1940’lar ve 1950’lerin klasik Hollywood’unda zarafeti, güçlü soprano sesi ve türler arasında rahatça dolaşan oyunculuğuyla tanınan Ann Blyth hayatını kaybetti. Blyth, sinema tarihine yalnızca Mildred Pierce filmindeki Veda Pierce rolüyle Oscar adaylığı alan genç oyuncu değildi; çocukluk yıllarından başlayıp Broadway, büyük stüdyo müzikalleri, karanlık dramalar, yaz tiyatroları ve televizyona uzanan yarım yüzyılı aşan sahne hayatıyla geçti. Onu tek bir Oscar adaylığı ya da tek bir unutulmaz karakterle açıklamak, klasik Hollywood’un en çalışkan ve en esnek sanatçılarından birini eksik bırakır.
Radyodan Broadway Sahnesine
Anne Marie Blythe, New York eyaletindeki Mount Kisco kentinde doğdu. Çocuk yaşta radyoda şarkı söylemeye başladı, ardından New York Çocuk Operası Topluluğu’nda sahne aldı. Ses eğitimi ve canlı performans deneyimi, kamera karşısına geçtiğinde taşıdığı kendinden emin ritmin temeliydi. Henüz çok gençken Lillian Hellman’ın Watch on the Rhine oyununda Broadway sahnesine çıktı. Oyunun Los Angeles turnesi sırasında fark edilmesi, onu Universal stüdyosunun kapısına götürdü.
Ann Blyth, 1944’te Chip Off the Old Block ile sinemaya adım attı. Donald O’Connor’la birlikte oynadığı bu ilk film, onu dönemin neşeli müzikal komedilerinin genç yüzlerinden biri olarak tanıttı. The Merry Monahans, Babes on Swing Street ve Bowery to Broadway gibi yapımlarda şarkı söyleyen, enerjik ve parlak genç kadın rolleri üstlendi. Ancak stüdyo sistemi onu bu alana yerleştirmeye çalışırken Blyth daha ilk yıllarında çok daha geniş bir oyunculuk aralığı taşıdığını gösterdi.
Veda Pierce Ve Büyük Kırılma
Warner Bros. tarafından Mildred Pierce için ödünç alındığında Blyth henüz ergenlik çağındaydı. Michael Curtiz imzalı filmde Joan Crawford’ın canlandırdığı Mildred Pierce’ın kızı Veda rolünü üstlendi. Veda, annesinin emeğiyle yükselen hayatı küçümseyen, sınıfsal hırsı sevginin ve sadakatin önüne koyan, zamanla kendi arzusunun yıkıcılığına teslim olan genç bir kadındı.
Blyth’in oyunculuğu, Veda karakterini tek boyutlu bir kötülüğe hapsetmedi. Onun kırıcı sözlerinde çocukluk kibri, bakışlarında ise kendisini ait görmek istediği sınıfa duyduğu açlık vardı. Crawford’ın büyük yıldız enerjisi karşısında geri çekilmemesi, filmin en önemli güçlerinden biri oldu. Mildred Pierce, Crawford’a kariyerinin tek Oscar’ını kazandırdı; Blyth ve Eve Arden da yardımcı kadın oyuncu dalında aday gösterildi. Buna rağmen Blyth için belirleyici olan, ödül sezonundan çok Veda ile yakaladığı görünürlük oldu. Seyirci onun yalnızca şarkı söyleyen bir stüdyo gençliği olmadığını, çok sert bir dramatik rolü taşıyabilecek oyunculuk disiplinine sahip bulunduğunu gördü.
Bu çıkışın hemen ardından geçirdiği kızak kazasında sırtını kırması kariyerini bir süre durdurdu. Uzun tedavi döneminden sonra yeniden çalışmaya başlaması, Blyth’in yıldız imgesinin görünmeyen yanını da anlatır. Stüdyolar genç kadın oyuncuları kolayca yenileriyle değiştirebiliyordu. Ann Blyth ise iyileşip dönerek hem fiziksel hem mesleki bir direnç gösterdi.
Karanlık Dramadan Hafif Komediye
Dönüşünden sonra Blyth, tür seçimleriyle beklenmedik bir filmografi kurdu. Jules Dassin imzalı Brute Force filminde Burt Lancaster’la oynadı; savaş sonrası Amerikan sinemasının en karanlık hapishane dramlarından biri olan bu yapımda müzikal yıldız imgesinden bütünüyle uzaklaştı. Mickey Rooney ile Killer McCoy, Lillian Hellman’ın dünyasına yeniden döndüğü Another Part of the Forest ve William Powell karşısındaki Mr. Peabody and the Mermaid, oyuncunun melodram, komedi ve fantezi arasındaki geçişlerini gösterdi.
Bu dönemde Blyth için asıl değerli olan, başrolün türünden bağımsız biçimde hikâyenin duygusal merkezlerinden birini kurabilmesiydi. The World in His Arms filminde Gregory Peck ile, One Minute to Zero filminde Robert Mitchum ile çalıştı. Her iki yapım da büyük erkek yıldızların çevresinde kurulmuştu; Blyth ise bu filmlerde yalnızca romantik eşlikçi olmadan, dönemin macera ve savaş anlatılarında kadın karaktere ağırlık veren bir oyunculuk sergiledi.
Müzikallerin Güçlü Sesi
Ann Blyth’in sesi, klasik Hollywood’un stüdyo ortamında yetişmiş birçok oyuncudan farklıydı. Opera ve sahne eğitimi almış, temiz ve geniş bir soprano tınısına sahipti. Bu özellik onu 1950’lerde MGM müzikalleri için doğal bir başrol haline getirdi. Mario Lanza ile The Great Caruso’da, Howard Keel ile Rose Marie ve Kismet’te, Edmund Purdom ile The Student Prince’te yer aldı.
Bu filmler, Blyth’in ekrandaki zarafetini yalnızca kostüm ve dekor üzerinden kurmuyordu. Şarkı söyleme biçiminde sahneden gelen bir açıklık, dramatik sahnelerde ise dikkatli bir ölçü vardı. The Great Caruso, Mario Lanza’nın olağanüstü sesini merkeze alan bir film olsa da Blyth, anlatının romantik tarafını taşıyan Dorothy Benjamin olarak hafızada kaldı. The Student Prince ve Kismet ise onun operet geleneğine ne kadar uygun olduğunu gösterdi. Klasik müzikalin gerilemeye başladığı yıllarda bile Blyth, bu dünyanın teatral inceliğini ekranda canlı tutabilen isimlerden biri oldu.
Son Sinema Yılları Ve Sahne
Blyth, 1957’de Michael Curtiz’in yönettiği The Helen Morgan Story ile son uzun metrajlı filminde başrolü oynadı. Paul Newman ile karşı karşıya geldiği yapım, hayatı sürekli kırılmalarla dolu şarkıcı Helen Morgan’ın öyküsünü anlatıyordu. Blyth’in soprano olarak bilinen bir oyuncu olmasına rağmen filmdeki şarkıların Gogi Grant tarafından seslendirilmesi, dönemin stüdyo kararlarının garipliklerinden biri olarak kaldı. Yine de Blyth, Morgan’ın alkolizm, yoksulluk ve sömürüyle kuşatılan hayatına yalnızca acıma duygusuyla yaklaşmadı; karakterin ayakta kalma çabasını ve sahneye duyduğu bağı öne çıkardı.
Sinemadan uzaklaşması bir geri çekilme değildi. Blyth, 1950’lerin sonundan 1970’lere uzanan dönemde tiyatro ve yaz sezonu prodüksiyonlarına yoğunlaştı. The King and I, The Sound of Music ve Show Boat gibi müzikallerde başrol oynadı. Sinemadaki şöhretini sahnede hazır bir nostalji unsuruna çevirmek yerine, repertuvarını canlı tutan bir müzikal oyuncusu olarak çalışmayı sürdürdü. Konser turnelerinde de sahne aldı; sesinin taşıdığı klasik çizgi, yıllar sonra dahi kariyerinin merkezinde kaldı.
Televizyondan Kalan Yüzler
Blyth, televizyona yalnızca eski bir sinema yıldızı olarak konuk olmadı. Wagon Train, Burke’s Law, The Name of the Game, Switch ve Quincy, M.E. gibi dizilerde farklı karakterlerle göründü. 1964 tarihli The Twilight Zone bölümü Queen of the Nile ise kariyerinin en keyifli televizyon anlarından biri olarak öne çıkar. Blyth burada, gençliği hiç bitmeyen esrarengiz bir yıldızı oynarken klasik Hollywood güzelliği imgesini hem kullanıyor hem de hafifçe tersyüz ediyordu.
Son kamera önü performansını 1985’te Murder, She Wrote dizisinde verdi. 1960’tan beri Hollywood Walk of Fame’de kendisine ait bir yıldızı bulunan Blyth, emekliliğinin ardından klasik sinema gösterimlerinde ve özel buluşmalarda seyircilerle bir araya gelmeyi sürdürdü. 1953’te evlendiği doktor James McNulty ile beş çocuk büyüttü; özel hayatını sansasyonun değil, aile yaşamının çevresinde tutması da onu döneminin stüdyo yıldızlarından ayırdı.
Veda Pierce’ın Çok Ötesinde
Ann Blyth’in ardından Veda Pierce’ı hatırlamak kaçınılmaz. Ne var ki onun mirası, annesine karşı acımasızlaşan o genç kadının keskin bakışlarından daha geniştir. Blyth, bir çocuk oyuncu olarak radyoda başlayan yolculuğunu Broadway sahnesine, Universal ve MGM müzikallerine, kara film tonundaki dramalara, yaz tiyatrolarına ve televizyona taşıdı. Klasik Hollywood’un hem yıldız üretme düzenine hem de oyuncuları kalıplara sıkıştırma eğilimine karşı kendi çok yönlülüğünü korudu.
Ardında, dönemin en tanınmış erkek yıldızlarıyla yan yana durabildiği filmler, müzikal sahnede yıllarca ayakta kalan bir ses ve sinema hafızasından silinmeyecek bir karakter bıraktı. Ann Blyth, Altın Çağ’ın son tanıklarından biri olmanın ötesinde, o çağın oyunculuk ve sahne terbiyesini birbirine bağlayan ender sanatçılardan biri olarak hatırlanacak.
