Mark Twain: Kedilerle Yazılmış Bir Hayat

Manşet Sözlerin Akışı

Mark Twain ve çalışma masasını gözünde canlandırmak zor değil. Kâğıtlar, yarım kalmış cümleler, sigara dumanı ve çoğu zaman bütün bu düzeni hiçe sayan bir kedi. Twain yazarken yalnız değildi. Yazı onun için sessiz bir eylem olmadı; mırıltıların, patilerin, ani ağırlıkların eşlik ettiği bir hâl aldı. Kediler, onun hayatında dekor değil, doğrudan aktördü. Evin bir köşesinde duran hayvanlar değil; yazının, düşüncenin ve gündelik hayatın içine girip çıkan canlılardı.

Bu yakınlık, geçici bir evcil hayvan sevgisi olarak da kalmadı. Twain için kedi, bir mekâna bağlı değildi. Hayat neredeyse, kedi de orada olmalıydı. Bu yüzden seyahatlerinde evindeki kedilerinden uzak kalmak zorunda olduğunda, bu boşluğu kabullenmedi. Onlarla birlikte yol alamadığı zamanlarda, gittiği yerlerde kedi kiraladı. Bu tuhaf görünen alışkanlık, aslında onun süreklilik anlayışının bir parçasıydı. Kediler birer eşya değil, hayatın ritmini sabitleyen varlıklardı. Onlar yoksa, ritim bozulurdu.

Bu yakınlık tekil bir sevgi değildi. Dönem dönem evi bir ya da iki kediyle sınırlı kalmadı. Sayıları arttı, azaldı, yeniden arttı. Aynı anda ondan fazla kedinin evin içinde dolaştığı dönemler oldu. Her biri ayrı bir isim taşıdı ve bu isimler asla gelişigüzel seçilmedi. Twain için sıradan bir ad, karakteri inkâr etmekti. Bir kedi, varlığıyla bir kişilik sunuyordu ve bu kişilik, ona hitap eden kelimeleri hak ediyordu.

İsim Vermek Bir Ciddiyet Meselesi

Twain’in kedilerinin isimleri bir liste hâlinde okunduğunda bile ton hemen hissedilir. Apollinaris, Beelzebub, Buffalo Bill, Satan, Sour Mash, Zoroaster, Soapy Sal. Bu adlar sevimli olmaktan çok iddialıdır. İçlerinde mitoloji vardır, din vardır, amerikan popüler kültürü vardır, alay vardır. Twain’in mizah anlayışıyla birebir örtüşen bir adlandırma pratiği, kedileri küçültmez; aksine ona bir ağırlık verir.

İsim meselesini ciddiye almasının nedeni, kediyi insanın altına yerleştirmemesidir. Twain için ad, bir varlığı çağırmanın değil, onu tanımanın aracıdır. Kedilere verdiği isimler, onların davranışlarını gözlemleyerek şekillenir. Sessiz olanın adı sessiz kalmaz; yaramaz olanın adı masum durmaz. Bu adlandırma pratiği, Twain’in yazıdaki karakter kurma biçimiyle de paraleldir. O da insan karakterlerini etiketlemez; davranışlarından inşa eder.

Bu ciddiyet, seyahatlerinde de devam eder. 1906 yazında New Hampshire’ın Dublin kasabasında geçirdiği dönemde, üç yavru kedi kiraladığı bilinir. Yanında bulunan biyografi yazarı Albert Bigelow Paine, bu sahneye doğrudan tanıklık eder. Twain bu üç kediden birine Sackcloth adını verir. Diğer ikisi birebir aynı göründüğü için, onları tek bir kimlik altında toplar ve Ashes diye çağırır. Bu kediler yaz boyunca onunla kalır. Twain onlarla yaşar, yazar, konuşur, alışır.

Dönüş vakti geldiğinde ise yalnızca vedalaşmaz. Kedilerin bakımı için, yaşamlarının tamamını kapsayacak bir para bırakır. Bu jest, anlık bir şefkat değil, süreklilik fikridir. Twain için sorumluluk, vedayla bitmez. Bir canlıya alıştıysan, onun geleceğini de düşünmek zorundasındır.

İnsanla Mesafe Kurabilen Canlılar

Twain’in kedileri sevmesinin arkasında yalnızca şefkat yoktur. Orada bir etik ölçü vardır. Kediler güçsüzdür ama boyun eğmez. Kendilerini sevdirmek için çaba göstermezler. İlişkiyi pazarlıkla değil, mesafeyle kurarlar. Twain, bu tavrı insan ilişkileri için öğretici bulur.

Bir metninde hayvanlar konuşabilseydi ne olurdu diye düşünür. Köpeği patavatsız, her şeyi söyleyen biri olarak tarif eder. Kediyi ise tek kelimeyi bile gereğinden fazla söylemeyecek bir zarafetle tanımlar. Bu karşılaştırma, hayvanlar üzerinden yapılmış basit bir şaka değildir. Twain’in dil anlayışı burada kendini gösterir. Fazlalık, onun için ahlaki bir kusurdur.

Bu yüzden şu cümlesi, yalnızca bir hayvan sevgisi ifadesi değildir: Bir insan kedileri seviyorsa, ben onun dostu ve yoldaşıyım; başka bir tanışmaya gerek yok. Kediler burada bir ölçüt hâline gelir. Kediyi sevmek, itaate dayanmayan bir ilişkiyi kabul edebilmek demektir. Bu, Twain’in insanlara duyduğu güvensizliğin tersinden kurulmuş hâlidir.

Bambino’nun Kayboluşu

Twain’in kedileri arasında biri, diğerlerinden daha fazla iz bırakır. Bambino. Siyah bir yavru kedidir. Aslen kızı Clara’nındır ama kısa sürede bütün evin ortak varlığı hâline gelir. Büyük, yoğun siyah tüyleri vardır; göğsünde ince bir beyaz iz taşır. Ev içinde tanınır, bilinir, adıyla çağrılır.

Bir gün Bambino kaybolur.

Bu kayboluş, evde bir eksiklik yaratmakla kalmaz. Twain için bu, bir hayvanın yokluğu değildir. Aileden birinin eksilmesidir. Tepkisi de buna uygun olur. Dönemin New York American gazetesine bir ilan verir. İlan, alışıldık kayıp hayvan duyurularına benzemez. Kedinin tarifinde bile edebi bir oyun vardır: Büyük ve yoğun biçimde siyah; kalın, kadifemsi tüyleri var; göğsünde ince bir beyaz tüy çizgisi bulunuyor; karanlıkta fark edilmesi zor.

İlan yayımlandıktan sonra evin önü kalabalıklaşır. İnsanlar siyah kedilerle gelir. Her biri Bambino olduğuna inanır. Twain hepsini tek tek inceler. Hiçbiri doğru değildir. Ve sonra, kedilere özgü bir kayıtsızlıkla, Bambino kendi kendine geri döner. Ne açıklama yapar ne de özür diler. Eve girer ve hayat kaldığı yerden devam eder.

Bu dönüş, Twain’in kediler hakkındaki temel düşüncesini pekiştirir. Zincire vurulamayan tek canlı kedidir. İnsan, kediyle melezlenirse gelişir ama kedi insanla melezlenirse bozulur derken, tam olarak bu özgürlüğü kasteder.

Yazı Masasında Bir Kedi Ağırlığı

Twain’in mektuplarında ve anılarında, kedilerin yazı sürecine fiziksel olarak müdahil olduğu sahneler sıkça geçer. Yazarken kolunun üzerine uzanan bir kedi, kâğıtların tam ortasında uyuyan bir beden, konuşmanın ortasında dikkat isteyen bir pati. Twain bu anları rahatsızlık olarak anlatmaz. Aksine, yazının doğal ritmi gibi sunar.

Bir keresinde, bir eve girmek üzereyken iki yavru kedi önüne geçer ve durur. Twain kapıyı açar, hafifçe eğilir, geri çekilir ve onları içeri buyurur. Önceliği her zaman soylulara verdiğini söyler. Kediler, onun dünyasında misafir değil, eşittir.

Dil üzerine yaptığı uzun bir başka şakada, kedilerin gramerini konu eder. Kediler sakin olduklarında kusursuz bir dil kullanır. Kavga ettiklerinde ise insanı hasta edecek kadar bozuk bir gramerle bağırırlar. Sorun gürültü değildir; ölçüsüzlüktür. Bu düşünce, Twain’in hem yazıya hem hayata bakışını özetler.

Yalnız Bir İstisna Değil

Twain, kedileri seven tek Amerikan yazarı değildi. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatında kedilerle yaşayan başka isimler de vardı. T.S. Eliot, kediler üzerine şiirler yazdı. Patricia Highsmith, yalnızlığını kedilerle paylaştı. Ernest Hemingway, evini onlarca kediyle doldurdu. Ancak Twain’i ayıran şey sayı ya da alışkanlık değil, kedileri ahlaki bir ölçü hâline getirmesiydi.

Onlar, onun dünyasında süs ya da yalnızlık giderici değildi. Sessiz bir eleştiri aracıdır. İnsanların bağırarak kurduğu ilişkilerin karşısına, mırıldayarak kurulan bir birliktelik koyar.

Twain 1910’da öldüğünde ardında romanlar, denemeler, mektuplar ve keskin cümleler kaldı. Ama aynı zamanda, kedilerle paylaşılan bir hayatın izlerini de bıraktı. Bu izler büyük anlatıların içinde küçük detaylar olarak durur ama dikkatle bakıldığında, onun dünyaya bakışını en çıplak hâliyle gösterir.

Kediler, Twain için eğlenceli bir yan not değildir. Onlar evcilleştirilmiş olanın içindeki vahşiliği, vahşi olanın içindeki ölçüyü temsil eder. En vahşi evcil, en evcil vahşi olarak tanımlar onları. Bazen bilgelik, büyük cümlelerle gelmez. Bazen yazı masasının kenarında, sessizce nefes alır.

Tagged