1945’te Kurt Vonnegut cehennemden yürüyerek çıkmadı. Sırtında kahramanlık, alnında zafer, dilinde büyük sözler yoktu. Bir yeraltı et deposundan çıktı; üstündeki şehir kül olmuştu, sokaklar sokak olmaktan çıkmıştı, insan bedeni bir askerin hafızasına sığmayacak kadar çoğalmıştı. Yirmi iki yaşındaydı. Indianapolisli, ince yapılı, tuhaf bakışlı, askerliğe pek de uygun görünmeyen bir Amerikan eriydi. Savaş onu büyük bir asker yapmadı. Daha korkunç bir şey yaptı: Onu hayatta bıraktı.
Vonnegut’un yazarlığı çoğu zaman kara mizahla, bilimkurguyla, zaman oyunlarıyla, acayip gezegenlerle ve kısa, keskin cümlelerle hatırlanır. Oysa bütün o tuhaf parıltının arkasında çok yalın bir manzara durur: Genç bir adam, kendisini öldürmeyen felaketlerin içinde, hayatta kalmanın ne anlama geldiğini anlamaya çalışır. Slaughterhouse-Five bu yüzden yalnızca bir savaş romanı değildir. Savaşın içinden çıkmış bir insanın, düz bir cümle kuramadığı için zamanı parçalara ayırarak konuşmasıdır.
Dresden’den önce de ölüm onun evine uğramıştı.
Anneler Günü Gecesi
1944 baharında Vonnegut, henüz Avrupa’ya gitmeden önce izinli olarak eve döndü. Camp Atterbury, Indianapolis’e yeterince yakındı; askerlik hazırlığı ile ev hayatı arasında gidip gelen bir genç adam için bu yakınlık, kısa süreli bir teselli gibi görünebilirdi. Anneler Günü hafta sonuydu. Eve geldiğinde annesi Edith’in gece uyku haplarıyla canına kıydığını öğrendi.
Edith Vonnegut, bir zamanlar yazmak isteyen, edebiyata heves duyan, zarif bir Indianapolis ailesinin kızıydı. Vonnegut ailesi Alman kökenliydi; şehirde mimarlık, eğitim, kültür ve orta sınıf saygınlığıyla yer etmiş bir aileden geliyordu. Kurt’un babası Kurt Sr. mimardı. Fakat Büyük Buhran aileyi yalnızca ekonomik olarak değil, ruhsal olarak da yıktı. Mimarlık işleri azaldı, ev satıldı, eski güvenlik duygusu parçalandı. Edith’in dünyası giderek daraldı; alkol, ilaçlar, kırgınlık ve kaybolmuş bir hayat arzusu evin havasına yayıldı. Kurt Vonnegut, annesinin ölümünü savaşın içine taşıdı. Henüz cephede kurşun yemeden önce, ölümün en mahrem ve en sessiz biçimiyle karşılaşmıştı. Bir insanın kendi evinde, kendi yatağında, kendi hayatından çekilmesi. Bu ölüm, Vonnegut’un sonraki bütün yazılarında dolaşan o garip soğukkanlılığın erken gölgesi gibidir. Ölüm geldiğinde dünya durmaz. Kapılar açılır, trenler kalkar, birlikler hareket eder, savaş devam eder. Bir genç adam annesini toprağa verir, sonra üniformasını giyip cepheye gider.

Vonnegut’un kederi hiçbir zaman saf, pürüzsüz, duygulu bir şeye dönüşmedi. O kederin içinde alay vardı, öfke vardı, utanma vardı, aile mirasının çöküşü vardı, Amerikan orta sınıfının kırılganlığı vardı. Daha sonra ölümlerin ardından tekrarlayacağı “So it goes” cümlesi, yalnızca savaş meydanında doğmuş bir ifade değildi. Evinde de ölüm vardı. Mutfakta da ölüm vardı. Anneler Günü’nde de ölüm vardı. Dünya, insanın acısına özel bir tören düzenlemez.
