Victor Hugo Küçük Napolyon’a Karşı

Manşet Sözlerin Akışı

2 Aralık 1851 sabahı Paris, bir cumhuriyetin geceden sabaha tasfiye edilmesine uyandı. Louis-Napoléon Bonaparte (Napolyon III), Meclisi dağıtmış, muhalif vekilleri tutuklatmış, kentin stratejik noktalarını askerle doldurmuştu. Birkaç hafta önce kürsüde ona Napoléon le Petit, Küçük Napolyon diye seslenen Victor Hugo artık yalnızca büyük bir şair ve romancı değildi. Darbeye karşı kurulan direnişin en görünür isimlerinden biriydi.

Hugo, silahlı karşı koyuşun mümkün olduğuna inanan az sayıdaki milletvekiliyle Paris sokaklarında dolaştı. Barikatların kurulmasına yardım etti, insanları cumhuriyeti savunmaya çağırdı, askerlerin önünden geçerken hainlere kahrolsun diye bağırdı. Fakat darbenin mekanizması çoktan işlemişti. 4 Aralık’ta bulvarlarda başlayan kanlı baskı, Paris’in direniş umutlarını ezdi. Hugo’nun artık iki seçeneği vardı: Yakalanmak ya da kaybolmak. Yakalanırsa sürgün, hapis, belki de kurşuna dizilme ihtimali vardı. Üstelik imparatorluk yalnızca Hugo’nun bedenini değil, sesini de ortadan kaldırmak istiyordu. Onun kürsüden konuşmasını, gazete sayfalarına taşan cümlelerini, adı etrafında toplanabilecek cumhuriyetçi enerjiyi susturmak gerekiyordu. Hugo’nun elinde silah yoktu. Yanında bir kadın vardı.

Juliette’nin Operasyonu

Juliette Drouet, Hugo’nun hayatına on sekiz yıl önce tiyatro sahnesinden girmişti. Bir oyuncuydu; Hugo’nun oyunlarında rol almış, sonra onun sevgilisi, sırdaşı, yazılarını temize çeken yardımcısı ve en kararlı yol arkadaşı olmuştu. İlişkileri başından itibaren karmaşıktı. Hugo evliydi; Juliette çoğu zaman onun çevresinden, aile hayatından ve özgürlüğünden uzak tutuldu. Fakat 1851 Aralığında, Hugo’nun çevresindeki herkesin yapamadığını yaptı: Bir kaçış örgütledi.

Brüksel’deki dostlarından yardım istedi. Gerçek Jacques-Firmin Lanvin, Belçika’da iş bulmak üzere yola çıkacak bir matbaa işçisiydi. Hugo’nun onun adına hazırlanmış bir pasaporta ihtiyacı vardı. İş davetini sağlayacak bağlantılar kuruldu. Pasaport hazırlandı. En kritik ayrıntı, belgenin tanımlama bölümünde saklıydı: Kâğıt üzerinde Lanvin yazıyordu ama fiziksel tarif Victor Hugo’ya benzetilmişti. Dünyanın en tanınan yüzlerinden biri, bir gecede isimsiz bir dizgiciye dönüştü. 11 Aralık gecesi Paris’ten ayrıldı. Ertesi sabah Brüksel’deydi. Kaldığı küçük otelde, büyük şairin hayatı birkaç sandalyeli, soğuk bir odaya sıkışmıştı. Geride ailesi, tutuklanmış dostları, basılan evler ve yarım kalmış bir ülke bırakmıştı. Ama Paris’te bırakılan tek şey hayatı değildi.

Sınırı Geçen Sandık

Juliette Drouet, Hugo’dan iki gün sonra Brüksel’e ulaştığında yanında sıradan bir bavul değil, bir yazma sandığı vardı. Hugo’nun elyazmaları, not defterleri, taslakları, yayımlanmış ve yayımlanmamış metinleri bu sandıktaydı. İçinde henüz adı dünyaya yayılmamış, fakat Hugo’nun zihninde yıllardır büyüyen dev romanın da yaklaşık üçte ikisi bulunuyordu. Bu sandıkta Jean Valjean henüz tam anlamıyla Jean Valjean değildi. Fantine’in acısı, Cosette’in çocukluğu, Gavroche’un Paris’i, Javert’in vicdanla yasa arasındaki çatlağı son biçimlerini almamıştı. Ama romanın kalbi oradaydı. Juliette’nin yaptığı şey yalnızca bir sevgilinin eşyasını kurtarmak değildi. Bir siyasi rejimin elinden bir edebiyat kıtasını çekip almaktı.

