Frances McDormand: Neden Seviyoruz?

Görüntünün Akışı

Frances McDormand, 1957 yılında Gibson, Illinois’de doğdu. Kendisinin de yıllar boyunca saklamadan anlattığı gibi biyolojik annesi, Amerika’daki sınıfsal küçümsemenin en sert ifadelerinden biri olan white trash (en fakir ve cahil beyaz topluluk) tanımına yakındı. Frances daha küçük yaştayken, dindar bir çift olan Noreen ve Vernon McDormand tarafından evlat edinildi. Hayatının ilk büyük kırılması da buydu aslında: Bir yanda terk edilme duygusunun gölgesi, öte yanda düzenli, inançlı, kurallı bir aile hayatı. 14 yaşındayken gerçek annesiyle tanışma fırsatı önüne geldi ama bunu reddetti. Kaderini merak etmeyen biri olduğu için değil; kendine kurduğu kimliği, o noktada bozmak istemediği için.

Çocukluk ve gençlik travmaları bol olan bir oyuncu McDormand. Mutlu rollerde çok az gördük kendisini ve o rollerde bile bakışlarında hep küçük bir mesafe, içe çekilmiş bir acı, dünyaya hafif yan bakarak durma hali vardı. Hollywood yıllarca kadın oyuncuları ya güzel, ya çekici, ya sıcak, ya da kurban olarak çerçevelemeye çalıştı. Frances McDormand ise daha ilk bakışta bu çerçeveye sığmayan bir yüzdü. Yüzünde klasik yıldız parıltısından çok hayatın bıraktığı izler, bakışlarında ise davetkâr olmaktan çok tetikte olma hali vardı. Onu sevmemizin ilk nedeni biraz da buydu: İnsan gibi görünüyordu.

Şanslı Bir Keşif Değil, Dirençli Bir Kadın

Kendi hayatına dair konuşurken bazen sert, bazen alaycı, bazen de neredeyse savunmasız bir açıklık taşıdı. New York Times’a verdiği nadir röportajlardan birinde kendisini gender-normative, heterosexual and white-trash American diye tanımlarken, bu ironik cümlenin altına asıl gerçeği de yerleştirdi: Benim ailem white trash değildi, biyolojik annem öyleydi. Bu cümlede sadece sınıf, kimlik ve köken tartışması yoktu; kendisini romantize etmeme tavrı da vardı. Kendi hikâyesini mağduriyet masalına çevirmedi. Onu dramatik bir efsane gibi de pazarlamadı. Sadece olduğu gibi bıraktı.

Belki de bu yüzden McDormand’ın oyunculuğunda hep bir kazanılmışlık duygusu vardır. Sanki var olmak için önce dünyayla biraz didişmesi gerekmiş gibi durur. Bazı oyuncular kamera karşısına doğuştan ait görünür. Frances McDormand ise orada yer aça aça durur. O yer kimse tarafından ona hediye edilmemiştir.

Peri Masalından Değil, Hayattan Gelen Oyuncu

Sinemaseverler onun yüzünü hep tanıyormuş gibi hisseder ama ilk sinema rolü 1984’te geldi. Yale’de oyunculuk eğitimi almış genç bir oyuncuyken Coen kardeşlerin ilk uzun metrajı Blood Simple’da rol aldı. Daha 24 yaşındaydı. Bu başlangıç yalnızca bir kariyer başlangıcı olmadı; hayatının eksenini de değiştirdi. Filmin yaratıcılarından Joel Coen’le kurduğu ilişki hem özel hayatında hem sinemadaki çizgisinde belirleyici oldu. Sonraki yıllarda birçok Coen filminde yer aldı ve Joel Coen’le uzun süreli bir evlilik kurdu. Kendi sözleriyle onda bulduğu şey, bir şeyi saklamadan, bozup dağıtmadan, özür dilemeden sevebilmekti.

Ama McDormand’ı yalnızca Coen evreninin oyuncusu gibi görmek de haksızlık olur. Mississippi Burning ile yardımcı kadın oyuncu Oscar adaylığı aldı. Robert Altman’ın Short Cuts’ında, Ken Loach’un Hidden Agenda’sında, Wes Anderson’ın Moonrise Kingdom’ında bambaşka tonlara girdi. İngiliz romantik komedisine de uğradı, politik gerilime de, sert Amerikan dramına da. Türler değişti ama onun varlığı değişmedi. Hep aynı şey dikkat çekti: Rolü süslemiyor, rolün içini dolduruyordu.

Karakterleri Güzel Değil, Karmaşık Yapan Oyuncu

McDormand’ın oyunculuğunun en belirgin yanı, yazılmış olan karakterin eksik yerlerini tamamlaması. Bir fikir olarak kurulmuş karaktere karmaşıklık ekleme becerisi taşıyor. Bu çok önemli bir özellik çünkü sinemada özellikle kadın karakterler çoğu zaman yarım yazılıyor. Anne, eş, sevgili, mağdur, eksantrik komşu, sert kadın, tuhaf kadın gibi etiketler veriliyor; gerisi oyuncunun omzuna bırakılıyor. Frances McDormand tam da bu boşlukta çalışıyor. Karakterin sesini yükseltmeden, onu derinleştiriyor.