Donmuş Cephe
Aralık 1944’te Vonnegut Avrupa’daydı. 106. Piyade Tümeni’ne bağlı 423. Piyade Alayı’nda istihbarat eri olarak görev yapıyordu. Savaşın sonuna yaklaşıldığı düşünülürken Alman ordusu Ardenler’de büyük bir karşı taarruz başlattı. Battle of the Bulge, Amerikan askerî hafızasında yalnızca stratejik bir çarpışma değil, soğuk, açlık, dağınıklık ve hazırlıksız yakalanmış birliklerin çaresizliğiyle anılan bir kış felaketidir. Vonnegut ve birliği, cepheye yeni gelmişti. Tecrübesiz, yetersiz donanımlı, sert araziye ve Alman baskısına açık haldeydiler. Orman donmuştu. Yollar tıkanmıştı. Topçu ateşi ve tanklar karşısında birlikler parçalanıyordu. Vonnegut’un askerî kariyerinde büyük bir zafer sahnesi yoktu. Onun savaş hafızasında, kahramanca hücum eden birliklerden çok, ne olduğunu tam anlayamadan çevrilen, bastırılan, teslim olmaktan başka seçeneği kalmayan genç erkekler vardı.
19 Aralık 1944’te Vonnegut esir düştü. Sonradan o anı anlatırken, tanklara karşı süngünün pek işe yaramadığını söyleyecekti. Cümle bir şaka gibi görünür; ama Vonnegut’un dünyasında şaka çoğu zaman korkunun en sade biçimidir. Büyük savaş anlatıları genç askerleri tarihsel görevlerin taşıyıcısı haline getirir. Vonnegut ise o büyük anlatının içindeki küçük ve komik gerçeği görür: Süngüsü olan bir çocuk, karşısında tank bulur. Binlerce Amerikan askeriyle birlikte Almanların eline geçti. Esir olmak, ölümden kurtulmak gibi görünebilirdi; ama 1944 sonunun Almanya’sında esaret bile güvenli değildi. Dritte Reich çözülüyordu. Demiryolları vuruluyor, şehirler bombalanıyor, ikmal hatları çöküyor, kamplar açlık ve karmaşa içinde sıkışıyordu. Esirler bir düzenden başka bir düzene değil, dağılmakta olan bir imparatorluğun içine taşınıyordu.
Yük Vagonları
Vonnegut ve diğer esirler yük vagonlarına dolduruldu. Dünya Savaşları’nın çok klişe bir görüntüsü: İnsanlar hayvan taşır gibi kapalı vagonlara bindirilir. Bu görüntü, yirminci yüzyılın karanlık hafızasında çok ağır bir yer tutar. Vonnegut’un yolculuğu da aynı aşağılanma duygusunu taşıyordu. Genç askerler, aç, susuz, üşümüş, ne tarafa götürüldüklerini tam bilmeden Almanya’nın içine doğru ilerler.
Bu yolculuk sırasında gökyüzünden gelen tehlike de bitmez. Müttefik uçakları Alman hatlarını, demiryollarını, istasyonları vurur. Bir esirin üniforması onu bombadan korumaz. Teslim olmuş olmak onu savaşın dışına çıkarmaz. Vonnegut’un içinde bulunduğu esir nakliyatı da hava saldırısına maruz kalır. Bir insanın düşmana esir düşmesi ve sonra kendi tarafının bombaları altında ölme ihtimali, savaşın ahlakî haritasını paramparça eden ayrıntılardan biridir. Vonnegut’un romanlarında kaderin aptalca ve mekanik görünmesinin nedeni biraz da buradadır. Ölüm her zaman dramatik bir yüzle gelmez. Bazen yanlış vagona, yanlış saate, yanlış demiryolu hattına gelir. Stalag IV-B’ye ulaştıktan sonra Vonnegut, Dresden’e gönderilecek 150 kişilik çalışma birliğine seçildi. Bu seçim de basit bir bürokratik işlem gibi görünür. Fakat o işlem, onun hayatını ikiye ayıracak yere götürür. Dresden adı o gün belki yalnızca bir şehir adıdır. Birkaç hafta sonra, Vonnegut’un hafızasında ömür boyu kapanmayacak bir kapıya dönüşecektir.

Elbe’nin Floransa’sı
Dresden, savaş öncesinde Elbe kıyısındaki güzelliğiyle, barok mimarisiyle, sanat koleksiyonlarıyla, müzeleriyle, saraylarıyla ve kültür hayatıyla anılan bir şehirdi. Bazen Elbe’nin Floransası diye anılırdı. Bu tür lakaplar, şehirlerin başına gelecekleri engellemez. Güzellik, modern savaşta zırh değildir. Bir şehrin kiliseleri, resimleri, müzik salonları, porselenleri, kütüphaneleri ve eski taşları onu bombalardan korumaz.
1945 başında Dresden yalnızca bir kültür şehri de değildi. Doğudan kaçan mültecilerle doluydu. Kızıl Ordu ilerliyordu. Alman şehirleri birer birer ağır bombardımanlar yaşamıştı. Savaş Almanya’ya geri dönmüştü; yıllarca başka şehirlerin üstüne çöken yıkım, şimdi Alman şehirlerinin gökyüzünden iniyordu. Dresden’de askerî tesisler, ulaşım hatları, üretim noktaları vardı; ama şehir aynı zamanda sivillerin, hastaların, yaşlıların, çocukların ve kaçakların sıkıştığı büyük bir sığınak haline gelmişti. Vonnegut ve diğer Amerikalı esirler burada eski bir mezbaha kompleksine yerleştirildi. Schlachthof Fünf. Mezbaha Beş. Gün içinde malt şurubu üreten bir fabrikada çalıştırılıyor, geceleri mezbahanın altındaki et deposuna iniyorlardı. Üstte savaşın son aylarını yaşayan bir şehir, altta soğuk bir depo. İnsan bedeni ile hayvan bedeni arasındaki çizginin savaşta ne kadar kolay silindiğini bu mekânın adı tek başına anlatmaya yeterdi; ama Vonnegut yıllar sonra bile bu adı yalnızca bir sembol gibi kullanmadı. O gerçek bir adresti. Kurtuluşu da cehennemi de aynı yerde buldu.
13 Şubat Gecesi
13 Şubat 1945 gecesi Dresden’in üstüne ilk dalga geldi. İngiliz bombardıman uçakları şehri işaretledi, yüksek patlayıcılar binaları açtı, yangın bombaları içerideki ahşabı, mobilyayı, çatıyı, perdeyi, insanı, havayı yakacak koşulları hazırladı. Sonra diğer dalgalar geldi. Amerikan uçakları da saldırıya katıldı. Bombardıman tek bir patlama değil, crescendo’ları arka arkaya gelen bir yok etme senfonisiydi. Yangın fırtınası kavramı fazla teknik durur. O gece Dresden’de olan şeyin beden üzerindeki karşılığı daha yalındır: Hava yanar. Oksijen çekilir. Isı koridorlara, bodrumlara, sığınaklara dolar. İnsanlar açıkta ölür, kapalı yerde ölür, kaçarken ölür, saklanırken ölür. Bazı şehirler bombalanır; ama Dresden o gece bir fırına dönüştü. Alev yalnızca binaları tüketmez, yön duygusunu da tüketir. İnsan nereye kaçacağını, neyin sokak, neyin duvar, neyin çıkış olduğunu anlayamaz.
Vonnegut ve diğer esirler mezbahanın altındaydı. Onları öldürmesi için yapılmamış bir yer, onları hayatta tuttu. Et depolamak için inşa edilmiş soğuk, yeraltı odası, insanların pişerek hayatını kaybettiği bir şehirde sığınak oldu. Bu tesadüf, Vonnegut’un bütün yazı dünyasına sinen o acımasız rastlantı duygusunun merkezinde durur. İnsan ahlaklı olduğu için değil, cesur olduğu için değil, doğru tarafta yer aldığı için değil, bazen yalnızca birkaç metre daha aşağıda bulunduğu için yaşar. Sabah ya da ertesi gün yukarı çıktığında Dresden artık tanınacak halde değildi. Kentin taşları, evleri, kiliseleri, sokakları, insanları aynı kül tabakasının içinde birbirine karışmıştı. Vonnegut daha sonra bu manzarayı Ay yüzeyine benzeten bir duygu ile hatırlayacaktı. Harabeye dönmüş şehirler için sık kullanılan bir benzetme gibi görünebilir; fakat burada asıl korkunç olan yabancılık duygusudur. İnsan bir şehre çıkar ve kendi gezegeninde olmadığını hisseder.

Ceset Toplayan Esirler
Bombardımandan sağ çıkmak son değildi. Vonnegut ve diğer esirler, Dresden’in enkazında ölüleri toplamaya zorlandı. Bu, savaş anlatılarında çoğu zaman kenara itilen bir iştir. Bombardıman olur, şehir yıkılır, sayılar verilir, harita değişir, cephe ilerler. Sonra biri bodrumlara inmek zorundadır. Biri sığınak kapılarını açmak zorundadır. Biri yanmış bedenleri ayırmak, taşımak, gömmek ya da yakmak zorundadır.
Vonnegut bu işin içindeydi.
Bir savaş romanı için bundan daha az romantik bir sahne zor bulunur. Kurşun yok, hücum yok, madalya yok, bayrak yok. Sadece çürüyen bedenler, duman, koku, enkaz ve emir. Sağ kalmış Amerikan esirleri, ölen Alman sivillerin bedenlerini çıkarır. Hayatta kalan Dresdenliler bu esirlere taş atar, küfreder; çünkü felaketin içindeki herkes suçun yüzünü yakındaki insanda arar. Genç Amerikalı er, kendi ülkesinin ve müttefiklerinin bombaladığı bir şehirde, ölüleri taşıyan düşman esiridir. Bir insanın kendisini nereye koyacağını bilemeyeceği bir sahne.
Slaughterhouse-Five’ın içindeki kırık zaman, tam burada anlaşılır. Vonnegut için Dresden geçmişte kalmış bir olay değildi. Zaman akıp gitmedi. O bedenler taşındıktan sonra da yerinde durdu. Bir masada otururken, bir sınıfta konuşurken, bir çocuk büyütürken, bir kitap imzalarken, bir şaka yaparken Dresden başka bir odadan içeri girebilecek kadar yakında kaldı.
Amerika’ya Dönüş
Savaş bittiğinde Vonnegut Amerika’ya döndü. Dönmek kelimesi bazen fazla huzurlu gelir. İnsan bir yerden başka bir yere döner, ama aynı kişi olarak dönmeyebilir. Indianapolisli genç asker artık yalnızca savaş görmüş biri değildi. Annesini kaybetmiş, esir düşmüş, bombardımandan sağ çıkmış, bir şehrin cesetlerini toplamış biriydi. Jane Cox ile evlendi. Chicago Üniversitesi’nde okudu. Muhabirlik yaptı. General Electric’te halkla ilişkiler metinleri yazdı. Gündüz başka işler, gece yazı. Amerika’nın savaş sonrası yıllarında teknoloji, banliyöler, şirketler, nükleer çağ, refah, reklam dili ve orta sınıf iyimserliği büyürken Vonnegut bütün bunların altında başka bir uğultu duyuyordu. Modern dünyanın aklı, makineleri ve kurumları vardı; ama o akıl Dresden’i önleyememişti. Hatta Dresden’i planlayabilmişti.
İlk romanı Player Piano 1952’de yayımlandı. Otomasyon, şirket düzeni, insanın makineleşen dünyadaki yeri üzerineydi. Ardından The Sirens of Titan geldi; kader, uzay, saçmalık ve insanın kendini fazla önemli sanması üzerine acı bir oyun. Mother Night, Nazi propagandası içine yerleşmiş kimlik ve suç sorusunu taşıdı. Cat’s Cradle, bilimin masumiyetine duyulan güveni yerle bir eden bir kıyamet komedisine dönüştü. God Bless You, Mr. Rosewater, para, merhamet ve Amerikan vicdanı üzerine kuruldu. Bu romanların hepsinde Dresden’in doğrudan ya da dolaylı gölgesi vardır. Vonnegut’un kahkahası hiçbir zaman rahat bir kahkaha değildir. Mizahı, dünyayı hafiflettiği için değil, dünyanın ağırlığını başka türlü taşımak mümkün olmadığı için vardır.

Batan Saab Bayiliği
Vonnegut’un yazarlık hayatı dışarıdan bakıldığında yavaş yavaş yükselen bir çizgi gibi görünebilir. Gerçekte uzun süre dağınık, parasız, belirsiz ve kırıcıydı. Kitapları sadık okurlar buluyordu ama büyük gelir getirmiyordu. Edebiyat çevreleri onu tam olarak nereye koyacağını bilemiyordu. Bilimkurgu mu yazıyordu, hiciv mi, savaş sonrası Amerikan romanı mı, popüler edebiyat mı, ciddi edebiyat mı? Vonnegut’un kendisi de bu sınıfların hiçbirine uslu uslu sığmadı.
