İstanbul’a geldiğinde arkasında büyük bir tarikat kurumu, gösterişli bir tekke ya da resmî bir makam yoktu. Aksaray’dan gelen genç Melâmînin elindeki asıl güç, konuştuğunda insanları durup dinlemeye zorlayan diliydi. Güzel yüzü ve gençliği sonraki anlatılarda özellikle vurgulandı; ancak onu İstanbul’da hızla görünür hale getiren yalnızca bunlar değildi. İsmail Maşuki, varlığın birliği, insanın ilahî hakikat içindeki yeri, ibadetin dış biçimi ile özü arasındaki gerilim gibi meseleleri dar bir çevrenin sınırları içinde tutmuyor, camilerde ve sohbet halkalarında doğrudan insanların önüne taşıyordu.
Doğduğunda adı Kemal’di. Daha sonra İsmail adıyla tanındı; aşk yolunda hayatını ortaya koyduğu düşüncesinden hareketle Maşuki adı onunla özdeşleşti. Babası Pîr Ali Aksarâyî, Bayramî-Melâmî geleneğinin zamanındaki en önemli kutuplarından biriydi. İsmail böylece tasavvufla sonradan karşılaşmış bir şehir vaizi değil, Melâmî düşüncenin merkezlerinden birinin içinde büyümüş bir çocuktu. Fakat hayatının ilk büyük çatışması da bu çevrenin içinde başlayacaktı.
Melâmîliğin İçinde Büyümek
Bayramî-Melâmîlik, Hacı Bayram-ı Velî sonrasında Ömer Dede Sikkînî çevresinde gelişen ve tasavvuf tarihinde ikinci devre Melâmîliği olarak anılan çizginin devamıydı. Melâmet anlayışında kişinin manevî derecesini sergilemesi, kendisini özel kıyafetlerle halktan ayırması, kerametlerini ortaya dökmesi veya dinî hayatını bir itibar aracına çevirmesi hoş karşılanmıyordu. İnsan çalışmalı, geçimini sağlamalı, dışarıdan sıradan biri gibi yaşamalı ve iç dünyasındaki yolculuğu mümkün olduğu kadar gözlerden uzak tutmalıydı.
Bu nedenle Bayramî-Melâmîliği klasik tarikatlardaki şeyhlik, post ve halifelik düzeni üzerinden anlatmak yanıltıcıdır. Manevî merkez, zamanın kutbu kabul edilen mürşidde toplanıyordu; irşad yetkisi de klasik tarikatlarda olduğu gibi çok sayıda şeyhin başında bulunduğu kurumsal bir hiyerarşi halinde işlemiyordu. İsmail Maşuki’nin babası Pîr Ali’yi de bu nedenle bir tekke şeyhinden çok, Bayramî-Melâmî çevrenin kutbu ve mürşidi olarak düşünmek gerekir.
Melâmîliğin görünmezliğe verdiği önemle kutup düşüncesi arasında ilk bakışta bir gerilim vardı. Kutup kendisini gösterişli biçimde ilan etmese bile çevresinde güçlü bir manevî bağlılık oluşabiliyor, müridleri onu zamanın ruhani merkezi olarak görebiliyordu. Böyle bir bağlılığın siyasî bir programa dönüşmesi şart değildi; ancak Safevî etkisinin, Kızılbaş hareketlerinin ve dinî muhalefetin dikkatle izlendiği Kanûnî Sultan Süleyman döneminde devletin kendi dışında büyüyen karizmatik otoriteleri kuşkuyla izlemesi için yeterliydi.
İsmail Maşuki’nin hikâyesindeki asıl gerilim de burada büyüdü. İçinde yetiştiği yol, sırrın saklanmasını ve manevî hakikatlerin ehil olmayan kalabalıklara açılmamasını öğütlüyordu. İsmail ise İstanbul’a geldiğinde tam tersini yapacak, Melâmîliğin içeride konuşulan en hassas meselelerini şehrin kamusal alanına taşıyacaktı.
Pîr Ali Oğlunu Hazır Görmüyordu
İsmail Maşuki, gençliğinde Kayseri’de eğitim görüyordu. İstanbul’daki bazı Melâmîler arasında çıkan anlaşmazlık üzerine bir grup derviş Aksaray’a giderek Pîr Ali’den oğlunun kendileriyle gelmesini istedi. Genç Kemal’in bilgisini ve konuşma yeteneğini biliyor, İstanbul’daki dağınık topluluğun toparlanmasında etkili olabileceğini düşünüyorlardı.
Pîr Ali aynı düşüncede değildi. Oğlunun henüz irşad için hazır olmadığını söylüyor ve Melâmî yolun manevî makamlarının aile mirası gibi babadan oğula geçemeyeceğini özellikle vurguluyordu. İstanbul’a gitmesine bütünüyle karşı çıkmadı; ancak orada kendi başına irşada girişmemesini, ilmini ilerletmesini ve Pîr Ahmed Edirnevî’nin gözetiminde hareket etmesini istedi. Mir’âtü’l-Işk anlatısında Pîr Ali’nin oğluna, İstanbul’da vezîriâzamdan izin almadan irşad faaliyetine başlamamasını söylediği de yer alır.
Genç Kemal böylece İstanbul’a hazır bir manevî önder olarak değil, yolun büyüklerinin gözetiminde bulunması gereken bir Melâmî olarak gitti. İstanbul’a vardığında ise kendisine çizilen sınırların içinde kalmadı; kısa süre içinde vaaz vermeye, sohbetler düzenlemeye ve çevresine insan toplamaya başladı.

İstanbul’da Yükseliş
Maşukî’nin İstanbul’daki faaliyetlerinin bütün güzergâhını çıkarmak mümkün değil. Beyazıt ve Ayasofya çevresindeki büyük camilerde konuştuğuna ilişkin aktarımlar bulunurken, eski bazı metinlerde geçen Süleymaniye Camii bilgisi kronolojiye uymaz; Süleymaniye onun ölümünden yıllar sonra tamamlandı.
Beyazıt ve Ayasofya çevresi ise Maşukî’nin anlatısına tam olarak oturur. İstanbul’un en görünür dinî mekânlarında Kur’an ayetlerini yorumluyor, tasavvufun en hassas meselelerini halka açık biçimde ele alıyor ve alışılmış medrese dilinden çok daha ateşli bir üslupla konuşuyordu. Varlığın birliği, insanın ilahî hakikat karşısındaki konumu, ibadetin görünen biçimiyle iç anlamı arasındaki fark ve insan-ı kâmil düşüncesi konuşmalarının merkezindeydi.
Onu dinleyenlerin sayısı kısa sürede arttı. Çevresinde yalnızca dervişler, esnaf ve meraklı şehir halkı değil, askerî zümreden ve eğitimli çevrelerden insanların da toplandığı aktarılır. Tarihçi Ahmet Yaşar Ocak, Maşukî’nin Bayramî-Melâmî çevresini taşradaki çiftçi ve timarlı sipahi tabanının ötesine taşıyarak İstanbul’un esnaf, bürokrat, şair ve aydın dünyasında görünür hale getirdiğini belirtir.
Maşukî’nin etkisinde söyledikleri kadar kişiliği de rol oynuyordu. Gençliği ve güzelliği sonraki kaynaklarda tekrar tekrar vurgulandı; güçlü hitabeti ve cezbe hali, çevresindeki insanların onu yalnızca bir vaiz olarak değil, manevî bir merkez olarak görmesini kolaylaştırdı. Melâmîliğin görünmez kalmaya dayanan terbiyesi, onun şahsında neredeyse tersine dönüyordu.
Oğlan Şeyh Adı Nereden Geldi?
İsmail Maşukî’nin bugün en çok bilinen adlarından biri olan Oğlan Şeyh, onun kendi kullandığı bir unvan değildi. Erken Melâmî çevrede Derviş Kemal, Şeyh Kemal ve İsmail Maşukî adları birlikte görülürken, sonraki biyografi ve özellikle Sünnî tezkire geleneğinde gençliği ve güzelliği üzerinden Oğlan Şeyh adlandırması giderek baskın hale geldi. Kaynaklarda bu adın genç yaşta irşada girişmesine, güzel görünüşüne ve dinleyenleri etkisi altına almasına bağlandığı görülür.
İsmin içinde geçen şeyh sözcüğü de Maşukî’nin Bayramî-Melâmîlik içinde klasik tarikat anlamında resmî bir şeyhlik makamına sahip olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Zamanla üzerine yapışan tarihsel bir lakap haline geldi ve idamından sonra hakkında yazanların büyük bölümü onu bu adla andı.
