun adıyla ilişkilendirilen caminin ilk yapısı 1591’e tarihlenir; bugünkü yapı 1893’te yeniden inşa edildi, minaresi 1894’te yapıldı. Yunus’tan birkaç yüzyıl sonra Sivrihisar’ın tasavvuf coğrafyasından bu kez şehirli, medreseli, kadılık yapmış ve İstanbul’un saray çevresine kadar ulaşmış başka bir sûfî çıkıyordu.

Millî Mücadele

I. Dünya Savaşı sonrasındaki Anadolu işgali Sivrihisar’a da ulaştı. Yunan ordusunun 1921’deki ilerleyişi sırasında kasaba işgal edildi. Bölge Sakarya Meydan Muharebesi’nin geniş askerî coğrafyasının yakınındaydı ve Batı Cephesi’nin Ankara’ya açılan iç hatlarından birinde bulunuyordu. 1922’de Büyük Taarruz sonrasında Yunan kuvvetleri bölgeden tamamen çekildi. Cumhuriyet döneminde Sivrihisar, Osmanlı’nın son yüzyılındaki ticari ve demografik büyüklüğünü koruyan büyük bir şehir haline gelmedi. Ankara ile Eskişehir’in olağanüstü büyümesi onu giderek iki büyük merkez arasında bıraktı. Belki de bu nedenle tarihî tabakalarının önemli bir kısmı hâlâ okunabilir durumda.

Bir İlçeden Fazlası

Sivrihisar’a yalnızca tarihî evleri güzel bir Anadolu ilçesi olarak bakıldığında ilk aşamada derinlik görünmüyor. Pessinus ile başlayan hikâye Roma’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanırken birkaç kez kültür, dil ve din değiştiriyor; fakat yerleşimin düşünsel yoğunluğu kaybolmuyor. Anadolu’nun uygarlık tarihi sadece İstanbul, İzmir, Konya, Bursa, Kayseri veya Ankara gibi büyük merkezlerden yazıldığında geride kalan şey tam olarak bu.

Bazı şehirler uygarlıkların başkentidir.

Bazı küçük şehirlerse uygarlıkların birbirine değdiği yerlerdir.

Sivrihisar ikinci türün olağanüstü örneklerinden biri.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *