Heinrich Schliemann ve çarpıcı hayatı, yoksul bir papazın evinden başlayıp antik dünyanın en ünlü kentlerinden birinin kalıntıları arasında devam eden olağanüstü bir yükseliş hikâyesi gibi görünür. Ticaretten büyük bir servet kazanmış, çok sayıda dil öğrenmiş, çocukluğundan beri zihnini meşgul ettiğini söylediği Homeros’un dünyasını aramak için iş hayatını geride bırakmıştı. Başkalarının destan sayfalarında gördüğü yerleri o harita üzerinde arıyor, İlyada’daki adların gerçek dağlara, ovalara ve surlara karşılık geldiğine inanıyordu.
Arkeolojiye Giden Yol
Heinrich Schliemann 1822’de Mecklenburg-Schwerin’daki Neubukow’da, yoksul bir Protestan papazın oğlu olarak doğdu. Annesini dokuz yaşındayken kaybetti; ailesinin maddi sıkıntıları yüzünden düzenli eğitimi kısa sürdü ve henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta bir bakkal dükkânında çıraklığa başladı. Beş yıl boyunca tezgâhın arkasında çalıştıktan sonra Güney Amerika’ya gitmek üzere bir gemiye tayfa olarak yazıldı. Venezuela’ya ulaşamadan gemi Hollanda kıyıları açıklarında battı; Schliemann kurtularak Amsterdam’a geçti. Burada bir ticarethanede ayak işlerinden başlayıp muhasebe ve yazışma görevlerine yükseldi. Gecelerini dil öğrenmeye ayırıyor, yüksek sesle okuyarak, ezberlediği metinleri tekrar yazarak ve yabancılarla konuşma fırsatı arayarak kendine özgü bir çalışma yöntemi geliştiriyordu.
Dil yeteneği onu uluslararası ticaretin içine taşıdı. 1846’da çalıştığı şirket tarafından Sankt-Peterburg’a gönderildi; kısa sürede kendi hesabına çalışan, Rusya ile Avrupa arasındaki boya, hammadde ve sömürge malları ticaretinden büyük kazanç sağlayan bir tüccara dönüştü. Kaliforniya’daki Altına Hücum sırasında Sacramento’ya giderek altın tozu alım satımı yaptı, ardından Rusya’ya dönüp ticari faaliyetlerini genişletti. Kırım Savaşı yıllarındaki malzeme talebi servetini daha da büyüttü. Otuzlu yaşlarının sonunda artık çalışmak zorunda olmayacak kadar zengindi; işlerini azaltıp Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Asya’yı dolaşmaya, üniversite derslerine katılmaya ve eski dünyaya ilişkin bilgisini geliştirmeye başladı. Arkeolojiye yöneldiğinde elinde akademik bir eğitimden çok para, dil bilgisi, seyahat deneyimi, tüccar cesareti ve her şeyi kendi iradesiyle aşabileceğine dair sarsılmaz bir inanç vardı.
Bir Tüccarın Homeros Saplantısı
Schliemann’ın hikâyesi baştan itibaren arkeolojik olmaktan çok dramatiktir. Yoksul bir papazın oğlu olarak başlayan hayatı, dil öğrenme konusunda olağanüstü yetenekli bir tüccarın, servet sahibi bir maceracının ve sonunda Homeros’u harita gibi okuyan amatör bir kazıcının hikâyesine dönüşür. Bu anlatıyı çekici kılmak için kendisi de büyük çaba harcar. Çocukluğunda Troya’yı bulmaya karar verdiği, yıllarca bunun için para biriktirdiği ve sonunda tek başına destanların kentini ortaya çıkardığı yönündeki hikâyeyi özenle büyütür.
Fakat Hisarlık’a giden yol Schliemann’la başlamamıştı. Bölgede yaşayan Frank Calvert, tepeyi ve çevresindeki araziyi uzun süredir inceliyor, antik Troya’nın Hisarlık’ta aranması gerektiğini savunuyordu. Arazinin bir bölümü ailesine aitti; küçük çaplı kazılar yapmış, buluntuları değerlendirmiş ve Schliemann bölgeye gelmeden önce Troya ihtimalini önemli ölçüde olgunlaştırmıştı.
Schliemann’ın elinde ise Calvert’te bulunmayan iki büyük güç vardı: para ve görünürlük. İşçi çalıştırabilir, geniş kazılar açabilir, sonuçlarını Avrupa gazetelerine taşıyabilir ve her buluntuyu büyük bir tarihsel olay gibi sunabilirdi. Hisarlık kısa sürede Schliemann’ın adıyla özdeşleşirken Calvert’in arazi bilgisi ve öncü çalışmaları anlatının gerisinde kaldı. Schliemann yalnızca toprağı kazmadı; keşfin hikâyesini de kendi adı çevresinde şekillendirdi. Dünya, yıllarca Homeros’un izini süren ve sonunda Troya’yı bulan adamı tanıdı. Hisarlık’a ondan önce bakanlar, araziyi inceleyenler ve doğru yeri işaret edenler ise bu büyük kişisel destanın kenarında kaldı.
Bir Höyüğe Bıçak Gibi Girmek
Hisarlık sıradan bir tepe değildi. Troya, yaklaşık dört bin yıllık tarihiyle dünyanın en ünlü arkeolojik alanlarından biridir. Kentin çevresindeki yerleşim izleri ise bölgedeki insan varlığını sekiz bin yıl kadar geriye götürür. Burada toprağın altında tek bir şehir değil, farklı dönemlerde kurulmuş, yıkılmış, yanmış, terk edilmiş ve yeniden inşa edilmiş çok sayıda yerleşim bulunuyordu. Bir höyüğün her katmanı başka bir zamana açılır. Bir duvarın yönü, bir evin tabanı, bir ocaktaki kül, kırılmış kapların dağılımı, tahıl kalıntıları ve onarım izleri aynı yerde yaşamış farklı toplulukların dünyasını birbirinden ayırır. Katmanlar karıştığında yalnızca birkaç taş yerinden oynamaz; nesnelerin hangi döneme ve hangi yaşama ait olduğunu belirleyen ilişkiler de kaybolur.
Schliemann Hisarlık’a böyle bir zaman arşivi olarak yaklaşmadı. Homeros’un Troya’sının höyüğün en altında olduğuna inanıyor, üstteki yerleşimleri aradığı kente ulaşmasını engelleyen geç dönem kalıntıları olarak görüyordu. Hedefi aşağıdaydı ve oraya mümkün olduğunca hızlı ulaşmak istiyordu. 1871 ile 1873 yılları arasında höyüğün merkezinden büyük bir yarma geçirildi. Bugün “Schliemann Yarması” adıyla bilinen bu kesik, yaklaşık 40 metre genişliğe ve 17 metre derinliğe ulaştı. İşçiler ana kayaya doğru ilerlerken karşılarına çıkan duvarları, yapı tabanlarını ve katmanları hızla kaldırdı. Kazı alanının ortasında giderek büyüyen boşluk, Hisarlık’ın tarihini ikiye bölen dev bir koridora dönüştü. Modern bir kazıda santimetreler, toprak renkleri ve buluntuların birbirine göre konumu kaydedilir. Schliemann’ın kazısında ise öncelik ilerlemekti. Höyüğün merkezine doğru inen işçiler, aranan büyük keşfe ulaşmak için üstteki yüzyılları küreklerle kenara attılar.
En Büyük Suç: Bulmaya Geldiği Troya’yı Parçalamak
Schliemann, Priamos’un kentini en eski yerleşim tabakalarında arıyordu. Homeros’un anlattığı ihtişamlı Troya’nın çok eski olması gerektiğine inanmış, bu nedenle höyüğün alt katmanlarına ulaşmayı kazının temel amacı haline getirmişti. Üstte karşısına çıkan kalıntılar onun gözünde fazla yeniydi; dikkatlice incelenmesi gereken yerleşimler değil, kaldırılması gereken engellerdi. Sonraki araştırmalar, Troya Savaşı anlatısıyla ilişkilendirilebilecek kentlerin daha geç dönemlere ait olması gerektiğini ortaya koydu. Tartışmalar özellikle Troya VI ve Troya VII katmanları çevresinde yoğunlaştı. Schliemann’ın hızla geçtiği, parçaladığı veya tamamen kaldırdığı tabakalar arasında, aramak için Hisarlık’a geldiği tarihsel döneme daha yakın kalıntılar bulunuyordu.
Kazma ve kürek darbeleri yalnızca duvarlara zarar vermedi. Evlerin birbirleriyle ilişkileri, sokakların yönleri, yapıların kullanım evreleri ve yangın tabakalarının sınırları da bozuldu. Bir odanın içindeki seramiklerin hangi zemine ait olduğu, bir surun ne zaman onarıldığı ya da bir yerleşimin nasıl terk edildiği gibi soruların bir bölümü artık cevaplanamaz hale geldi. Schliemann’ın kazısı hakkında daha sonra söylenen en alaycı sözlerden biri buradan doğdu: Yunanların başaramadığını Schliemann başarmış, Troya’yı yerle bir etmişti. Troya tarih boyunca zaten defalarca yıkılmış ve yeniden kurulmuştu. Schliemann’ın yarattığı yıkım ise farklıydı; savaşın veya yangının bıraktığı kalıntıları değil, bu kalıntıların birbirleriyle kurduğu tarihsel düzeni parçaladı.

Bir ev planı, yanmış tahıl taneleri, kırılmış bir çömlek dizisi, surdaki onarım ve mezarın yönü birlikte okunduğunda geçmişe ait bir sahne kurulabilir. Schliemann’ın ilerlediği yerlerde bu sahnelerin parçaları birbirinden ayrıldı. Altınlar ve dikkat çekici eserler kaldı; onları çevreleyen hayatların önemli bir bölümü sessizleşti.
Priamos Hazinesi: Yanlış İsim, Doğru Reklam
1873’te Schliemann, Hisarlık’ta altın, gümüş ve başka değerli eşyalardan oluşan büyük bir buluntu grubuyla karşılaştığını duyurdu. Takılar, kaplar, silahlar ve süs eşyaları kısa sürede bütün kazının merkezine yerleşti. Schliemann bunları herhangi bir arkeolojik buluntu topluluğu olarak sunmadı. Hazinenin sahibini de belirledi: Troya Kralı Priamos.
“Priamos Hazinesi” adı, Avrupa basını için kusursuzdu. Homeros’un yaşlı kralı, yanan Troya, altın takılar ve yüzyıllar sonra bunları gün ışığına çıkaran cesur kâşif aynı hikâyede birleşiyordu. Schliemann’ın kazısı artık yalnızca bilimsel bir çalışma değil, destanın toprağın altından doğrulanmasıydı. Fakat buluntular Priamos’un yaşadığı varsayılan dönemden çok daha eskiydi. Hazine, Troya Savaşı anlatısının yerleştirildiği tarihten yaklaşık 1250 yıl önceye ait bir tabakadan geliyordu. Schliemann’ın Priamos’a bağladığı nesneler, Homeros’un dünyasından değil, çok daha erken bir Troya yerleşiminden kalmıştı.
Yanlış adlandırma hazinenin şöhretini azaltmadı. Tam tersine, “Priamos Hazinesi” adı nesnelerin gerçek tarihinin önüne geçti. Buluntular, ait oldukları Erken Tunç Çağı toplumunun ekonomik, toplumsal ve kültürel dünyası içinde değil; Homeros’un kralları, savaşçıları ve yıkılan sarayları arasında hatırlandı. Schliemann nesneleri yalnızca bulmamış, onları yeniden kimliklendirmişti. Arkeolojik belirsizliklerin yerini büyük isimler aldı. Bir hazineyi Priamos’a bağlamak, tarihlendirme tablolarından ve katman tartışmalarından çok daha güçlü bir hikâye yaratıyordu.
Kaçakçılık: Romantik Macera Değil, Düpedüz Yağma
Hazinenin ortaya çıkarılmasıyla ilgili sorun yanlış adlandırmayla sınırlı kalmadı. Schliemann, Osmanlı topraklarında kazı yapıyor ve elindeki izin kapsamında bulunan eserleri yetkililere bildirmekle yükümlü bulunuyordu. Kazı izni, buluntuların paylaşılması ve devletin hakları konusunda açık hükümler içeriyordu. Schliemann bu hükümleri uygulamak yerine hazineyi gizlice Hisarlık’tan çıkardı. Eserler Osmanlı yetkililerine teslim edilmeden ve gerekli paylaşım yapılmadan Yunanistan’a götürüldü. Böylece arkeolojik kazı, doğrudan bir kültür varlığı kaçakçılığı dosyasına dönüştü.
Osmanlı İmparatorluğu 1874’te Atina’da dava açtı. Dava 1875’te sonuçlandı ve Osmanlı tarafı eserlerin geri alınmasına yönelik talebinde haklı bulundu. Ancak eserlerin fiilen geri getirilmesi yerine taraflar arasında bir uzlaşmaya gidildi. Schliemann tazminat ödedi; hazine ise onun elinde kaldı. Bu olay daha sonra Schliemann’ın maceracı kişiliğinin renkli bir bölümü gibi anlatıldı. Oysa mesele, bir kazıcının bulduğu eserleri cebine koymasından daha büyüktü. Schliemann kazı yaptığı ülkenin hukukunu aşmış, kültürel miras üzerindeki kamusal hakkı kendi keşif iddiasının gerisine itmişti. Hazine daha sonra Avrupa’daki müzelerin ve devletlerin prestij hesaplarının parçasına dönüştü. Hisarlık’tan çıkarılan nesneler, önce Schliemann’ın kişisel şöhretini, ardından onları sergileyen kurumların gücünü temsil etti. Troya’nın toprağından koparılan eserlerin yolculuğu, arkeoloji ile mülkiyet arasındaki çatışmanın en ünlü örneklerinden biri haline geldi.
Schliemann’ın Osmanlı yönetimiyle en önemli teması dönemin Maarif Nâzırı Safvet Paşa üzerinden kuruldu. Hisarlık’ta izinsiz başladığı ilk çalışmalar durdurulunca doğrudan ona başvurdu; Safvet Paşa ise Schliemann’ın araziyi satın alarak bulunacak eserler üzerinde hak kurmasını engellemek için tepenin ilgili bölümünü Müze-i Hümâyun adına kamulaştırdı. Kazı izni alınırken Amerika’nın İstanbul’daki ticaret ataşesi John P. Brown da devreye girdi ve Schliemann’ın saygın, güvenilir bir kişi olduğu yönünde Bâbıâli’ye güvence verdi. 29 Haziran 1871’de Sultan Abdülaziz döneminde çıkarılan izin, masrafları Schliemann tarafından karşılanacak bir Osmanlı memurunun kazıları izlemesini, bulunan eserlerin devletle yarı yarıya paylaşılmasını ve ortaya çıkarılan surların yerinde bırakılmasını şart koşuyordu. Hazinenin kaçırılmasından sonra ise Müze-i Hümâyun Müdürü Anton Dethier Atina’daki davayı yürütmekle görevlendirildi; Schliemann’ın Osmanlı bürokrasisiyle ilişkisi böylece izin istemekten uluslararası bir hukuk savaşının tarafı olmaya kadar uzandı.
Schliemann’ın bu şartları rahatça çiğneyebilmesinin arkasında devletin kayıtsızlığından çok, yeni kurulmakta olan koruma düzeninin geniş bir coğrafyada yeterince denetlenememesi vardı. 1869 tarihli Âsâr-ı Atika Nizamnâmesi eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklıyordu; ancak Müze-i Hümâyun’un personeli sınırlı, merkez ile Çanakkale arasındaki haberleşme yavaş, kazı alanındaki gözetim ise zayıftı. Üstelik gözetim memurunun masraflarını doğrudan Schliemann’ın karşılaması daha baştan sorunlu bir bağımlılık yaratıyordu. Altınların bir bölümü Yunan kaptan Andreya’nın gemisiyle, daha küçük parçalar ise sandıklarda ve ceplerde Kumkale üzerinden taşındı; Çanakkale Gümrüğü’nden geçirilirken yükler gerektiği gibi aranmadı. Kaçakçılık ortaya çıkınca Kumkale Müdürü Rüstem Ağa, Çanakkale Gümrük Müdürü Halid Ağa ve ilgili memurlar hakkında soruşturma açıldı; Rüstem Ağa üç ay hapis cezası aldı. Schliemann’ın serveti, yabancı elçiliklerden gördüğü destek, Avrupa kamuoyundaki itibarı ve taşradaki denetim boşlukları birleşince, yazılı kurallar kazı alanında kolayca aşılabildi.
Sophia Fotoğrafı: Arkeolojiden Çok Sahne Tasarımı
Schliemann’ın eşi Sophia’nın Troya takılarıyla çekilmiş fotoğrafı, kazının kendisi kadar ünlendi. Sophia, başına ve boynuna yerleştirilmiş ağır altın takılarla kameraya bakıyordu. Fotoğraf kısa sürede Priamos Hazinesi’nin, Schliemann ailesinin ve Homeros dünyasının tek bir görüntüde birleştiği güçlü bir simgeye dönüştü. Bu sahnede takılar artık belirli bir tabakadan çıkarılmış arkeolojik nesneler değildi. Homeros’un kadınlarını, Troya’nın kraliçelerini ve kayıp bir sarayın zenginliğini çağrıştıran kostüm parçaları gibi kullanılmışlardı. Sophia’nın kimliği de fotoğrafın içinde değişiyor, modern bir kadın ile destansı Troya’nın hayali kraliçesi birbirine karışıyordu.

Fotoğraf kazının kamuoyuna sunuluş biçimini belirledi. Arkeolojik yöntem, katmanlar ve tarihlendirme tartışmaları görüntünün dışında kalırken altın, güzellik ve kayıp krallık fikri ön plana çıktı. Schliemann’ın başarısı birkaç saniyede anlaşılabilecek bir gösteriye dönüşmüştü. Önce buluyor, sonra buluntuya büyük bir isim veriyor, ardından onu sahneliyordu. Gazeteler ve kamuoyu için kusursuz çalışan bu yöntem, nesnelerin gerçek bağlamını giderek daha görünmez hale getiriyordu. Altın takılar Erken Tunç Çağı Troya’sına ait karmaşık bir buluntu topluluğu olmaktan çıkıp Schliemann destanının aksesuarlarına dönüşüyordu.
Mykenai ve Agamemnon Meselesi
Schliemann, Troya’dan sonra Homeros’un dünyasını Yunanistan’da aramayı sürdürdü. 1876’da Mykenai’de kazılara başladı ve kent surlarının içindeki Mezar Dairesi A’da zengin gömüler ortaya çıkardı. Altın takılar, silahlar, kaplar ve ölülerin yüzlerine yerleştirilmiş maskeler bir kez daha dünya basınının ilgisini çekti. Altın maskelerden biri diğerlerinden daha gösterişliydi. Schliemann bu maskeyi gördüğünde Agamemnon’un yüzüne baktığını düşündü. Mykenai kralı ve Troya seferinin başkomutanı, onun zihninde bir kez daha destandan çıkıp arkeolojik buluntuya dönüşmüştü.
Ancak maske Troya Savaşı’nın varsayılan tarihinden birkaç yüzyıl daha eskiydi. Değerli ve olağanüstü bir Mykenai eseriydi, fakat Agamemnon’a ait değildi. “Agamemnon’un Maskesi” adı yine de yerleşti ve eserin gerçek tarihinden daha güçlü hale geldi.
Maskenin özgünlüğü konusunda daha sonra çeşitli tartışmalar yürütüldü. Schliemann’ın maskeyi değiştirtmiş ya da kazı sırasında buluntuya müdahale etmiş olabileceğini ileri sürenler çıktı. Bu iddialar kesin biçimde kanıtlanmadı; ancak tartışmanın doğması bile Schliemann’ın kendi anlatısını kurma biçiminden bağımsız değildi. Günlüklerinde, mektuplarında ve yayımladığı eserlerde dramatik ayrıntıları büyütmeye eğilimliydi. Belirsizliği sevmez, buluntuların çevresindeki boşlukları büyük tarihsel adlarla doldururdu. Priamos Hazinesi’nde kurduğu düzen Mykenai’de tekrarlandı: önce dikkat çekici eser ortaya çıktı, ardından Homeros’tan bir kahraman onun üzerine yerleştirildi.
Suç Dosyası: Katmanı, Bağlamı ve Hafızayı Yaralamak
Schliemann’ın Hisarlık’ta uyguladığı kazı yöntemi, birbirinden ayrı hataların rastgele toplamı değildi. Bütün çalışmalarını yönlendiren temel düşünce aynıydı: Toprağın altında, destanlarda anlatılan büyük kahramanlara ait kesin kanıtlar bulunmalıydı. Kazı, geçmişi bütün ayrıntılarıyla incelemekten çok bu kanıta ulaşmanın aracı haline gelmişti. Höyükteki katmanların hızla kaldırılması bu arayışın ilk sonucuydu. Troya tek bir kent değildi; farklı dönemlerde kurulmuş çok sayıda yerleşimin üst üste birikmesinden oluşuyordu. Her Troya bir öncekini kısmen kullanmış, değiştirmiş, yıkmış ya da üzerine yenisini kurmuştu. Schliemann ise bu çoğulluğun içinden yalnızca Homeros’un kentini çekip çıkarmaya çalıştı.
Aradığı döneme ait olduğunu düşünmediği tabakalar onun gözünde ikincil hale geldi. Oysa daha sonra Troya VI ve VII’nin önem kazanması, hızla geçilen katmanların ne kadar değerli olabileceğini ortaya çıkardı. Hangi toplumun hangi yapıda yaşadığı, kentin hangi yangından sonra nasıl yeniden düzenlendiği ve surların hangi aşamalarda değiştirildiği konusunda oluşan boşlukların bir bölümü Schliemann Yarması’nın bıraktığı tahribattan kaynaklandı. Buluntuların bağlamdan koparılması aynı yöntemin ikinci sonucuydu. Altın bir küpe, hançer, kap ya da mühür yalnızca değerli bir nesne olarak ele alındığında etkileyici görünür. Fakat arkeolojik anlamı bulunduğu odadan, mezardan, zeminden, seramiklerden ve çevresindeki diğer nesnelerden doğar. Bu ilişkiler kaybolduğunda geriye güzel bir eser kalır, fakat onu kullanan insanların hayatı bulanıklaşır.
Schliemann’ın anlatısında nesneler çoğu zaman bu ilişkilerden bağımsız biçimde sahneye çıktı. Hazine, Troya’nın belirli bir dönemine ait ekonomik ve toplumsal birikim olmaktan önce Priamos’un altınıydı. Maske, Mykenai mezar geleneklerinin parçası olmaktan önce Agamemnon’un yüzüydü. Buluntunun kendisi, tarihsel kahramana ulaşmak için kullanılan bir köprüye dönüşüyordu. Kültürel mirasın kaçırılması da aynı kişisel zafer arzusuna bağlıydı. Priamos Hazinesi’ni Osmanlı yetkililerinden saklayarak Yunanistan’a götürdüğünde, eserlerin ait olduğu topraklarla kurduğu bağı kendi sahiplik iddiasının gerisine itti. Hazine artık Troya’nın değil, onu bulan ve dünyaya tanıtan Schliemann’ın hazinesiydi.

Frank Calvert’in gölgede kalması da bu anlatının insani tarafını oluşturdu. Hisarlık ihtimalini ondan önce araştıran, araziyi tanıyan ve doğru yeri işaret eden kişinin katkısı, Schliemann’ın tek başına gerçekleştirilmiş büyük keşif hikâyesine uymuyordu. Schliemann sahaya yalnızca daha fazla parayla değil, kendi adını tarihe yerleştirme konusunda daha büyük bir kararlılıkla gelmişti. Onun kazılarında bilimsel cesaret, kişisel reklam, Homeros tutkusu, mülkiyet arzusu ve gösteri duygusu birbirinden kolayca ayrılmaz. Bazen biri diğerini harekete geçirir; Troya’ya duyduğu inanç kazıyı başlatır, serveti kazıyı büyütür, bulduğu altın şöhretini artırır, şöhreti ise kendi hikâyesini daha da abartmasına imkân verir.
Hisarlık’ta bıraktığı yarma bugün hâlâ görülebilir. Bu boşluk yalnızca geçmişte kullanılan kaba kazı tekniklerinin kalıntısı değildir. Aynı zamanda artık cevaplanamayacak soruların alanıdır. Hangi duvarın hangi yapıya bağlandığı, bazı tabakaların nasıl sona erdiği ve geçiş dönemlerinde kentin nasıl değiştiği konusunda kaybolan bilgilerin tamamını yeniden kurmak mümkün değildir. Schliemann’ın mirası bu nedenle iki ayrı portreyi aynı çerçevede taşır. Bir tarafta çocukluğundan beri Homeros’un kentlerini aradığını söyleyen, diller öğrenen, servet kazanan ve bütün imkânlarını antik dünyanın peşine süren saplantılı bir araştırmacı vardır. Diğer tarafta aceleci, kibirli, yerel hukuku aşan, bilimsel sabrı engel sayan ve buluntuları kendi şöhretinin parçalarına dönüştüren bir yağmacı durur.
Homeros’un Işığı, Kazmanın Gölgesi
Heinrich Schliemann, geçmişi bulmak ile ona sahip olmak arasındaki çizgide yürüdü. Hisarlık’a geldiğinde aradığı şey yalnızca eski bir kent değildi. Homeros’un haklı çıktığını kanıtlamak, çocukluğundan beri anlattığı hikâyeyi tamamlamak ve kendi adını destanın yanına yerleştirmek istiyordu. Troya ise onun aradığı tek ve görkemli şehirden daha karmaşıktı. Yangınlarla, depremlerle, savaşlarla, terk edilişlerle ve yeniden kuruluşlarla biçim değiştirmiş çok sayıda kentin aynı yerde birikmesinden oluşuyordu. Her katman başka bir Troya’ya, başka bir topluma ve başka bir tarihsel ana aitti.
Schliemann bu çok katmanlı geçmişi Homeros’a giden düz bir yol gibi kazdı. Aradığı büyük ana ulaşırken aradaki yüzyılları parçaladı; bulduğu eserleri destanın kahramanlarıyla adlandırdı ve hazineleri kendi keşif anlatısının merkezine yerleştirdi. Troya’yı dünya çapında görünür kılarken, Troya’nın bazı bölümlerini sonsuza kadar okunamaz hale getirdi. Geride altınlar, maskeler, büyük iddialar ve dev bir kazı yarığı kaldı. Bunların yanında Frank Calvert’in gölgede bırakılan emeği, Osmanlı topraklarından kaçırılan hazine ve artık yeniden kurulamayacak arkeolojik bağlamlar da Schliemann’ın hikâyesine eklendi.
Arkeoloji zamanla Schliemann’ın uyguladığı hazine avcılığından uzaklaştı. Kazının amacı değerli nesneye en hızlı biçimde ulaşmak değil, toprağın içindeki ilişkileri mümkün olduğunca eksiksiz kaydetmek haline geldi. Schliemann modern arkeolojinin bütün kurallarını yaratmadı; fakat onun açtığı yaralar, bu kuralların neden gerekli olduğunu sonraki kuşaklara bıraktı. Homeros’un peşinden giderken antik dünyanın en büyük keşiflerinden bazılarına ulaştı. Aynı yolculuk sırasında toprağın hafızasına, kültürel miras hukukuna ve kazdığı insanların sessiz tarihine ağır zararlar verdi. Adı bu nedenle yalnızca Troya’yı bulan adam olarak değil, geçmişi ararken onu yaralayan adam olarak da yaşamaya devam etti.