İlk Kopuş
Maşukî’nin kendi başına hareket etmeye başlaması kısa süre içinde Pîr Ahmed Edirnevî ile çatışmasına yol açtı. Pîr Ahmed İstanbul’dan Edirne’ye geçince Maşukî de onun arkasından gitti ve çevresindeki bazı insanları kendi tarafına çekmeye çalıştı. Pîr Ali olup biteni öğrendiğinde müdahale ederek oğlunu Aksaray’a geri getirtti.
Maşukî birkaç ay Aksaray’da kaldı, ancak İstanbul’daki hayatı geride bırakmak kolay değildi. Kendisini dinleyen bir çevresi, geri dönmesini isteyen insanlar ve onu manevî rehber kabul etmeye başlamış bir topluluk vardı. Yeniden İstanbul’a gitmek istediğinde babası onu bir kez daha Pîr Ahmed’in gözetimine verdi; birlikte yola çıktılar, fakat Eskişehir civarında yeniden çatıştılar ve Maşukî kafileden ayrılarak yoluna tek başına devam etti.
İstanbul’a ikinci gelişinde onu doğrudan denetleyecek ne babası ne de Pîr Ahmed vardı. İrşad yetkisi tartışmalıydı, fakat bunu dinleyen kalabalık için giderek daha az önem taşıyordu. Maşukî’nin otoritesi bir kurumdan değil, doğrudan insanlar üzerinde oluşturduğu etkiden doğuyordu.
Baba İle Oğul Arasındaki Ayrılık
Pîr Ali oğlunun yeteneğini biliyor, fakat yürüdüğü yolu doğru bulmuyordu. Özellikle tasavvufun yalnızca ehline açılması gereken meselelerinin halka anlatılmasına karşıydı ve Melâmî yolun şeriatla bağını koparmaması gerektiğini savunuyordu.
Aralarındaki gerilim bu nedenle yalnızca bir baba-oğul anlaşmazlığı değildi. Bir tarafta sırrı koruyan, görünür olmaktan kaçınan ve devletle gereksiz çatışmaya girmemeyi tercih eden Melâmî anlayış vardı; diğer tarafta, bildiği hakikati kalabalıktan saklamayı kabul etmeyen ve İstanbul’un merkezinde konuşmaktan çekinmeyen Maşukî duruyordu.
Yakın dönem Melâmî kaynakları onun bu davranışını oldukça sert biçimde ele aldı. Mir’âtü’l-Işk, Maşukî’nin irşada ehil olmadığı halde Pîr Ali ve Pîr Ahmed’in uyarılarını dinlemediğini, yolun büyüklerinin şeriata bağlı çizgisinden uzaklaştığını tekrar tekrar vurgular. Eserin Maşukî’nin idamından sonra, Bayramî-Melâmî çevrelerinin üzerindeki baskının sürdüğü bir ortamda yazılması, onun hareketten ayrıştırılarak anlatılmasına da güçlü bir zemin hazırladı.

Kanûnî Ve Pîr Ali Menkıbesi
Melâmî hafızasında Pîr Ali ile Kanûnî Sultan Süleyman arasında geçen bir karşılaşma da anlatılır. Padişahın Irakeyn seferi sırasında Aksaray’a uğrayarak Pîr Ali ile görüştüğü, ondan etkilenip İstanbul’a gelmesini istediği; Pîr Ali’nin ise kök salmış yaşlı bir çınarın başka yere dikilemeyeceğini söyleyerek bu daveti geri çevirdiği aktarılır.
Anlatının devamında Kanûnî bu kez oğlunu ister. Pîr Ali’nin de İsmail adının zaten kurban olma fikrini taşıdığına işaret ederek oğlunun İstanbul’a gitmesine izin verdiği söylenir. Pîr Ali’nin 1539’a kadar yaşamış olması, bu karşılaşmanın anlatıldığı tarih aralığını mümkün kılar; menkıbe, baba ile oğlun kaderini sarayla daha İsmail İstanbul’a ulaşmadan birbirine bağlayan güçlü bir hafıza parçasına dönüşmüştür.
Susması İstendi
Maşukî’nin ününün zamanla saraya kadar ulaştığı, Kanûnî’nin ona Aksaray’a dönmesini tavsiye ettiği de Melâmî anlatılarında yer alır. Çevresindekilerin düşmanlarının çoğaldığını, kendisine suikast düzenlenebileceğini söylediği ve İstanbul’dan ayrılması için onu ikna etmeye çalıştıkları aktarılır.
Maşukî’ye atfedilen cevap daha sonra hayatının özeti haline geldi. Sonunun önceden takdir edildiğini, alnına ne yazılmışsa onun gerçekleşeceğini ve kanının döküleceğinin kendisine daha önce bildirildiğini söyledi. Böylece takipçilerinin hafızasında Maşukî, yaklaşan tehlikeyi gördüğü halde geri çekilmeyen bir figüre dönüştü.
İstanbul’un diğer tarafında ise aynı adam bambaşka görünüyordu. Devletin ve ulemanın karşısında genç, kalabalıkları etkileyen, askerî kesimden takipçiler kazanan, manevî otoritesini herhangi bir resmî kurumdan almayan ve sözleri giderek daha geniş çevrelerde yayılan bir Melâmî vardı. Maşukî’nin kürsüsü artık yalnızca tasavvuf konuşulan bir yer değil, İstanbul’un dervişleri, uleması, askerleri ve yöneticileri arasında büyüyen gerilimin merkezlerinden biri olmuştu.
Maşukî’ye Yöneltilen Suçlamalar
Maşukî’nin mahkemeye taşınan sözlerini büyük ölçüde aleyhinde ifade veren sekiz kişinin tanıklıklarından biliyoruz. Ona insanın kadîm ve ezelî olduğunu söylediği, insan kendi hakikatini bildikten sonra hiçbir şeyin haram kalmayacağını savunduğu ve şeriatın yasakladığı bazı şeyleri helâl kabul ettiği yönünde suçlamalar yöneltildi.
Yemek, içmek, yatmak ve uyumak gibi gündelik eylemleri ibadet saydığı; oruç, zekât ve haccı küçümsediği; beş vakit namaz yerine yılda iki bayram namazını yeterli gördüğü ileri sürüldü. Tanıklar ayrıca kabir azabını reddettiğini, ruhun bir bedenden başka bir bedene geçtiğini söylediğini, babasını mehdi ve kendisini kutup olarak gördüğünü iddia ettiler.
Suçlamaların en ağır kısmı cinsellik ve mahremiyet alanındaydı. Maşukî’ye zina ve livâtayı aşkın bir biçimi gibi gösteren sözler atfedildi; insan suretinde görünenin Tanrı olduğunu söylediği ve insanla ilahî varlık arasındaki ayrımı ortadan kaldırdığı ileri sürüldü. Osmanlı dinî polemiklerinde muhalif toplulukları cinsel serbestlikle suçlama kalıbı başka gruplara karşı da kullanılmıştı; Maşukî dosyasında bu ithamlar, onu yalnızca itikadî sapkınlıkla değil toplumsal düzeni bozmakla da ilişkilendirdi.
Varlığın birliği, insanın ilahî tecellinin aynası olması ve insan-ı kâmil düşüncesi İbnü’l-Arabî çizgisindeki tasavvuf dünyasında yabancı kavramlar değildi. Buna karşılık namazın gereksizliği, şeriat yasaklarının ortadan kalkması ve ahlâkî sınırların yok sayılması gibi suçlamalar, Maşukî’yi doğrudan zındıklık ve ibâhîlik alanına taşıdı.
Maşukî’nin Kendi Sesi
Mahkeme kayıtlarının karşısında Maşukî’den kalan küçük bir şiir külliyatı bulunuyor. Süleymaniye Kütüphanesi Hâlet Efendi bölümündeki bir mecmuada yer alan beş gazel ve on iki beyitlik bir mesnevi, daha sonra tasavvuf tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yayımlandı.
Bu şiirlerde ilahî aşk, sevgilide yok oluş, varlığın birliği ve insan suretinde beliren ilahî hakikat öne çıkar. Maşukî burada bir hukuk veya kelâm tartışması yürütmez; insanı aşkın içinde eritmeye çalışan bir Melâmî dili kurar.
Bir gazelinde şöyle söyler:
Gel ey sûfî bizi men‘ eyleme aşk-ı tevellâdan
Muhabbetdür ezelde kısmet olan bize Mevlâ’dan.
Mahkemenin dili ile şiirlerin dili yan yana getirildiğinde Maşukî’nin etrafında neden bu kadar sert bir çatışma çıktığı da daha iyi görülür. Aynı vahdet dili, bir çevrede ilahî aşkın en yüksek ifadesi olarak okunurken başka bir çevrede şeriatın sınırlarının ortadan kaldırılması olarak algılanabiliyordu.

Bir İsyan Olmadan Tehlikeli Olmak
Maşukî’nin Safevîlerle doğrudan ilişki kurduğunu, silahlı bir ayaklanma hazırladığını veya Osmanlı tahtını hedefleyen bir örgüt oluşturduğunu gösteren sağlam bir kayıt bulunmuyor. Buna rağmen yaşadığı dönem, onun gibi karizmatik bir dinî figürün hızlı yükselişini basit bir fikir tartışmasının çok ötesine taşıyordu.
On altıncı yüzyılın ilk yarısında Osmanlı yönetimi Şahkulu ve Kalender Çelebi isyanlarının, Safevî propagandasının ve Kızılbaş topluluklara ilişkin kaygıların etkisini taşıyordu. Aynı dönemde merkezî Sünnî hukuk anlayışı giderek daha güçlü biçimde kurumsallaşıyor, yönetim dinî muhalefetin siyasî sonuçlarını daha dikkatle izliyordu.
Kalabalıkları etkileyen, askerî çevrelerden takipçi kazanan, kutupluk düşüncesiyle ilişkilendirilen ve şeriatın dış biçimini küçümsediği ileri sürülen birinin eline silah almasına gerek yoktu. Çevresinde oluşan bağımsız bağlılık alanı başlı başına siyasî bir meseleye dönüşebilirdi.
Ahmet Yaşar Ocak, Maşukî vakasını Osmanlı resmî düşüncesine karşı sosyal ve mistik bir tepki bağlamında değerlendirir. Maşukî’nin çevresinde belirli bir isyan programı değil, merkezin kontrolünün dışında büyüyen güçlü bir karizma vardı.
Maşukî’nin adı sonraki araştırmalarda raks, semâ ve devran tartışmalarıyla da ilişkilendirildi. Dönemin bu meselelerle ilgili fetvalarında onun adının yer almaması ve Bayramî-Melâmîliğin raksı merkezî bir ayin halinde kullanmaması, davanın ana ekseninin başka yerde bulunduğunu gösterir. Maşukî’yi mahkemeye taşıyan gerilim vaazlarında kullandığı dil, şeriatla ilişkisinin nasıl algılandığı, kutupluk etrafında oluşan manevî otorite ve giderek genişleyen çevresiydi. Ölümünden sonra anlatılan deniz üzerindeki semâ menkıbeleri ise başka bir dünyaya, Maşukî’nin idamdan sonra kurulan hafızasına aittir.
Pîr Ali’nin Ölümü Ve Mahkeme
Pîr Ali Aksarâyî 17 Ocak 1539’da Kayseri’de hayatını kaybetti. Oğlunu yıllarca frenlemeye, onu yeniden Melâmî disiplinin sınırları içinde tutmaya ve yürüdüğü yolun yaratacağı çatışmadan korumaya çalışan baba artık yoktu.
Maşukî’nin yargılanması bundan kısa süre sonra geldi. Uzun süre 1528-1529 olarak anlatılan ölüm tarihi, mahkeme sicilinin yeri ve olayların kronolojisi dikkate alındığında 1539’a oturur; böylece fetvanın Kemalpaşazâde’ye değil dönemin şeyhülislâmı Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi’ye bağlanması ve Ebüssuûd Efendi’nin yargılama sürecinde yer alan isimlerden biri olarak değerlendirilmesi gerekir.
Nev‘îzâde Atâî’nin verdiği 1508-1509 civarındaki doğum tarihi esas alındığında Maşukî öldürüldüğünde on dokuz değil, yaklaşık otuz yaşındaydı. Gençliği etrafındaki hafızanın önemli bir parçası olsa da on dokuz yaşında idam edilen çocuk mürşid görüntüsü eski kronolojinin ürünüdür.
Mahkeme
Maşukî davasına ilişkin en önemli kayıtlardan biri İstanbul şer‘iyye sicilleri içindeki Evkāf-ı Hümâyun Müfettişliği defterinde bulunur. Sekiz kişi Maşukî’nin huzurunda onun sözleri hakkında tanıklık etti; kayıtta suçlayıcı ifadeler ayrıntılı biçimde yer alırken Maşukî’nin cevapları aynı açıklıkta korunmadı. Ölüm fetvasının tam metni de günümüze ulaşmadı. Mahkemenin önünde artık Aksaray’dan çıkmış genç bir Melâmî değil, İstanbul’da çevresinde ciddi bir topluluk oluşmuş ve sözleri şehrin sınırlarını aşmaya başlamış bir figür vardı. Hakkındaki suçlamalar inanç, ibadet, ahlâk ve otorite alanlarını tek dosyada bir araya getiriyordu.

Karar ölüm oldu. Maşukî ile birlikte on iki müridi de aynı cezaya çarptırıldı.
İnfaz İstanbul’un en görünür alanlarından biri olan Atmeydanı’nda, bugünkü Sultanahmet Meydanı’nda gerçekleştirildi. Maşukî ile birlikte on iki müridinin başı kesildi ve böylece birkaç yıl içinde Aksaray’dan İstanbul’un en tartışmalı dinî figürlerinden birine dönüşen adamın hayatı şehrin ortasında sona erdi.
Halka açık infazın anlamı yalnızca on üç kişiyi cezalandırmak değildi. Maşukî’yi dinleyenlere, benzer dili kullanabilecek başka Melâmîlere ve devletin çizdiği sınırların dışında bağımsız manevî otorite oluşturabilecek herkese açık bir mesaj veriliyordu.
Atmeydanı’nda verilen hüküm Maşukî’nin bedenini ortadan kaldırdı. Ardından İstanbul’un belleği devreye girdi ve tarih, mezar, rüya, deniz ve mucize birbirine karışmaya başladı.
Kesik Başın Ve Bedenin Yolculuğu
En yaygın anlatıya göre Maşukî’nin başı ile bedeni infazdan sonra Ahırkapı’dan denize atıldı. Fakat hikâye Atmeydanı’nda değil, Boğaz’da devam etti. Maşukî müridlerinden birinin rüyasına girerek başı ile bedeninin Rumelihisarı yakınlarındaki Kayalar mevkiine ulaşacağını söyledi ve orada beklemesini istedi.
Ayvansarâyî’ye bağlanan anlatının daha ayrıntılı biçiminde başsız beden üç gün sonra Bebek yakınındaki Kayalar kıyısına vurur. Derviş onu bulup toprağa verir; bir gün sonra kesik baş da aynı yere gelir ve bedeninin yanına gömülür. Başka anlatılarda baş ile beden denizde yeniden birleşerek kıyıya ulaşır. İki parça halinde denize bırakılmış bedenin yeniden bir araya gelmesi, Maşukî hafızasında ölüm hükmünün tersine çevrildiği ilk büyük menkıbeye dönüştü.
Kayalar böylece sıradan bir kıyı olmaktan çıktı. Maşukî’nin makamı burada şekillendi, çevresi zamanla mezarlığa dönüştü ve daha sonra Kayalar Camii olarak bilinen yapı bu hafızanın parçası haline geldi. Bugün Maşukî adına bağlanan mezar da caminin haziresinde bulunuyor.
Denizin Üzerinde Semâ
Maşukî çevresinde gelişen menkıbelerin en güçlü sahnesi ise Evliya Çelebi’ye bağlanan anlatıda karşımıza çıkar. İnfazdan sonra Maşukî ile birlikte öldürülen yoldaşları denize bırakılırken Kanûnî Sultan Süleyman’ın Boğaz kıyısında bulunduğu anlatılır; bazı varyantlarda padişah saraydan denizi seyreder, Evliya’ya bağlanan daha renkli anlatıda ise Hisar’daki Kandilli Bahçe’dedir.
Bir anda denizin üzerinde Maşukî ve yanında öldürülen dervişler belirir. Su üzerinde, dalgaların ortasında semâ etmeye başlarlar; Evliya’nın dilinde deniz gibi coşarak Kandilli Bahçesi’nin önüne gelirler. Maşukî padişaha seslenir ve kendilerinin haksız yere öldürüldüğünü söyler.
Semâ bir anlık görüntü olarak kalmaz. Anlatıda dervişler denizin üzerinde yaklaşık bir saat dönmeye devam ederken Kanûnî onları seyreder ve sonunda gözyaşlarına boğulur. Atmeydanı’nda devlet hükmüyle öldürülen Maşukî, birkaç saat sonra aynı padişahın karşısına denizin üzerinden çıkarak gelir; mahkûm edilen adam konuşan, hareket eden ve hükmü hükümdarın yüzüne geri taşıyan bir figüre dönüşür.
Anlatının bazı varyantları Maşukî’nin yanında on, bazıları ise on iki derviş gösterir. Sonunda akıntı onları Boğaz boyunca sürükler ve Kayalar-Durmuş Dede çevresine götürür; böylece denizdeki semâ anlatısı, kesik baş ve bedenin kıyıya ulaşması hikâyesiyle birleşir.

On Gece Yağan Nur
Evliya Çelebi’ye bağlanan anlatı Maşukî’nin gömülmesiyle de sona ermez. Kayalar’da toprağa verildikten sonra mezarın üzerine on gece boyunca nur yağdığı ve Evliya’nın bu nuru gördüğünü söyleyen kişilerle bizzat konuştuğu aktarılır. Böylece Maşukî’nin ölümünden sonraki hafıza birkaç aşamada kurulur: Atmeydanı’nda kesilen baş, denize bırakılan beden, müridin rüyası, baş ile bedenin Kayalar’da buluşması, denizin üzerinde yapılan semâ, padişahın gözyaşları ve mezarın üzerine günler boyunca inen ışık. Devletin zındıklık hükmüyle bitirdiği hayat, takipçilerinin dünyasında adım adım bir şehadet anlatısına dönüşür.
Maşukî’nin öldürüldüğü yer de unutulmadı. Müridlerinden Irâkīzâde Hasan Efendi, 1552 yılında infaz alanının üst tarafında bir mescid yaptırdı; kendisi ve iki kardeşi daha sonra buraya defnedildiği için yapı Üçler Mescidi adıyla anıldı. Mescit zamanla ortadan kalktı, ancak yapının kuruluşu Maşukî’nin ölümünden yalnızca on üç yıl sonra Atmeydanı’nın onun çevresi için bir hafıza mekânına dönüştüğünü gösterir.
Bir yanda devletin verdiği zındıklık hükmü, diğer tarafta Kayalar’daki makam, infaz yerinin yakınındaki mescit ve giderek çoğalan menkıbeler vardı. Maşukî’nin ölümünden sonra onu hatırlayanların kurduğu şehir haritası, İstanbul’un iki yakasını Atmeydanı’ndan Ahırkapı’ya, oradan Kandilli ve Kayalar’a bağlayan başka bir anlatı yaratmıştı.
Kanûnî’nin Pişmanlığı
Deniz üzerindeki semâ hikâyesinin merkezinde yalnızca Maşukî değil Kanûnî de bulunur. Padişah burada hüküm veren hükümdar olmaktan çıkar ve verdiği hükmün sonucuyla yüzleşen tanığa dönüşür.
Maşukî’nin denizin üzerinde kendisine seslenmesi ve haksız yere öldürüldiklerini söylemesi karşısında Kanûnî’nin ağlaması, sonraki Melâmî hafızasında devlet hükmünü tersine çeviren çok güçlü bir sahne yarattı. Atmeydanı’nda suçlu ilan edilen adam, menkıbede hükümdarın vicdanını sarsan kişi haline geldi.
Yüzyıllar sonra Yahya Kemal Beyatlı da aynı hafızayı başka bir dile taşıdı ve Maşukî’yi Atmeydanı’nda ölmüş bir enelhak şehidi olarak andı. Hallâc-ı Mansûr’dan gelen aşk, vahdet ve idam çizgisi böylece Osmanlı İstanbul’unda Maşukî’nin etrafında yeniden kurulmuş oldu.
Maşukî’nin idamı çevresindeki tartışmaları bitirmedi. Daha sonraki yıllarda Ebüssuûd Efendi’ye, onun haksız yere öldürüldüğünü söyleyenlerin durumu soruldu ve Maşukî’nin mezhebini sürdürdüğü kabul edilenlerin ağır biçimde cezalandırılabileceği yönünde sert bir fetva verildi.