Hugo sürgünde yıllarca başka metinler yazdı. Napoléon le Petit ile darbeciyi hedef aldı. Les Châtiments ile imparatorluğun üzerine şiirsel bir öfke yağdırdı. Belçika’dan Jersey’e, Jersey’den Guernsey’e savruldu. Her ülke değişikliğinde sürgünün anlamı da değişti: Önce kaçıştı, sonra direniş oldu, sonunda bir kimliğe dönüştü. O yazma sandığı ise yolculuk boyunca onunla kaldı.

Guernsey’de Kurulan Dünya

1855’te Hugo, Manş Denizi’ndeki küçük Guernsey adasına yerleşti. Normandiya kıyılarına yakın, ama Fransa’dan ayrı bir dünya olan ada, ona hem güvenli bir mesafe hem de sürekli görünen bir vatan verdi. Denizden bakıldığında Fransa yoktu belki, fakat Hugo için her gün karşı kıyıda duruyordu.

Hauteville House adlı evini yalnızca yaşamak için değil, sürgünü somutlaştırmak için kurdu. Odalarını kendi elleriyle, bulduğu objelerle, eski ahşaplarla, aynalarla, işlemeli panellerle doldurdu. Ev, bir romancının çalışma mekânından çok zihninin mimarisine benziyordu. En üstteki camlı çalışma odasında, limana ve denize bakarak yazıyordu. Juliette de adadaydı. Önce Hauteville House’un yukarısındaki La Fallue’da, daha sonra birkaç kapı ötedeki Hauteville Fairy’de yaşadı. Hugo onun evi için Çin esintili, tuhaf, oyuncu ve gösterişli bir salon tasarladı. Duvarlara VH ve JD harfleri serpiştirdi. Sürgünün ortasında, hem ayrı hem yakın iki hayat kurmuşlardı.

Juliette, Hugo’ya hayatının sonuna kadar yaklaşık yirmi iki bin mektup yazdı. Bu mektuplar yalnızca aşk mektupları değildi. Günlük hayatın kırıntılarını, hava durumunu, hastalıkları, kıskançlıkları, dostları, kitapları, korkuları ve Hugo’nun her yeni metnini taşıyan bir arşivdi. Sürgünün uzun yılları boyunca Hugo’nun karşısında bir imparatorluk vardı; yanında ise her gün kelimelerle var olan Juliette.

Sandıktan Çıkan Roman

Hugo, Sefiller üzerinde ilk kez 1845’te çalışmaya başlamıştı. O sırada Fransa Kralı Louis-Philippe tarafından pair de France, yani yüksek meclis üyesi yapılmıştı. Romanın ilk adı Les Misères, Sefaletlerdi. Jean Valjean’ın hikâyesi, yoksulluğu yalnızca ekonomik bir sorun değil, insan ruhunu bozan bir toplumsal düzen olarak anlatacaktı. 1848 Devrimi araya girdi. Hugo romanı bıraktı. Sonra cumhuriyet, başkanlık, darbe ve sürgün geldi. On iki yıl boyunca yazma sandığı kapalı kaldı.

25 Nisan 1860’ta Hugo sandığı yeniden açtı. Sefilleri çıkardı, sayfaları okudu, eski metnin içine yeniden girdi. Yedi ay boyunca romanı düşünerek, baştan sona zihninde yeniden kurarak çalıştı. Ardından 30 Aralık 1860’ta elyazmasının kenarına kendi hayatını da ikiye bölen cümleyi yazdı: Burada Fransa’nın yüksek meclis üyesi durdu; sürgün devam etti. Bu sadece gösterişli bir cümle değildi. 1848’de kalemi bırakan Hugo ile 1860’ta yeniden yazmaya başlayan Hugo aynı kişi değildi. İlki, toplumun yoksullarını anlatmak isteyen güçlü bir yazardı. İkincisi, devletin zorbalığını yaşamış, ülkesinden atılmış, yenilmiş ama susmamış bir yazardı.

Bu yüzden Sefiller, yalnızca Jean Valjean’ın kurtuluş hikâyesi değildir. Hugo, romana üç büyük toplumsal yarayı yerleştirdi: Yoksulluğun erkeği ezmesi, açlığın kadını sürüklemesi, cehaletin çocuğu karartması. Valjean’ın ekmek çaldığı için yıllarca kürek cezasına mahkûm edilmesi, Fantine’in çocuğu için bedenini satmak zorunda bırakılması, Cosette’in bir evde işçi gibi yaşaması, Gavroche’un barikatta ölmesi aynı dünyanın parçalarıdır. Hugo’nun romanı insanlara ahlak dersi vermek için kurulmaz. Onlara şunu sorar: Bir insanı suçlu yapan şey gerçekten suçu mudur, yoksa onu o suça doğru iten dünya mı?

Waterloo’da Konan Son Nokta

Guernsey, romanın asıl çalışma odasıydı ama Sefillerin son noktası orada konmadı. Hugo, 1861’de sağlık ve araştırma için Belçika’ya gitti. Waterloo ovasına baktığı bir otel odasında, hem Napoléon efsanesinin büyük yenilgisinin bulunduğu yerde hem de III. Napoléon’un sürgüne gönderdiği bir yazar olarak romanın son satırlarını tamamladı. 30 Haziran 1861’de, Waterloo savaş alanında Sefillerin bittiğini not etti. Bu tarih neredeyse fazla kusursuzdu. Napoléon Bonaparte’ın imparatorluk rüyasının mezarında, Napoléon III’ün kurduğu imparatorluğa karşı sürgünde yaşayan Victor Hugo, yoksulların, mahpusların, kadınların, çocukların ve kaybedenlerin romanını tamamlıyordu.

Lacroix’in Büyük Bahsi

Romanın tamamlandığı haberi Avrupa yayıncılık çevrelerinde fısıltı halinde dolaşmaya başladı. Victor Hugo’nun yeni kitabı satıştaydı, ama kitabın ne kadar uzun olduğu, nasıl bir hikâye anlattığı, hatta tam olarak neye benzediği kimse tarafından bilinmiyordu. Albert Lacroix genç bir Belçikalı yayıncıydı. Tecrübeli büyük yayınevlerinin yanında küçük, hırslı ve tehlikeli derecede gözü karaydı. Hugo’ya ulaşmak için Guernsey’e gitti. Yanında bir teklif vardı: 300 bin frank.

Bu, dönemin edebiyat dünyasında akıl almaz bir paraydı. Lacroix kitabı okumamıştı. Hugo metni bütünüyle göstermemişti. Romanın kaç sayfa tutacağını bile bilmiyordu. Yine de sözleşme bir gün içinde imzalandı. Lacroix, Hugo’nun adını satın almıyordu yalnızca. Bir fırtınayı satın alıyordu.

Kitabın baskısı başlı başına bir lojistik savaşa dönüştü. Provalar Guernsey’e gönderiliyor, Hugo virgül yanlışlarına kadar müdahale ediyor, düzeltilmiş sayfalar yeniden denizi geçerek matbaaya dönüyordu. Baskı sürecinin üzerine bir de sansür ihtimali çökmüştü. İmparatorluk, Hugo’nun kitabını Fransa’da yasaklayabilirdi. Lacroix bunun için kitabı sıradan bir yayımlanma gibi değil, kaçınılmaz bir olay gibi hazırladı. Karakterlerin resimleri Paris duvarlarına asıldı. Kitabın içeriği basından saklandı. Önceden eleştiri kopyaları dağıtılmadı. Roman, daha yayınlanmadan bir sırra dönüştürüldü.

Kitapçı Önündeki Kuyruklar

1862 Nisanında Sefiller Avrupa’nın birçok kentinde aynı anda görünmeye başladı. Paris, Brüksel, Londra, Saint Petersburg, Leipzig ve başka merkezlerde ilk ciltler satışa çıktı. Bu, kitabı yerel bir yayın olmaktan çıkarıp kıtalararası bir olaya dönüştüren bir hamleydi. Paris’te ilk baskı bir gün içinde tükendi. Bir ay sonra yeni ciltler satışa çıktığında, kitapçıların önündeki kalabalık daha da büyüdü. İnsanların birden çok nüsha taşımak için el arabalarıyla geldiği anlatıldı. Sefiller yalnızca okunacak bir roman değildi; sahip olunacak, ödünç verilecek, evden eve dolaşacak bir nesneye dönüşmüştü.

Eleştirmenler ise acımasızdı. Alexandre Dumas romanla alay etti. Gustave Flaubert özel mektuplarında öfkesini saklamadı. Fazla duygusal, fazla uzun, fazla vaaz veren, fazla halkçı buldular. Hugo için bunların hiçbiri şaşırtıcı değildi. Zaten romanın ilk sayfasında yoksulluğu, açlığı ve cehaleti çözülmemiş bir toplumda böyle bir kitabın gereksiz sayılamayacağını söylemişti. Eleştirmenler romanın edebi ölçüsünü tartışıyordu. Okurlar kendilerini görüyordu.

İmparatorluk Giderken

1862’de Napoléon III hâlâ Fransa’nın imparatoruydu. Hugo hâlâ Guernsey’deydi. Sefiller Fransa’da satılıyor, okunuyor, konuşuluyor; ama yazarı ülkeye dönemiyordu. Sekiz yıl sonra tablo tersine döndü. 1870’te Fransa-Prusya Savaşı’nda Sedan yenilgisi imparatorluğu çökertti. Napoléon III esir düştü, ardından İngiltere’ye sürgüne gitti. 5 Eylül 1870’te Victor Hugo Paris’e döndüğünde, istasyonda onu karşılayan kalabalık yalnızca bir romancıyı selamlamıyordu. Yirmi yıla yakın sürgünü boyunca geri adım atmayan adamı, imparatorluğun karşısında ayakta kalan sesi karşılıyordu. Napoléon III üç yıl sonra İngiltere’de, sürgünde öldü.

Hugo ise Paris’te yaşlılığının en büyük mitine dönüştü. Cumhuriyetçiler, işçiler, öğrenciler, öğretmenler, tiyatrocular, yoksullar ve onun adını taşıyan caddelerde yaşayan insanlar için sadece büyük bir yazar değildi. Devletin karşısında da konuşabilen bir edebiyat fikriydi.

Arc De Triomphe Altında

Juliette Drouet 1883’te hayatını kaybetti. Hugo onun ardından iki yıl daha yaşadı. Victor Hugo 22 Mayıs 1885’te öldüğünde Fransa onu küçük bir cenazeyle uğurlamadı. Hükümet ertesi gün ulusal cenaze kararı aldı. Hugo’nun tabutu, onun vasiyetindeki yoksul arabasıyla taşındı ama Paris’in verdiği sahne imparatorlarınkinden daha büyüktü. Arc de Triomphe siyaha büründü. Tabut bir gece boyunca anıtın altında bekletildi. Ardından cenaze korteji Champs-Élysées’den Panthéon’a doğru ilerledi. Yaklaşık iki milyon kişi sokaklara çıktı.

O kalabalığın içinde sadece edebiyatseverler yoktu. Sefilleri çocukken okuyanlar, Hugo’nun şiirlerini ezberleyenler, onun imparatora karşı yazdıklarını bilenler, adını özgürlük, eğitim, cumhuriyet ve merhametle yan yana duyanlar vardı. 1851’de Napoléon III, Victor Hugo’yu Fransa’dan çıkarmıştı. 1885’te Fransa, Victor Hugo’yu Panthéon’a taşıdı. Sürgüne gönderilen adam geri döndüğünde yalnızca daha ünlü değildi. Onu susturmak isteyen iktidarın ömrünü aşmış, ülkesinin vicdanı haline gelmişti.

Tagged