Cemil Topuzlu Paşa’nın hikâyesine girmek için en doğru yer belki de bir ameliyat masası değil, Salacak’ta bir yalı odasıdır. 19. yüzyıl İstanbul’unun seçkin aile çevrelerinden birinde dünyaya gelen bu çocuk, yıllar sonra Paris ameliyathanelerinden Gülhane Parkı’na, Tıbbiye koridorlarından işgal altındaki İstanbul’un ağır siyasi havasına kadar uzanan sıra dışı bir hayatın merkezinde duracaktır. Onun hayatında neşter, şehir, sahne ve sürgün birbirine beklenmedik biçimde yaklaşır. Bu yüzden Cemil Topuzlu’yu okumak, yalnızca bir hekimin başarılarını değil, Osmanlı’nın son büyük dönüşüm sancılarından birini de yakından izlemek anlamına gelir.
Salacak Yalısından Tıbbiye Koridorlarına
Cemil Topuzlu’nun doğum tarihi bazı kaynaklarda farklı geçer; en güçlü biyografik hat 6 Mart 1866 tarihini ve İstanbul Üsküdar’daki Salacak semtini öne çıkarır. Doğduğu yer, annesi Nafia Hanım’ın babası Kazasker Sirurizade Tahir Efendi’nin Salacak’taki yalısıydı. Bu ayrıntı, Topuzlu’nun çocukluğunu yalnızca İstanbul coğrafyasına değil, Osmanlı yönetici ve ulema çevresine de bağlar. Salacak kıyısındaki yalı, bir aile mekânı olmanın ötesinde, onun dünyaya geldiği sosyal çevrenin de işaretidir: Devlet, ilmiye, bürokrasi, saray çevresi ve İstanbul seçkinleri.
Babası Yusuf Ziya Paşa, Topuzluoğulları ailesindendi. Aile anlatısında Topuzlu adı, Fatih Sultan Mehmed devrinde topuz ya da sancak taşıyan bir ataya bağlanır. Bu rivayet, Osmanlı aile hafızasının sık görülen biçimlerinden biridir; kökeni bir görev, bir sembol, bir saray hizmeti veya askerî yakınlık üzerinden anlamlandırır. Ailenin İstanbul, Mısır ve İskeçe hattında tanındığına dair anlatılar da bu çevrenin geniş Osmanlı coğrafyasına yayılan ilişkilerini düşündürür. Cemil Topuzlu’nun kökeni bu yüzden dar bir etnik aidiyetten çok, Osmanlı’nın yüksek memuriyet, ilmiye ve şehirli seçkinlik dünyasında şekillenen bir aile ağı içinde okunur.
Yusuf Ziya Paşa’nın memuriyet hayatı da bu yapının bir parçasıydı. Çeşitli sancak ve vilayetlerde görev yaptı, ardından Şura-yı Devlet üyeliğine kadar yükseldi. Annesinin ailesi ise kazaskerlik makamına uzanan bir ilmiye çevresine bağlıydı. Cemil Topuzlu’nun hayatındaki bağlantılar yalnızca doğumla sınırlı kalmadı. 1891’de Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin kızı Ayşe Aliye Hanım ile evlendi. Bu evlilik, onu Osmanlı üst tabakasının başka bir güçlü hattına bağladı. Bu evlilikten Muhiddin, Mehmet Ziya ve Selma adlarında üç çocuğu oldu.

Eğitim yolu da aynı güçlü Osmanlı güzergâhından geçti. Paşakapısı Askeri Rüştiyesi, Galatasaray Mekteb-i Sultanisi, Şam Askeri Rüştiyesi, Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi ve sonunda Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane. Bu eğitim çizgisi, imparatorluğun son yüzyılında modernleşme arayan genç erkekleri taşıyan büyük merdivenlerden biriydi. Cemil Topuzlu, 1886’da doktor yüzbaşı olarak mezun oldu. O sırada Osmanlı tıbbı değişmek zorundaydı; eski cerrahi alışkanlıklarla modern ameliyat disiplininin karşı karşıya geldiği bir eşikte duruyordu. Topuzlu’nun hayatındaki büyük kırılma, mezuniyetten kısa süre sonra Paris’e gönderilmesiyle başladı.
Paris’te Açılan Neşter
1887’de cerrahi ihtisası için Paris’e gönderildi. Saint-Louis Hastanesi’nde dönemin ünlü cerrahlarından Jules-Émile Péan’ın yanında çalıştı. Paris, Cemil Topuzlu için yalnızca bir tıp merkezi değildi; modern cerrahinin beden, hijyen, teknik, hız ve düzen kavramlarıyla yeniden kurulduğu büyük bir laboratuvardı. Orada gördüğü ameliyathane düzeni, İstanbul’a döndüğünde onun en güçlü silahı olacaktı.
1890’da İstanbul’a geldiğinde yanında yalnızca diplomasını ya da cerrahi becerisini getirmedi. Asepsi, antisepsi, modern ameliyathane düzeni, anestezi ve cerrahinin fizyolojik ilkelerine dayanan yeni bir tıp anlayışıyla döndü. Osmanlı cerrahisi açısından asıl değişim burada başladı. Cerrahi, yalnızca cesur bir elin hastaya müdahalesi olmaktan çıkıp gözlem, kayıt, sterilizasyon, ameliyathane disiplini ve klinik yöntem üzerine kurulan bir alan haline geliyordu.
1892’de Tıbbiye’de modern bir cerrahi servisi kurdu. Bu serviste ameliyat salonu, etüv, otoklav ve aseptik çalışma düzeni vardı. Dönemin şartları düşünüldüğünde bu yalnızca teknik bir yenilik sayılmaz; eski ameliyat kültürüne meydan okuyan bir dönüşümdü. Mikrobu hesaba katmayan, steril alanı yeterince önemsemeyen, ameliyat masasını çoğu zaman kaderle birlikte düşünen bir tıbbi dünyada, Cemil Topuzlu temizliği, cihazı, protokolü ve düzeni cerrahinin merkezine çekti.
Bu noktada Topuzlu’nun cerrahlığı yalnızca başarılı ameliyatlardan ibaret kalmadı. Cerrahi pratiğin zihnini değiştirdi. Ameliyathane artık bir kahramanlık sahnesi değil, her ayrıntısı hesaplanan bir çalışma alanıydı. Bıçak kadar bez, dikiş kadar sterilizasyon, cesaret kadar kayıt ve gözlem de önemliydi. Topuzlu’nun getirdiği yeniliklerin kalıcı etkisi burada yatar.
Ameliyat Masasındaki Cesaret
Cemil Topuzlu’nun cerrahi başarıları, onu yerel bir hekim olmaktan çıkarıp uluslararası cerrahi dünyasıyla temas eden bir figüre dönüştürdü. Kesilen atardamarları bağlamadan uç uca dikmesi, Aşil tendonu için Z-plasti tekniği geliştirmesi ve röntgen ışınlarını kanser tedavisinde kullanan ilk hekimlerden biri sayılması, onun cerrahi sezgisinin ve yenilik arzusunun en dikkat çekici örnekleri arasında yer alır.
1897 Türk-Yunan Savaşı sırasında Yıldız Hastanesi başhekimi olarak görev aldı. Savaş yaralılarının tedavisinde röntgen cihazının kullanılmasını sağladı. Röntgen, dünyada çok yeni bir teknolojiydi; X ışınlarının keşfinden kısa bir süre sonra Osmanlı coğrafyasında savaş yaralılarının bedeninde kurşun, kırık ve iç hasar aramak için kullanılması büyük bir adımdı. Bu uygulama, Cemil Topuzlu’nun yalnızca Avrupa’da gördüğünü taklit eden bir hekim olmadığını; yeni teknolojiyi hızla kavrayan ve savaş koşullarında kullanabilen bir klinik akla sahip olduğunu gösterir.
1893 ile 1897 arasındaki ameliyat kayıtları, onun çalışma hacmini ve cesaretini açıkça ortaya koyar. Bu dönemde 758 ameliyat yaptı. Ölüm oranı yüzde 3,6 olarak kaydedildi. Ameliyatlarının büyük kısmında kloroformla genel anestezi kullandı. Bugünün güvenli ameliyat standartlarından bakıldığında bu dönem kaba, riskli ve kırılgan görünür; ama o yılların teknik imkânları içinde bu kayıtlar, sistemli bir cerrahinin oluştuğunu açıkça hissettirir.
Çalıştığı alanın genişliği de dikkat çekicidir. Beyin cerrahisi girişimlerinden çene rezeksiyonlarına, dil amputasyonundan tiroidektomiye, sezaryenden vajinal histerektomiye, laminektomiden fıtık ameliyatlarına, kolon rezeksiyonundan nefrektomiye kadar çok farklı müdahaleler yaptı. Bu geniş yelpaze, bir yandan dönemin uzmanlaşma yapısının bugünkü kadar ayrışmadığını hatırlatır; diğer yandan Topuzlu’nun cerrahiyi dar bir alan değil, bedenin farklı bölgelerine uzanan bütünlüklü bir müdahale sahası olarak gördüğünü ortaya koyar.
Türkiye’de operatör kelimesinin ilk kez onun tarafından kullanıma sokulduğu tıp tarihi çalışmalarında özellikle anılır. Bu kelime bile dönemin zihniyet değişimini taşır. Cerrah artık yalnızca hekim değil, belirli bir teknik beceriye, ameliyat yetkisine ve modern klinik statüye sahip bir operatördür. Cemil Topuzlu, bu yeni kimliğin Osmanlı tıbbındaki en görünür temsilcilerinden biri haline geldi.
Kurucu Hekim
Cemil Topuzlu’nun önemi yalnızca ameliyat masasında kalmadı. Kurduğu, dönüştürdüğü ve yön verdiği kurumlarla tıp eğitimini de etkiledi. Zeynep Kamil Hastanesi’ni yeniden düzenledi. Özel hastane açma girişiminde, ihtiyaç sahibi hastaların ücretsiz tedavi edilmesi şartını da içeren bir model kurmaya çalıştı. Bu yönüyle onun tıp anlayışında modern teknikle sosyal sorumluluk aynı masaya oturur. Hastane yalnızca ücretli hastaya açılan kapı değil, yoksul hastanın da girebildiği bir tedavi alanı olmalıydı.

1909’da askeri ve sivil tıp okullarının İstanbul Tıp Fakültesi çatısı altında birleşmesi sürecinde rol aldı ve fakültenin ilk dekanı oldu. Bu adım, tıp eğitiminin parçalı yapısını daha bütünlüklü bir akademik çatı altında toplamaya dönük önemli bir hamleydi. Aynı dönemde Dişçi Mektebi, Eczacı Mektebi ve doğumevinin kuruluşunda görev aldı. Tıp yalnızca cerrahiden ibaret değildi; diş hekimliği, eczacılık, doğum ve klinik eğitim ayrı kurumlar ve uzmanlık alanları içinde güçlenmeliydi.
Bu kurucu damar, Cemil Topuzlu’nun karakterindeki en belirgin çizgilerden biridir. Bir şeyi yalnızca yapmakla yetinmez; onun kurumunu, eğitimini, mekânını, cihazını ve yönetim düzenini de düşünür. Cerrahlıkta ameliyathane kurması ne ise şehirde park ve meydan açması da odur. Her iki alanda da mekânı dönüştürmeye, disiplini artırmaya ve modern bir düzen kurmaya çalışır.
Yazı, Hafıza Ve Entelektüel Kişilik
Cemil Topuzlu yalnızca ameliyat yapan bir hekim değildi. Yazdı, hatırladı, tartıştı, şehir üzerine düşündü, anılarını kayda geçirdi. Türkçe ve Fransızca yayınlar yaptı. Seririyat-ı Cerrahiye, Sutures de plaies artérielles, Mémoires et observations médicales, 32 Sene Evvelki Bugünkü Yarınki İstanbul ve 80 Yıllık Hatıralarım onun hem tıp hem şehir hem de kişisel hafıza alanındaki üretimini bir arada gösterir.
Fransızca yayınları, onun Avrupa bilim dünyasıyla ilişki kurma arzusunu yansıtır. Türkçe eserleri ise hem meslekî bilgi aktarımı hem de Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan uzun hayatının tanıklığı bakımından önem taşır. 80 Yıllık Hatıralarım, yalnızca kişisel bir anı kitabı değil, aynı zamanda bir dönemin bürokratik, tıbbi, siyasi ve şehir hayatına içeriden bakan bir metindir. 32 Sene Evvelki Bugünkü Yarınki İstanbul başlığı bile onun kente nasıl baktığını ele verir: Geçmiş, mevcut durum ve gelecek aynı zihinde yan yana durur.
Onun entelektüel kişiliğinde Avrupa güçlü bir referanstı. Fakat bu Avrupa ilgisi yalnızca tıbbi tekniklerden ibaret kalmadı. Düzen, estetik, kurum, park, meydan, tiyatro, konservatuvar, ameliyathane ve belediye talimatnamesi de aynı Batıcı modernleşme hayalinin parçalarıydı. Ahmet Muhtar Paşa’nın onu İstanbul şehremini yaparken Çiftehavuzlar’daki Avrupavari köşkünü örnek göstermesi bu imajı özetleyen çarpıcı bir ayrıntı olarak aktarılır. Topuzlu, bir evin düzeninden bir şehrin düzenine, bir ameliyat salonundan bir fakülte yapısına uzanan geniş bir modernlik fikri taşıyordu.
Bu kişilik, geç Osmanlı modernleşmesinin en tipik ama en güçlü örneklerinden birini verir. Saraya yakın durabilen, Paris’ten etkilenebilen, bürokrasiyle çalışabilen, aynı zamanda tıbbi ve kültürel kurumlar kurabilen bir figür. Onu kolay okunur kılmayan şey de buradan gelir. Cemil Topuzlu ne yalnızca ilerlemeci bir kahraman, ne de yalnızca siyasi hatalarıyla hatırlanacak bir Mütareke paşasıdır. Onun hayatında yetenek, iktidar arzusu, Batı hayranlığı, şehir düzeni tutkusu, mesleki disiplin ve siyasi yanılgı aynı anda görünür.
İstanbul’un Üzerine Eğilen Şehremini
Cemil Topuzlu’nun ilk İstanbul şehreminliği 21 Ağustos 1912’de başladı ve Kasım 1914’e kadar sürdü. Aynı dönemde İstanbul valiliğini de vekâleten, sonra asaleten üstlendi. Bu dönem, Balkan Savaşı’nın yarattığı büyük sarsıntı, mali sıkıntılar, göç, salgın korkusu ve savaş hazırlıkları içinde geçti. İstanbul’un hem imparatorluk başkenti hem de yorgun bir şehir olarak ağır bir baskı altında bulunduğu yıllardı.
Cemil Topuzlu bu şartlarda sert, merkeziyetçi ve müdahaleci bir belediyecilik uyguladı. Şehir onun gözünde kendi haline bırakılacak bir organizma değildi. Kaldırım, dükkân, meydan, park, yiyecek satılan yer, seyyar satıcı, araç, plaka, hız sınırı, fener, ehliyet ve zabıta, hepsi aynı düzen fikrinin parçalarıydı. Şehir dağınık, kirli, düzensiz ve keyfî görünüyorsa, belediye onu disipline etmeliydi.

En önemli adımlarından biri Zabıta-i Belediye Talimatnamesi oldu. İnşaatların ruhsata bağlanması, dükkânların kaldırım işgalinin sınırlanması, seyyar satıcıların düzenlenmesi, yiyecek satılan yerlerde camekân zorunluluğu, trafik düzeni, plaka uygulaması, hız sınırı, araç fenerleri ve ehliyet gibi başlıklar bu talimatnameyle gündeme geldi. Bugün olağan görünen bu uygulamaların o dönemde ciddi bir müdahale sayıldığı unutulmamalı. Esnaf alışkanlıklarından yabancıların kapitülasyon ayrıcalıklarına kadar birçok çıkar alanı bu düzenlemelerden rahatsız oldu.
Topuzlu’nun belediyeciliği yalnızca zabıta ve trafikle sınırlı kalmadı. İstanbul’un fiziksel çehresine de doğrudan müdahale etti. Sultanahmet ile Ayasofya arasındaki alanın meydan olarak açılması, Donanma Cemiyeti sergi binasının kaldırılması ve bölgenin kamusal alan olarak düzenlenmesi onun döneminde gerçekleşti. İstanbul’un en yoğun tarihsel katmanlarından birinin içinde meydan fikri açmaya çalıştı. Bu müdahale, şehrin imparatorluk mirasıyla modern kamusal alan anlayışını karşı karşıya getiren erken örneklerden biri oldu.
Gülhane Parkı’nın halka açılması da bu dönemin en önemli hamlelerinden biridir. Parkın açılışı 11 Eylül 1913 olarak kaydedilir. Giriş ücreti alınmaması özellikle vurgulanır. Saray bahçesi hafızası taşıyan bir alanın halka açılması, İstanbul’da kamusal yeşil alan düşüncesi açısından güçlü bir adımdı. Gülhane, Topuzlu’nun elinde yalnızca ağaçlı bir gezinti yeri değil, şehirlinin nefes alacağı modern bir park fikrine dönüştü.
Fakat bu imar anlayışı bütünüyle sorunsuz değildi. Gülhane Parkı çalışmaları sırasında tarihî eserler, eski yapılar, su havuzları ve alanın topografyası üzerine tartışmalar yaşandı. Mimar Kemalettin’in İstanbul’un Bükreş’e benzetildiği yönündeki eleştirisi, dönemin mimari ve kültürel çevrelerinde bu modernleştirme tarzına duyulan tepkiyi yansıtır. Cemil Topuzlu’nun belediyeciliği, bir yandan modern şehir düzeni, kamusal park ve meydan fikrini güçlendirirken, diğer yandan eski kentin dokusuna keskin müdahalelerle yaklaşan bir üstten modernleşme pratiği taşıyordu.
1914’te görevinden ayrılması yalnızca yorgunlukla açıklanmaz. Kendi sonradan yaptığı açıklamada, İttihat ve Terakki Merkezi Umumisi’nin belediye işlerine müdahalesini istifasının asıl nedeni olarak gösterdiği aktarılır. Bu ayrılık, onun II. Meşrutiyet’in son yıllarında İttihatçı yönetimle arasına mesafe koyduğunu gösteren önemli bir dönemeçtir. Savaş boyunca Avrupa’da yaşadı. Mütareke yıllarında İstanbul’a döndüğünde ise karşısında artık eski imparatorluk başkenti değil, işgalin ve siyasi çöküşün içine düşmüş bir şehir vardı.
Darülbedayi Ve Şehrin Kültür Hafızası
Cemil Topuzlu’nun şehir yöneticiliği, yalnızca yol, park, zabıta ve meydan üzerinden okunursa eksik kalır. 1914’te İstanbul Belediye Başkanı olarak Darülbedayi-i Osmani’nin kuruluşunu sağladı. Bugünkü İBB Şehir Tiyatroları’nın temeli bu kurumla atıldı. Bu hamle, onun belediyecilik anlayışında kültür kurumlarının da yer tuttuğunu gösterir. Şehir yalnızca temiz, düzenli ve ulaşılabilir olmayacak; sahnesi, müziği, tiyatrosu ve eğitimiyle de modernleşecekti.
Fransız tiyatro insanı André Antoine’ın İstanbul’a getirilmesi, tiyatro ve müzik eğitimi verecek bir konservatuvar fikrinin gündeme gelmesi, Topuzlu’nun kültürel modernleşmeyi belediye işinin parçası olarak gördüğünü ortaya koyar. Darülbedayi, imparatorluğun son döneminde sanat eğitimi, sahne disiplini ve şehirli kültür hayatı açısından önemli bir eşikti. Tiyatro sahnesiyle belediye idaresinin aynı modernleşme projesinde buluşması, Cemil Topuzlu’nun zihin dünyasına uygun bir birleşmeydi.
Bu nedenle Topuzlu’nun İstanbul’a bıraktığı iz yalnızca Gülhane Parkı ya da Sultanahmet meydan düzenlemesiyle sınırlı değildir. Şehrin kültürel kurum hafızasında da adı durur. Modern cerrahi servisi kuran hekim ile Darülbedayi’yi kuran belediye başkanı aynı kişidir. Biri bedeni ameliyathane düzeniyle, diğeri şehri sahne ve park fikriyle yeniden düzenlemeye çalışır.
Mütareke İstanbul’unda İkinci Dönem
Cemil Topuzlu, 24 Nisan 1919’da ikinci kez İstanbul şehremini oldu ve 28 Şubat 1920’de görevinden ayrıldı. Bu ikinci dönem, ilk belediye başkanlığı kadar üretken bir dönem olmadı. Çünkü artık İstanbul işgal altındaydı. Osmanlı bürokrasisi dağılmış, hükümetler sık değişmiş, başkent askeri ve siyasi baskı altında kalmıştı. Belediye yönetimi bile gündelik hizmetten çok işgal koşullarının ağır gölgesi altında yürüyordu.
Topuzlu’nun iki belediye döneminde de İstanbul’un tek yönetici tarafından idare edilmesi gerektiğini savunduğu bilinir. Bu nedenle valilikle şehreminliğinin birlikte yürütülmesi onun yönetim anlayışına uygundu. Şehri parçalı yetkilerle değil, merkezî ve güçlü bir idareyle yönetmek istiyordu. Bu tavır ilk döneminde düzen kurma arzusu olarak görülürken, Mütareke yıllarında siyasi koşullar nedeniyle daha kırılgan bir anlam kazandı.
Bu dönemin en kritik kırılması, Cemil Topuzlu’nun Damat Ferit Paşa kabinesinde Nafia Nazırı olarak yer almasıdır. 1920’de Damat Ferit hükümeti, Anadolu hareketine karşı çok yönlü tedbirler alan ve Kuvâ-yı Milliye çizgisiyle karşı karşıya gelen bir siyasal merkezdi. Cemil Paşa’nın bu kabinede görev alması, sonradan Cumhuriyet hafızasında ona yönelik siyasi şüpheyi artıran temel olaylardan biri haline geldi.
Burada Cemil Topuzlu’nun hayatındaki büyük gerilim belirginleşir. Mesleğinde modernleşmenin önünü açmış, İstanbul’a park, meydan, tiyatro ve belediye düzeni kazandırmış bir figür, siyasi tercihlerinde işgal İstanbul’unun yanlış ve tehlikeli hattına yakın durdu. Bu yalnızca kişisel bir tercih değildi; imparatorluğun son seçkinleri arasında yaygın olan bir korkunun, çaresizliğin ve Batı himayesi arayışının parçasıydı. Fakat Milli Mücadele’nin zaferinden sonra bu çizgi, savunulması çok zor bir siyasi geçmişe dönüştü.
İngiliz Yanlısı Çevreler Ve Siyasi Gölge
Cemil Topuzlu’nun İngiliz taraftarlığı meselesi, onun hayatındaki en tartışmalı başlıklardan biridir. Bu konu, İngiliz Muhipleri Cemiyeti çevresinde anılması, Mütareke İstanbul’unda İngiltere ile uzlaşmayı savunan siyasal aktörlerle aynı hatta görünmesi ve Damat Ferit Paşa kabinesinde yer almasıyla bağlantılıdır. Bazı kaynaklarda Cemil Paşa’nın İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyeleri arasında sayıldığı görülür.
Bu bilgiyi düz ve tek boyutlu bir ajanlık suçlamasına çevirmek sağlıklı olmaz. Fakat Mütareke dönemindeki İngiliz himayesi arayışı veya İngiltere ile uyum içinde çözüm arayan Osmanlı elitleri içinde adının geçtiği açıktır. Topuzlu’nun Avrupa hayranlığı, İngiliz siyasetine duyulan güvenle birleştiğinde, Milli Mücadele cephesinden bakıldığında affedilmesi zor bir yere oturdu. İşgal yıllarında İngiltere’yi imparatorluğun parçalanmasını durdurabilecek veya İstanbul’daki Osmanlı varlığını koruyabilecek bir güç olarak gören çevreler vardı. Cemil Topuzlu bu atmosferin dışında kalmadı.

Bu siyasi tercih, Cumhuriyet sonrasında ağır bir yük haline geldi. Hakkında kovuşturma açılacağını öğrenince Fransa’ya gittiği aktarılır. Bu nedenle sürülmesi ifadesi dikkatli kullanılmalı. Cemil Topuzlu, Yüzellilikler listesine resmen dahil edilmiş klasik bir sürgün figürü gibi görünmez. Buna rağmen hakkında kararlar, kara listeler, İngiliz Muhipleri üyeliği tartışmaları ve kendi hatıratında asılmaktan ve Yüzellilikler’e girmekten kurtulduğuna dair ifadeler, onun siyasi tasfiye korkusuyla fiilî bir sürgün hayatına çekildiğini düşündürür.
Bu dönem, onun hayatının en karanlık kırılmasıdır. Bir zamanlar İstanbul’da ameliyathane kuran, Gülhane’yi halka açan, Darülbedayi’nin kuruluşuna öncülük eden adam artık ülkesinde kendini güvende hissetmez. Neşter tutan el, bu kez siyasi tarihin keskin bıçağıyla karşı karşıya kalır. Eski Osmanlı seçkinlerinin önemli bir kısmı gibi o da yeni rejimin doğuşunu dışarıdan, kuşkuyla, tedirginlikle ve biraz da geçmişin ağırlığıyla izler.
Yurda Dönüş Ve Sessiz Yıllar
Cumhuriyet’in ilanından sonra siyasi şartlar değişince Cemil Topuzlu Türkiye’ye döndü. Biyografik kaynaklar 1924 dönüşünü esas alır. Bazı anlatılarda 1929’da İstanbul’da özel muayenehane açtığı, gazetelerde ve dergilerde yazılar yayımladığı da belirtilir. Döndükten sonra resmî görev almadı. Bu sessizlik, onun hayatındaki eski gürültülü dönemlerle keskin bir karşıtlık taşır.
Artık ne İstanbul şehremini olarak meydan açan bir yönetici, ne fakülte dekanı olarak tıp eğitimini şekillendiren bir kurucu, ne de kabinede yer alan bir nazırdı. Daha çok mesleki çalışmalar, yazılar ve hatırat üretimiyle anıldı. Geçmişi yazıya taşıması, bir anlamda kendini tarihe karşı savunma biçimi olarak da okunabilir. 80 Yıllık Hatıralarım, yalnızca yaşananları kaydetmez; aynı zamanda bir dönemin kaybeden, kazanan, yanılan, başaran ve dışarıda kalan insanlarının sesini de taşır.
1953’te fahri ordinaryüs unvanı aldı. Bu unvan, Cumhuriyet döneminde onun tıp alanındaki büyük emeğinin tamamen silinmediğini gösteren önemli bir işarettir. Siyasi gölge varlığını korusa da cerrahlık alanındaki öncülüğü ve kurucu rolü bütünüyle yok sayılamazdı. 1958’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Uzun ömrü, imparatorluğun son yarım yüzyılından Cumhuriyet’in ilk otuz beş yılına uzandı. Bir insan ömrü içinde II. Abdülhamid devrini, II. Meşrutiyet’i, Balkan Savaşı’nı, Birinci Dünya Savaşı’nı, Mütareke’yi, işgali, Milli Mücadele’yi, Cumhuriyet’i ve çok partili hayata yaklaşan yılları gördü.
İki Keskin Uç Arasında
Cemil Topuzlu Paşa’nın hayatı kolay bir hükümle kapanmaz. Cerrahide modernleşmenin en güçlü figürlerinden biridir. Tıp eğitimi, ameliyathane düzeni, kurum kuruculuğu ve uluslararası bilimsel görünürlük bakımından öncü konumda durur. Türkiye’de modern cerrahinin dilini, mekânını ve disiplinini kuran isimlerden biri olarak anılır. 758 ameliyatlık erken dönem kaydı, yüzde 3,6 ölüm oranı, kloroformla genel anestezi kullanımı, geniş cerrahi müdahale alanı, röntgeni savaş yaralılarında devreye sokması ve damar cerrahisiyle ilgili yenilikleri, yalnızca kişisel yeteneğin değil, sistemli bir klinik aklın izlerini taşır.
Belediye başkanlığında İstanbul’a park, meydan, trafik, zabıta, plaka, hız sınırı, ehliyet, camekânlı gıda satışı ve kültür kurumu fikrini taşıyan güçlü bir modernleştiricidir. Gülhane Parkı’nın halka açılması, Sultanahmet ile Ayasofya arasındaki alanın meydanlaşması, Darülbedayi-i Osmani’nin kuruluşu ve André Antoine’ın İstanbul’a çağrılması onun şehir tarihinde bıraktığı izler arasında yer alır. Fakat bu modernleşme keskin, merkeziyetçi ve kimi zaman eski kentin dokusuna sert davranan bir anlayışla yürüdü. Mimar Kemalettin’in eleştirisi de bu nedenle önemlidir; Cemil Paşa’nın İstanbul’u güzelleştirme arzusu, her zaman geçmişin katmanlarıyla uyumlu ilerlemedi.
Siyasi hayatında ise Mütareke İstanbul’unun yanlış tarafa düşmüş elitlerinden biri olarak görünür. İttihatçılarla sorunlu, Damat Ferit çizgisine yakın, İngiliz yanlısı çevrelerle anılan ve Cumhuriyet’in kuruluş atmosferinde kendini güvende hissetmediği için ülke dışına çıkan bir figürdür. Onun hikâyesindeki trajik taraf, başarılarının siyasi gölgesini tümüyle dağıtamaması, siyasi tercihlerinin de mesleki büyüklüğünü bütünüyle silememesidir.
Cemil Topuzlu’nun hayatında aynı anda üç sahne açık kalır. Birincisinde Paris’ten dönmüş genç bir cerrah, Osmanlı ameliyathanesine steril bez, otoklav ve modern cerrahi disiplini sokar. İkincisinde İstanbul şehremini, yorgun bir başkentin meydanlarına, parklarına, kaldırımlarına ve sahnelerine müdahale eder. Üçüncüsünde Mütareke yıllarının tartışmalı paşası, yanlış siyasi hattın gölgesinde ülkesinden uzaklaşır ve sonra geri döner. Bu üç sahne birbirini iptal etmez. Tam tersine, Cemil Topuzlu Paşa’yı geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sancılı modernleşmenin en güçlü, en yetenekli ve en tartışmalı yüzlerinden biri haline getirir.