Bu fetva, Maşukî’nin ölümünden sonra da adının yaşayan bir dinî ve siyasî mesele olduğunu gösterir. Atmeydanı’ndaki infaz yalnızca geçmişte kalmış bir olay değildi; onun hakkında ne düşünülebileceğinin sınırları bile sonraki yıllarda hukukî ve dinî müdahalenin konusu olmaya devam etti.
Buna rağmen Bayramî-Melâmî gelenek ortadan kalkmadı. Maşukî’den sonra çizgi Hayrabolulu Sârbân Ahmed üzerinden sürdü ve Melâmî çevreleri İstanbul ile Rumeli’de yaşamaya devam etti.
Maşukî’den Geriye Kalan
Mahkeme kayıtlarında Maşukî, şeriatın bağlayıcılığını ortadan kaldırdığı, insanla Tanrı arasındaki ayrımı yok ettiği, dinî ve ahlâkî sınırları reddettiği ileri sürülen bir mülhid olarak görünür. Yakın dönem Melâmî anlatılarında ise büyüklerinin sözünü dinlemeyen, kendisine çizilen irşad sınırlarını aşan ve gizli tutulması gereken meseleleri halka açan taşkın bir gençtir.
Kendi şiirlerinden çıkan Maşukî bambaşkadır. Orada ilahî aşkla konuşan, görünen suretlerin ardında tek bir hakikat arayan ve insanın kendi varlığından vazgeçerek sevgilide yok olmasını isteyen bir Melâmî vardır.
Onu İstanbul’da yükselten şeyle ölüme götüren şey birbirinden ayrı değildi. Pîr Ali ona beklemesini söyledi, Pîr Ahmed onu sınırlar içinde tutmaya çalıştı, dostları İstanbul’dan ayrılmasını istedi; Maşukî ise geri çekilmek yerine konuşmaya devam etti. Kalabalıkların önünde tasavvufun en hassas fikirlerini dile getirdikçe çevresindeki halka genişledi ve aynı hızla karşısındaki güçler de büyüdü.
Atmeydanı’nda başı kesildiğinde devlet açısından mesele kapanmıştı. İstanbul’un hafızasında ise daha yeni başlıyordu. Başsız bedeni Boğaz’a bırakıldı, bir müridin rüyasına girdi, Kayalar’a ulaştı, kesik başı ardından geldi; başka bir anlatıda bedeni ve başı denizde yeniden birleşti. Ardından Maşukî ve öldürülen yoldaşları denizin üzerinde semâ ederek Kanûnî’nin karşısına çıktı, padişahı ağlattı ve akıntıyla mezarlarına doğru ilerledi. Geceler boyunca mezarın üzerine nur yağdığı anlatıldı; infaz yerinde Üçler Mescidi yükseldi ve yüzyıllar sonra bir şair onu hâlâ enelhak şehidi diye hatırladı.
İsmail Maşukî’nin hikâyesi böylece yalnızca bir dinî yargılama dosyası olarak kalmadı. Melâmîliğin gizlenme terbiyesinden çıkıp İstanbul’un en görünür dinî figürlerinden birine dönüşen bir adamın hikâyesi, ölümünden sonra şehrin denizine, mezarlıklarına, rüyalarına ve menkıbelerine yayıldı.
Okuma Önerileri
- İsmail E. Erünsal, İsmail Maşukî ve Mir’âtü’l-Işk üzerine çalışmaları
- Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler
- Ahmet Yaşar Ocak, Kanûnî devrinde İsmail Maşukî ve Bayramî-Melâmîler üzerine makaleleri
- Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler
- Abdurrahman el-Askerî, Mir’âtü’l-Işk
- Nev‘îzâde Atâî, Hadâiku’l-Hakāik fî Tekmileti’ş-Şakāik
- Evliya Çelebi, Seyahatnâme
- Hüseyin Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-Cevâmi
- Reşat Öngören, Osmanlılar’da Tasavvuf
- Melek Karacan, İsmail Maşukî üzerine çalışması
- İsmail Maşukî’nin Süleymaniye Kütüphanesi Hâlet Efendi bölümündeki şiirleri