Olive Kitteridge bunun çok iyi örneklerinden biriydi. Duygusallıkla arasına mesafe koyan, toplumsal normlarla rahat etmeyen, sevgisini doğrudan göstermeyen bir kadın oynadı ve bunu sempatik görünmek için yumuşatmadı. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’de Mildred Hayes karakteri ise bu tavrın daha sert bir örneğiydi. Yasın içindeki öfkeyi, anneliği kutsamadan, acıyı cilalamadan taşıdı. Karakter sevilsin diye bir ışık eklenmedi. Kadınlığın alışıldık sıcak yüzü özellikle geri çekildi. Buna rağmen seyirci Mildred’dan kopamadı. Çünkü McDormand karakteri sevimli yapmaya çalışmıyor, canlı yapıyordu.

Onun kariyerinde giderek belirginleşen damarlardan biri de buydu: Kadınlık ve annelik üzerine rahat, yumuşak, onay alan beklentilere direnmek. Kendi siyasi görüşlerinin özel olduğunu söylüyor ama feminist tavrının işiyle iç içe geçtiğini de saklamıyor. Kadın karakterleri canlandırdığı için insanların onlara bakışını değiştirme imkânı taşıdığını biliyor. Bunu slogan gibi değil, oyunculuk pratiği gibi yaşıyor.

Şöhretle Arasına Koyduğu Mesafe

Frances McDormand’ı sevmemizin bir başka nedeni de yıldız olmanın gerektirdiği davranış kalıplarına pek yüz vermemesi. Set dışında makyaj kullanmıyor. Estetik müdahale modalarına mesafeli. Fargo’dan sonra basın etkinliklerinin büyük bölümüne gitmemeyi seçti. Hayranların selfie isteğine karşı geliştirdiği tavır da çok şey anlatıyor: Fotoğraf vermek yerine kısa bir sohbet öneriyor. Ben fotoğrafım çekilsin diye oyuncu olmadım, insani alışverişin parçası olmak için oyuncuyum sözü, onun ekrandaki duruşunu da açıklıyor.

Bu tavır yapay bir münzevilik değil. Şöhretten nefret eden yıldız pozu da değil. Daha çok işin özüyle şatafatı ayırabilen bir disiplin. Hollywood’un parıltılı yüzeyine uzaktan bakıyor ama onun içinde çalışmayı sürdürüyor. Bu yüzden kırmızı halıda bile bir sistemin parçası olmaktan çok, sisteme geçici olarak uğramış biri gibi görünüyor.

Tiyatrodan Hiç Kopmaması

McDormand’ın başka bir gücü de tiyatroyla bağını hiç bırakmaması. Daha 14 yaşındayken lisede Lady Macbeth oynadı. Sonra sahneden hiç kopmadı. Broadway’de Good People ile Tony kazandı. Fargo ile Oscar aldıktan sonra Dublin’de Tennessee Williams oyunu için sahneye çıktı ve program notlarında yeni ödülünden söz edilmemesini istedi. Three Billboards sonrasında da deneysel tiyatro topluluğu Wooster Group’la çalışmayı sürdürdü. Yirmi yılı aşan bu bağ, onun neden hâlâ canlı kaldığını da anlatıyor.

Tiyatro oyuncuya sürekli bir çıplaklık verir. Kamera açısı, kurgu, yakın plan, tekrar alma lüksü olmadan ayakta kalmayı öğretir. McDormand’ın yüzündeki yoğunluğun, beden kullanımındaki kesinliğin, küçük jestleri bile karakterin parçası haline getiren oyunculuğunun arkasında biraz da bu sahne terbiyesi var.

Kendi görünüşü için alışılmadık, standart yıldız güzelliğine uzak gibi ifadeler kullandı. Bunu bir eksiklik gibi değil, oyunculuk alanı gibi gördü. Standart ve biraz da yapmacık güzelliğin hazır etkisine yaslanamadığı için karaktere dönüşmek zorunda kaldı. Bu da onu daha yaratıcı, daha somut, daha sahici bir oyuncuya çevirdi. Sinema tarihinde güzellik sadece kusursuz yüz demek değildi zaten. Karizma bazen Bette Davis’te olduğu gibi gözlerin gerginliğinde, Joan Crawford’da olduğu gibi yüz hatlarının sertliğinde ortaya çıkar. McDormand da o çizgiye yakın bir yıldız. Klasik anlamda pürüzsüz olmadığı için unutulmaz.

Neden Seviyoruz?

Frances McDormand’ı sevdik çünkü kırılganlığı cilalamadı. Sertliği de kahramanlık gibi satmadı. Yüzünü değiştirmeden, sesini inceltmeden, kendisini daha kolay tüketilir hale getirmeden kariyer kurdu. Hollywood’un kadın oyunculara sunduğu rahat kalıpları kabul etmedi. Oyunculuğu, hayat hikâyesi ve kamusal tavrı aynı yerde buluştu: Fazlalıkları ayıklayan, özü saklamayan bir yerde.

Onu sevdik çünkü mutsuz bakmayı biliyordu ama bu bakışı bir numaraya çevirmedi. Onu sevdik çünkü anne, eş, kasabalı kadın, öfkeli kadın, tuhaf kadın gibi etiketlerin içine sıkışmadı. Onu sevdik çünkü yıldız olmayı reddetmeden yıldız sistemine teslim olmadı. Ve en önemlisi, Frances McDormand ekranda her göründüğünde, oynadığı karakterin arkasında bir insan aklı, bir yaşanmışlık ağırlığı ve bir direnç hissedildi. Bu da birçok oyuncuda olmayan, çok azında kalan bir şey.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *