1975’te Jaws vizyona girdiğinde kimse milyonlarca insanın yaz tatilini iptal edeceğini, denizlere olan güvenin yıllarca sarsılacağını tahmin etmemişti. Steven Spielberg sadece bir köpekbalığı filmi yapmıştı, ama seyirci denize girmeme protokolünü hemen yürürlüğe koydu. Avcılığın kahramanlık sayıldığı o yıllarda, balıkçılar sanki türsel intikam alıyormuş gibi köpekbalıklarını vurdu, plajlarda canavar yakalama fotoğrafları sıradanlaştı. Ekolojik yıkım bir yana, insanlığın toplu aptallığının film afişine sığan bir versiyonuydu bu. Kolektif Delilikler birçok filmin ve dizinin sonucu olarak, saçma algılara boğulmuş günümüz dünyasında dikkat çekiyor.
Aynı sinematik histeri birkaç on yıl sonra evcil hayvan pazarlarında tekrarlandı. Game of Thrones seyircisi direwolf istiyordu, ama evlerde yerini Husky aldı. Dizi final yapana kadar soylu sadakat arayışı barınakları boşalttı; birkaç ay sonra terk edilen köpekler aynı barınakları doldurdu. Öncesinde 101 Dalmatians’ın yarattığı dalga vardı: siyah benekli şıklığın evde nasıl bir kabusa döndüğünü kimse hesap etmemişti. Sinemanın estetik arzusu, bakım sorumluluğuyla karşılaşınca toplumun refleksi hep aynıydı: “Moda geçti, bırak gitsin.”
Bu toplu davranışın doğada da yankısı oldu. Teenage Mutant Ninja Turtles çocuklara ninja kaplumbağaları sevdirdi ama ekosistemlere istilacı tür armağan etti. Yüzbinlerce kırmızı yanaklı kaplumbağa eve taşındı, sıkılınca doğaya salındı; Leonardo’yu ararken göletlerde yeni bir biyolojik kriz yaratıldı. Hayvan koruma örgütleri “Her film çıkınca hayvan almayın” demeye başlayana kadar insanlık bu zinciri birkaç kez denedi: önce büyülen, sonra sıkıl, sonra bırak.
Harry Potter evreninde baykuşlar zarif postacılardı; sinemada kanat çırpıp mektup taşıdıklarında seyirci onları büyünün sembolü olarak bağrına bastı. Sonra olan şu: Büyücülük hevesi taşıyan pek zeki olmayan çocuklar için pet shop’lar “Hedwig” stokladı, çocuklar baykuş istedi, ebeveynler aldı — ve kimse baykuşların sessizliğe, geceye, yalnızlığa ihtiyaç duyduğunu hatırlamadı. Birkaç ay sonra büyü bozuldu; “Gagası çok uzun, kemirgen yiyor, uyutmuyor” şikâyetleri geldi. Bazı ülkelerde baykuş terkleri o kadar arttı ki koruma dernekleri “Baykuşu değil, kitabı sahiplenin” kampanyası başlattı. İronik biçimde, doğanın en bilge hayvanı, insanlığın en aptal trendlerinden birine kurban gitti.

Büyülenme–taklit–pişmanlık döngüsü özellikle ülkemizde suç ekranına da sıçradı. Türkiye’de Kurtlar Vadisi bu döngünün en tartışmalı halkasıydı. Dizi çıktığında sokakta Polat Alemdar kılığında gezen gençlerin sayısı bilinmiyor, ama haberlere yansıyan dizilerden kaynaklanan mafya özentiliği artık folklorik bir gerçek. Akademik çalışmalar, dizinin doğrudan suç oranını artırdığını değil, suçun nasıl görünmesi gerektiğini öğrettiğini söylüyor. Şiddeti bir tür görsel karizma haline getirdi; genç ergen erkeklik performansına doğru bakış kazandırdı. O yüzden Türkiye’de suç istatistikleri aynı kalsa bile suçun tarzı değişti: silahı nasıl tutacağımızı, tehdit cümlesini nasıl kuracağımızı televizyon öğretti.
Daha karanlık tarafta ise sinemanın romantik intihar anlatısı duruyor. 18. yüzyıldan beri bilinen Werther etkisi, 20. yüzyılda medya aracılığıyla katmerlendi. Modern araştırmalar, intihar haberlerinin ardından girişimlerin arttığını, hele de “şiirsel” bir dille anlatıldığında bulaşıcılığın güçlendiğini gösteriyor. Bunun karşısında Papageno etkisi var: umudu, yardım hattını, başa çıkmayı gösteren içeriklerin koruyucu gücü. Yani ekran ne anlatırsa, toplum da aynı tonda davranıyor; Ölüm bile güzel anlatılırsa denenesi oluyor.
Ve sonra 1938… Orson Welles’in War of the Worlds radyo uyarlaması, medyanın kitle histerisini nasıl şekillendirdiğinin en parlak —ve komik— örneği. Radyo dinleyicilerinin Marslı istilasına inandığı, şehirlerin boşaldığı hikâyesi… Tabii gerçekler çok daha sıkıcı: birkaç şaşkın dinleyici, biraz yanlış zamanlama, ama gazeteler için bulunmaz fırsat. Tirajı düşen basın “Radyoyu susturun, halk paniğe kapıldı!” diye manşet attı, küçük bir kafa karışıklığını tarihin en meşhur toplu deliliğine dönüştürdü. Bugün sosyal medyada gördüğümüz yalancı paniğin ilk prototipi buydu.
Yarım yüzyılda değişen tek şey teknoloji; kolektif refleks aynı kaldı. Bir film çıkar, biri büyülenir, diğeri taklit eder, üçüncüsü haberi büyütür, dördüncüsü de “insanlık nereye gidiyor” diye tweet atar. Jaws köpekbalıklarını, Kurtlar Vadisi kabadayıyı, Game of Thrones Husky’yi, Welles de Marslıları mahvetti. Suç, doğa, hayvan, akıl… Hepsi aynı şemaya sığıyor: ekranı ciddiye al, hayatı unut, sonra da faturayı evrime kes.
