Poncke Princen: Vicdanın İhanetle Çarpıştığı Hayat

Manşet Tarihin Akışı

Hollanda doğumlu Johannes Cornelis Princen, ya da Endonezya’nın ona verdiği isimle Poncke Princen, 20. yüzyılın en sarsıcı vicdan hikâyelerinden birinin kahramanıydı. Nazilere karşı savaşırken direnişin simgesine dönüşen bu genç adam, birkaç yıl sonra kendi ülkesinin sömürge ordusuna karşı silah doğrulttu. Bir ömür boyu sürgün, suçlama, inanç, aşk ve ideallerle geçen yaşamı, insanın adalet uğruna ne kadar ileri gidebileceğini sorgulayan bir öykü oldu.

Dindar Bir Çocuk, Sorgulayan Bir Zihin

1925’te Hollanda’nın Brabanta bölgesinde doğan Poncke, Katolik geleneğin içine doğdu ama erken yaşta sorgulamaya başladı. Dinî okullarda aldığı eğitim, onun insan doğasına, merhamete ve vicdana dair sezgilerini güçlendirdi. 1939’da Weert’te bir seminere girdiğinde dünyayı ruhban gözlüğüyle değil, adalet terazisiyle tartmaya başlamıştı. II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde henüz on sekizindeydi ve içinde büyüyen ahlak duygusu onu işgale karşı mücadeleye itti.

1943’te, Nazi işgaline karşı direnirken yakalandı. Vught, Amersfoort ve Beckum kamplarında yıllar geçirdi. Bu dönemde mahkûmlara Jan Eekhout’un “Pastoor Poncke” adlı romanını yüksek sesle okuması ona “Poncke” lakabını kazandırdı. İronik biçimde, savaş yanlısı bir yazarın kitabını okuyarak umudu diri tutan genç mahkûm, artık ismiyle bir direniş sembolüne dönüşmüştü. O zindan yıllarında öğrendiği tek şey, zulmün her kılıkta insanın karşısına çıkabileceğiydi.

Savaşın Bittiği Yerde Yeni Bir Savaş

Nazilerin yenilmesiyle Hollanda özgürlüğüne kavuştu ama aynı anda eski sömürgesini elinde tutmak için yeni bir savaşa girdi. 1946’da Hollanda hükümeti, genç erkekleri Endonezya’daki bağımsızlık hareketini bastırmak için göreve çağırdı. Poncke de çağrılanlardandı. Fakat bu kez savaşın yönü değişmişti: Bu kez işgalci olan kendi ülkesiydi. Vicdanı ile vatandaşlığı çatışmaya girdi.

Kaçmayı denedi, yakalandı, cezalandırıldı ve tekrar askere alındı. Nihayet 1948’de, bu kez kendi ordusundan firar etti. Tüm riskleri göze alarak Endonezya gerillalarına katıldı. Bu kararla, Hollanda kamuoyunda hain olarak damgalandı. Fakat Endonezya da ona hemen güvenmedi; Yogyakarta’da tutuklandı, sorgulandı, sonra serbest bırakıldı.

Princen, Pasukan Istimewa adlı özel bir direniş birliğine katıldı. Baskınlar, lojistik hatlar, silah temini… O artık bağımsızlık savaşının bir parçasıydı. Fakat bu mücadelenin bedeli ağır oldu: Eşi Odah, Hollandalı birliklerin düzenlediği bir saldırıda hayatını kaybetti. Princen o saldırıdan sağ çıktı ama o günden sonra yüzündeki çizgilerde, bir adamın içindeki tüm savaşların izi kaldı.

Hainin Direnişi: Endonezya’da Yeni Bir Hayat

Savaş sona erdiğinde, Endonezya Cumhuriyeti kuruldu. Princen ülkesine dönmedi. Vatandaşlıktan çıkarıldı, fakat yeni bir vatan buldu. Endonezya vatandaşlığı aldı, İslam’a geçti, Princen bin Abdullah adını aldı. Fakat onun için din, bir inançtan çok, aidiyetin diliydi. Yabancı bir toprakta artık yalnız değildi; o ülkenin bir parçası olmayı seçmişti.

Parlamentoda görev yaptı, Sukarno hükümetinde özgürlükçü kanadı temsil etti. Ancak sistemi eleştirmekten geri durmadı. Bu yüzden defalarca hapse atıldı: 1957–66 arasında toplam sekiz yıl cezaevinde kaldı. O yıllarda da susmadı, makaleler, mektuplar ve raporlarla rejimin baskısını ifşa etti.

Tekerlekli Sandalyedeki Direnişçi

Suharto döneminde ülke yeniden otoriterleştiğinde, Princen bu kez insan hakları savunucusu olarak ortaya çıktı. 1966’da Endonezya’nın ilk insan hakları kuruluşu LPHAM’ı kurdu. Ardından LBHI gibi sivil yapılarla işbirliği yaptı. Her açıklaması, devletin hoşuna gitmeyen bir darbeydi. Tutuklandı, tehdit edildi, engellendi. Ama o hiçbir zaman geri adım atmadı.

Hayatının son yıllarında felç geçirdi, tekerlekli sandalyeye mahkûm kaldı. Yine de 1998’de Suharto karşıtı protestolarda görüldü; elinde pankart, yüzünde aynı kararlı ifade… Artık bedenini değil, sesini silah olarak kullanıyordu.

Poncke Princen 2002’de Cakarta’da öldü. Vasiyetinde kahraman mezarlığına gömülmek istemediğini, sade bir mezarlıkta dinlenmeyi tercih ettiğini yazmıştı. Çünkü kendi gözünde ne kahramandı ne hain. Sadece vicdanını izleyen bir insandı.

Bugün Hollanda’da hâlâ adı tartışmalıdır. Onu ülkesine ihanet eden asker olarak görenler çoktur. Fakat Endonezya’da anısı bambaşkadır: Direnişçi, düşünür, insan hakları savunucusu. Bu çelişki bile onun kimliğinin özüdür. Princen’in hayatı, adaletin milliyeti olmadığını, vicdanın bazen kendi bayrağına başkaldırabileceğini gösteren bir hikâyedir.

Bir Vicdanın Anatomisi

Poncke Princen’in yaşamı, bir insanın kimliğini inançtan ya da vatandaşlıktan değil, seçimlerinden inşa ettiğini gösterir. Nazilere karşı savaşırken kahraman sayılan bir adam, birkaç yıl sonra aynı cesaretle kendi ordusuna karşı çıktığında artık hain ilan edilmişti. Oysa onun gözünde değişen bir şey yoktu; sadece zulmün yönü değişmişti.

Princen’in hikâyesi, ahlakın milliyetsizliğini hatırlatır. Onu tanımlayan şey ideoloji değil, tutarlılıktı. Hangi tarafta olursa olsun, baskıya karşı aynı refleksi gösterdi. Her iki sistemin de zindanlarında kaldı, her iki bayrağın da altında sorgulandı. Fakat hiçbirine tam olarak ait olmayı seçmedi. Çünkü onun için adalet, bir ülkenin değil, insanın vicdanında kurulan bir vatandı. Poncke Princen, tarihin ikilemleri arasında değil, kendi iç dengesi içinde yaşadı ve öldü. Onun ardında kalan en sarsıcı cümle belki de şuydu:
“Bazen sadakat, susmamakla başlar.”

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *