Svend Svensson: Akşehir Önünde Düşen Viking Prens

Manşet Tarihin Akışı

Anadolu içlerine doğru uzanan eski Roma yollarında, Konya ovasının serin sabahında bir İskandinav prens ilerliyordu. Çocukluğunu sisli fiyortların değil ama en az onların kadar sert bir saray siyasetinin gölgesinde geçirmişti. Ailesi, Danimarka’yı ve çevresindeki kuzey denizlerini kendi hanedan adlarıyla doldurmuştu; ona ise kalabalık bir şecerede, arka sıralarda bir yer düşmüştü. Papalığın çağrısı yükselince, hanedan sıralamasında arkalardaki prens için gökyüzü birden açıldı: Kutsal toprak, şan, şöhret, belki de kendi hanedanını kurma ihtimali. Ama Svend Svensson, Kudüs’ü değil, Akşehir’i bile göremeden Anadolu’nun açık tarlalarında bir ok yağmurunun içinde kayboldu. Latince kronikler bile onun için birkaç satır ayırdı.

Danimarka Sarayında Kısa Bir Hayat

Svend Svensson, kaynakların çoğunda Svend Korsfarer (ingilizcesiyle Sweyn the Crusader) adıyla geçen bir Danimarka prensiydi. Babası, Danimarka’yı 11. yüzyıl ortasında yeniden güçlü bir krallık haline getiren, ünlü Sweyn II Estridsen’di. Bu hanedan, adını Svend’in büyükannesi Estrid Svendsdatter’den alan ve 1047’den 15. yüzyıl başına kadar Danimarka tahtını elinde tutan Estridsen hanedanıydı.

Svend, bu hanedanın çok kalabalık veliaht halkalarından birine aitti. Sveinn Ástrídarson’un bilinen yirmiye yakın çocuğu vardı; bunlardan en az beşi kral, bir kısmı da kont ya da dük oldu, bazılarının ise adı sadece kısa bir not olarak kayıtlara geçti. Svend de bu büyük grubun içinde, erkek ve kız kardeşleriyle birlikte sarayda büyüdü; Ingrid, Gungild ve Nils gibi isimlerle çevrili, sürekli el değiştiren tahtların, miras kavgalarının, kilise ile pazarlıkların içinde bir genç prens olarak.

Viking Çağı’nın fırtınalı akıncılık döneminin üzerinden bir-iki kuşak geçmişti ama hatırası hâlâ canlıydı. Danimarka sarayı, bir yandan Hristiyanlığın kurumsallaşmasıyla kilise yapıları, Latin metinleri ve yeni bir ahlak diliyle tanışırken, diğer yandan Saxo Grammaticus gibi yazarlar Gesta Danorum’da eski Dan ordularını efsane ile tarih arasında bir yerde yeniden kuruyordu. Svend, çocukken dinlediği hikâyelerde hem Odin’in gölgesini hem de Kudüs’e yürüyen haçlıları bir arada duydu.

Estridsen Hanedanının Kalabalık Sofrası

Svend’in gençliğini anlamak için Estridsen hanedanının karakterine bakmak gerekiyor. Hanedanın kurucusu Sweyn II, annesi Estrid sayesinde hem eski Jelling mirasına hem de Knud den Store (Cnut the Great) üzerinden İngiltere ve Norveç’e uzanan bir siyasi meşruiyete yaslanıyordu. Bu karmaşık soy ağacı, Danimarka sarayını adeta kuzeydeki dünyanın kavşak noktası haline getirdi. (Daha sonraları Shakespeare bu karmakarışık yapıdan Hamlet’i çıkarttı)

Bu kalabalık ailede kralın çocukları sadece sayıca çok değildi; statüleri de birbirinden farklıydı. Bazıları geleceğin kralı olarak yetişiyor, bazıları kontluk, piskoposluk gibi görevlerle kenara çekiliyor, bazıları da tarih kayıtlarında sadece kardeş diye geçiyordu. Svend’in hayatı da tam bu ara bölgede şekillendi. Yani Svend, doğduğu topraklarda pek anlamlı bir siyasi kariyer kuramadı. Asıl hikâyesi, saray koridorlarında değil, papalığın çağrısıyla açılan yolda, Anadolu’nun içlerinde yazıldı.

Haçlı Çağrısı Ve Kuzeyin Genç Prensi

1095’te Papa II. Urbanus’un Clermont’taki çağrısı, Avrupa’nın her köşesinde yankılandı. Yeni Hristiyanlaşmış İskandinav prensleri için bu çağrı, sadece dini bir görev değil, aynı zamanda siyaseten görünür olmanın bir yoluydu. Hristiyanlığı yeni benimseyen hanedanlar için haçlı seferlerine katılmak, yerel iktidarlarına evrensel bir meşruiyet kazandırmanın aracıydı. Svend de bu dalganın içinde yer aldı. Danimarka’dan ve daha geniş İskandinav bölgesinden topladığı, kaynaklara göre yaklaşık 15.000 kişilik bir birlikle yola çıktı.
Dönemin koşullarında oldukça ciddi bir askeri güçtü; üstelik bu birlik, kuzeyli savaşçıların ünü sayesinde, cesaret ve dayanıklılık beklentisiyle anılıyordu. Latin kroniklerinde Dani, Daci, Danai, Normanni, Gothi gibi kelimelerle anılan kuzeylilerin, Avrupa’nın en çılgın ve kuvvetli savaşçıları olarak tasvir edildiğini görüyoruz.

Svend, Avrupa’daki birçok genç prens gibi, Kutsal Topraklara ulaşma ateşiyle yanıp tutuşuyordu. Fakat yola çıkışı biraz gecikti. Bir türlü tutunamadığı saray, bu sefer ayağına dolanmıştı. Bazı işleri çözmesi gerekiyordu. Bu geç kalış, askeri açıdan aleyhine işledi. Svend ve arkadaşları, Anadolu’ya ulaştığında, artık büyük haçlı ordularından ayrı kalmış, kendi kuvvetleriyle baş başa bir birlik komutanına dönüşmüştü.

Florine Efsanesi Ve Burgonya Bağlantısı

Svend’in hikâyesi, Danimarka sarayından çıksa da, Avrupa belleğinde genellikle Burgonya üzerinden hatırlanır. Bunun nedeni, eşi (veya nişanlısı) olarak anılan Florine of Burgundy’dir. Ortaçağ’dan itibaren kroniklerde ve özellikle Albert of Aachen’ın anlatısında Florine, Burgonya Dükü Odo I’in kızı, genç, cesur ve Svend ile birlikte savaşan bir kadın figürü olarak belirir. Kesinliği bulunmayan anlatılara göre Florine yaklaşık 14 yaşındayken Svend’in yanında haçlı seferine katılır, 15.000 kuzeyli şövalyeyi Anadolu içlerine kadar yönetir. Yine efsaneye göre Svend ile Kudüs’te evlenecek, kutsal bir balayı geçirecektir. Ama aşkıyla ve müstakbel kocasıyla birlike Philomelion civarındaki çarpışmada ok yağmuru altında ölür. Yani anlatı, tam bir ortaçağ destanı ihtiyacını karşılar: Genç prens, genç prenses, uzun yolculuk, uzak diyar, dramatik ölüm.

Modern tarihçilik ise bu tabloya biraz soğukkanlı bakıyor. Burgonya belgelerinde Florine’den iz olmaması, babasının farklı tarihlerde seferlere katılması, kronolojideki kaymalar, birçok araştırmacıyı Florine’in gerçekliğini sorgulamaya götürdü. Florine’in tamamen hayal ürünü olmasa bile, birden çok figürün bir araya getirilmiş, efsaneleştirilmiş hali olabileceği sıkça dile getiriliyor. Yine de Florine efsanesi boşluğa düşmedi. 19. yüzyılda William Bernard McCabe, Florine, Princess of Burgundy adlı tarihi romanında bu hikâyeyi yeniden anlattı. Gustave Doré, Florine of Burgundy temalı gravürleriyle bu efsaneyi görsel olarak da pekiştirdi. Bugün Svend’in adını duyan birçok kişi, aslında onu Florine’in hikâyesi üzerinden tanıyor. Bir anlamda, Danimarkalı prensin hatırası, Burgonyalı olduğu varsayılan bir kadının gölgesinde yaşamaya devam ediyor.

Akşehir Önünde Bozguna Giden Yol

Svend ve askerleri, Konstantinopolis’e ulaştıklarında Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos tarafından büyük bir hürmetle karşılandı. Bu, kuzeyli savaşçıların sık yaşadığı bir sahneydi: Miklagard, yani Konstantinopolis, İskandinav dünyasında hem zenginlik hem de macera vaadiyle anılan bir merkezdi. İmparatorun yakın koruma birliği Vareng muhafızlarının hikâyeleri, Svend’in kulaklarına çocukluğundan beri çalınmış olmalıydı. Fakat Svend’in yolu, imparatorun sarayında bir muhafızlık kariyerine değil, Anadolu bozkırlarında kısa sürecek bir sefere düştü. Konya yönüne doğru ilerlerken, Haçlı ordularının izlediği güzergâhı takip etti. 1097 yazında haçlılar İznik’ten sonra Bolvadin ve Akşehir hattına ulaştı; Svend’in kuvveti ise, büyük ordudan ayrı, daha savunmasız bir kitle olarak Anadolu’nun ortasında kaldı. Willelmus Tyrensis’in aktardığına göre, Svend ve birliği Akşehir’e ulaşmadan önce konakladıkları yerde Selçuklu kuvvetlerinin ani atağıyla karşılaştı. Önce yoğun bir ok yağmuru, ardından kılıç saldırısı geldi. Svend’in birlikleri, açık arazide, hazırlıksız yakalandı; çadırlar savunma hattına, yol yorgunu süvariler zırhlı duvarlara dönüşemeden bozguna uğradı.

Svend, Avrupa’dan çıkarken kendisini Kudüs surları önünde, mızrağını gökyüzüne kaldırırken hayal etmişti. Ama kaderi Anadolu’da bir konaklama yerinde, muhtemelen erzak, hayvanlar ve yorgun askerlerle dolu bir düzensizlik içinde ani bir baskına yakalanmaktı. Büyük hayaller, kıt coğrafya bilgisi ve keşif eksikliği, savaş deneyimi çok yüksek Selçuklu birlikleriyle karşılaşınca bu son en baştan kaçınılmazdı. Haçlı literatürü bu tür sahnelere genelde fazla yer vermedi; kimse “Kötü lojistik yüzünden dağıldık” demeyi pek sevmedi.

Ölüm, Efsane Ve Kılıcın İkinci Hayatı

Svend ve askerlerinin büyük kısmı, bu baskında öldü. Bazı kaynaklarda, Svend’in cesedinin daha sonra bulunduğu ve 17. yüzyılda Karel van Mander III tarafından yapılan bir tabloda betimlendiği belirtilir; Danimarka ulusal galerisi, bu anlatıyı kısaca tekrarlar. Ölüm yeri ise neredeyse tüm kaynaklarda aynı: Philomelium, yani bugünkü Akşehir civarı olarak geçer. Florine’in akıbeti, anlatının en tartışmalı kısmı. Bazı kronik ve popüler anlatılarda Florine’in de Svend ile birlikte öldüğü, bir geçidi savunurken oklarla delik deşik edildiği anlatılır. Florine’in Selçuklu baskınından sağ kurtulduğunu söyleyen bir motif de yer alır. Ama bu anlatı da genç kadının celladın kılıcı altında idam edilmesiyle son bulur. Modern araştırmalar, Florine’in tarihsel varlığının baştan sona problemli olduğunu gösterdiği için, bu sahnenin ayrıntıları da ister istemez sis içinde kalıyor.

Svend’in ölümünden sonra olanlar ise, tarihten çok edebiyatın alanı. Torquato Tasso’nun La Gerusalemme liberata eserinde, Rinaldo karakterine kutsiyet atfedilen bir kılıç verilir. Svend’in cansız bedeninden çıkarıldığı iddia edilen kılıç Haçlılar Kudüs’ü aldığında surlarda kaldırılan ilk zafer kılıcıdır. Böylece Anadolu’da kötü planlanmış bir konaklama ve baskın, sonraki yüzyıllarda kutsal kılıcın sahibi kahraman prens anlatısına dönüşür.

19.yüzyılda McCabe’in romanı, Doré’nin gravürleri ve Michaud’nun Haçlı tarihi gibi eserler, Svend ve özellikle Florine’i romantik bir ortaçağ rüyasının kahramanlarına çevirdi. Anadolu’nun tozlu tarlalarında hızla biten o sabah, kitap sayfalarında ve gravürlerde geniş, dramatik bir efsaneye dönüştü.

Bugün Svend Svensson’un hayatı, üç düzlemde var oluyor. Birincisi, Danimarka tarihindeki yeri: Kalabalık Estridsen hanedanının kenarındaki kısa ömürlü bir prens, Hristiyanlaşmanın ve haçlı çağının kesiştiği noktada bir figür.
İkincisi, haçlı literatüründeki konumu: Birinci Haçlı Seferi’nin büyük anlatıları içinde, Anadolu içlerinde kaybolan birçok birlikten biri. İstanbul’da imparator tarafından hürmetle karşılanıp, Akşehir önlerinde hatalı bir konaklamanın kurbanı olması, haçlı seferlerinin askeri ve lojistik kırılganlığını çarpıcı biçimde gösteriyor.
Üçüncüsü ise, efsaneler ve romantik edebiyattaki yeri: Florine’in şüpheli ama güçlü efsanesiyle birleşen, Doré’nin gravürleriyle ve 19. yüzyıl romanlarıyla süslenen, kılıcı Kudüs surlarına taşınan prens imgesi. Bu üçüncü efsaneleştirme, Akşehir’deki gerçek ölümü yumuşatıyor, üzerine bir estetik filtre ekliyor.

Belki de Svend’in hikâyesini ilginç kılan tam da bu: Danimarka’nın sisli kıyılarından, Miklagard efsanelerinden, papalık çağrısından ve Anadolu topraklarından geçen bir rota; coğrafi olarak kısa, kültürel olarak uzun bir yol.

Tagged