Para sıkıntısı büyüktü. Cape Cod’da Saab bayiliği açtı. Bu ayrıntı neredeyse Vonnegut romanından çıkmış gibidir: Dresden’den sağ çıkmış, Amerikan edebiyatının en önemli seslerinden birine dönüşecek adam, İsveç otomobili satarak geçinmeye çalışır ve iş batar. O bayilik yalnızca komik bir biyografi notu değildir. Yazarlığın romantik görüntüsünün arkasındaki kuru hesabı taşır. Faturalar, çocuklar, kira, okul, yemek, borç. İnsan savaşın içinden sağ çıkabilir ve sonra taksitlerin altında ezilebilir. 1958’de aileye bir başka felaket geldi. Vonnegut’un kız kardeşi Alice kanserden hayatını kaybetti. Alice’in eşi James Adams, iki gün önce bir tren kazasında yaşamını yitirmişti. Bir aile bir anda iki ölümle sarsıldı. Vonnegut ve Jane, Alice’in üç çocuğunu da yanlarına aldı. Zaten çocukları olan ev bir anda daha kalabalık hale geldi. Vonnegut yalnızca kendi çocuklarının değil, ölü kız kardeşinin çocuklarının da hayatını taşımaya başladı.
Bu yıllarda yazarlık onun için bir meslekten çok, ayakta kalma inadıydı. Ders verdi. Konuşmalar yaptı. Eleştiriler yazdı. Satabildiği metinleri sattı. Bir noktada kurmacadan uzaklaştı, hatta bırakmayı düşündü. Çünkü yazarlık bazen insanı büyük kitaplara değil, uzun sessizliklere götürür. Hele insanın içinde Dresden gibi bir şey varsa, yazamamak da yazının parçası haline gelir.
Yazılamayan Dresden
Vonnegut Dresden kitabını yıllarca yazamadı. Malzeme eksikliğinden değil, tam tersine malzemenin fazlalığından. Bazı anılar anlatıya kolayca dönüşür; bazıları anlatının kendisini parçalar. Dresden, Vonnegut’un elinde düz bir savaş romanına dönüşmeyi reddetti. Ne zaman doğrusal bir hikâye kurmaya çalışsa, olayın ağırlığı ya yumuşuyor ya da fazla düzenli görünüyordu.
Düz anlatı, Dresden’e fazla sağlam geliyordu.
Bir başlangıç, gelişme ve sonuç kurmak, bir katliama edebî terbiye vermek gibiydi. Kahraman yaratmak, olanları daraltacaktı. Mesaj vermek, felaketin üstüne konferans kürsüsü koyacaktı. Ahlakî öfke bile bazen fazla temizdi. Vonnegut’un problemi şuydu: Gördüğü şey, iyi kurulmuş cümlelerden utanacak kadar dağınıktı.
Bu yüzden Slaughterhouse-Five’ın ilk büyük cümlelerinden biri, romanın savaş bölümlerinin az çok gerçek olduğunu söyler. Vonnegut orada hem içeri girer hem geri çekilir. Anlatıcıdır, tanıktır, yazardır, kurmacacıdır, hayatta kalmış biridir. Kitabın alt başlığı da boşuna Çocuk Haçlı Seferi değildir. Savaşın genç erkekleri kahramanlara değil, başka insanların kararlarıyla oradan oraya sürüklenen çocuklara dönüştürdüğünü bilir. 1960’ların ortasında Iowa Yazarlık Atölyesi’nde ders verdiği dönem, onun yazıya yeniden bağlandığı zamanlardan biri oldu. Öğrenciler, edebiyat çevresi, konuşmalar ve başka yazarlarla temas, yazının yalnız bir odadan ibaret olmadığını yeniden hatırlattı. Fakat Dresden hâlâ bekliyordu. Sonunda Seymour Lawrence’ın üç kitaplık sözleşmesi ve 25 bin dolarlık avansı, bekleyen kitabı masanın üstüne çekti. Artık yalnızca yazmak değil, Dresden’i yazmak gerekiyordu.
Zamanın Kırılması
Vonnegut nihayet çözümü bulduğunda, çözüm bir konu değil, biçimdi. Dresden’i anlatmak için Dresden’e doğrudan bakmak yetmiyordu. Hafıza nasıl çalışıyorsa roman da öyle çalışmalıydı. Travma kronolojik değildir. İnsan sabah çocukluğundadır, öğlen evliliğinde, akşam savaşta, gece ölüm korkusunda. Geçmiş bitmez; yalnızca başka odalarda bekler.

Billy Pilgrim bu yüzden zamanın dışına savrulur.
Billy bir savaş kahramanı değildir. Zayıf, pasif, şaşkın, komik, kırılgan bir figürdür. Cephede kaybolur, esir düşer, Dresden’e gider, hayatta kalır, sonra Amerika’da optisyen olur, evlenir, para kazanır, kaza geçirir, uzaylılar tarafından Tralfamadore’a kaçırıldığını söyler. Hayatı bir çizgi halinde akmaz. Bir an savaşta, bir an çocuklukta, bir an gelecekteki ölümünde, bir an uzaylıların hayvanat bahçesindedir.
İlk bakışta bu oyun gibi görünür. Sonra oyunun içindeki korku büyür. Billy’nin zamanda savrulması, romanın tuhaflığı değil, yarasının biçimidir. Vonnegut savaş travmasını büyük psikolojik açıklamalarla anlatmaz. Bir insanın zamanı kullanma yeteneğini bozar. O insan artık dün, bugün ve yarını ayırt ederek yaşayamaz. Dresden bir tarih olmaktan çıkar, her an yeniden açılabilen bir kapı olur. Tralfamadore bu kırılmanın en parlak ve en soğuk parçasıdır. Tralfamadorlular zamanı bütün anlarıyla aynı anda görür. Onlara göre ölüm yalnızca kötü bir andır; başka anlarda ölü kişi hâlâ yaşıyordur. Bu düşünce ilk anda teselli gibi durur. Sonra insanı ürpertir. Çünkü her şey zaten olmuşsa sorumluluk da buharlaşır. Bir katliam da bir çiçek açması gibi, bir gezegen hareketi gibi, kaçınılmaz bir nokta haline gelir. Vonnegut bu fikri romanın içine yerleştirir ve onun huzurlu yüzünün altında ne kadar korkunç bir teslimiyet bulunduğunu açıkta bırakır.
So It Goes
Romanın en ünlü tekrar cümlesi So it goes, ölümün ardından gelir. Büyük ölüm, küçük ölüm, komik ölüm, sıradan ölüm, korkunç ölüm. Birinin boynu kırılır, So it goes. Binlerce kişi yanar, So it goes. Bir hayvan ölür, So it goes. Bir insan infaz edilir, So it goes.
Bu cümle Türkçeye tam çevrilmeye kolay kolay yanaşmaz. Öyle işte, böyle gider, ne yaparsın, hayat böyle, oldu işte; hepsi biraz yaklaşır, ama hiçbiri o kuru, yaralı, mekanik kabullenişi tam karşılamaz. Cümle roman boyunca ilk başta bir alay gibi duyulur. Sonra sinir bozucu hale gelir. Sonra ağırlaşır. Sonra artık bir omuz silkme değil, bir savunma mekanizması gibi okunur. Her ölümün arkasından büyük söz söylemektense aynı küçük cümleyi bırakmak, ölümü yüceltmemek, süslememek, kahramanlaştırmamak anlamına gelir.
Vonnegut’un büyüklüğü burada keskinleşir. O, katliamdan anlam çıkarmaz. Ölülerin üstüne parlak bir fikir örtmez. Okura rahatlatıcı bir ders vermez. So it goes cümlesi, felsefe gibi görünürken aslında felsefenin yetmediği yere konmuş bir taştır. Bir insanın söyleyecek çok şeyi vardır ama söyleyeceği hiçbir şey ölüleri geri getirmez. O zaman küçük, kuru, hasarlı bir cümle kalır.
Dresden kitabı ancak bu cümleyle, bu kırık zamanla, bu uzaylılarla, bu mizahla, bu düzensizlikle mümkün oldu. Vonnegut gerçekçiliği terk etmedi; gerçekliği düz cümlelerin hapishanesinden çıkardı.
Vietnam Yılında Gelen Kitap
Slaughterhouse-Five 31 Mart 1969’da yayımlandı. Amerika Vietnam’ın ortasındaydı. Televizyon savaşı evlerin içine taşıyordu. Tet Taarruzu’nun yarattığı kırılma hâlâ tazeydi. Genç erkekler askere alınıyor, kampüsler kaynıyor, sokaklarda savaş karşıtı protestolar büyüyordu. Devletin dili ile insanların gördüğü görüntüler arasındaki uçurum derinleşmişti.
Kitap tam bu ortamın içine düştü.
Slaughterhouse-Five, İkinci Dünya Savaşı romanıydı; ama 1969 okuru onu Vietnam çağının kitabı olarak okudu. Çünkü Vonnegut savaşın konforlu anlatısını bile rahat bırakmıyordu. Nazi Almanyası’nın suçlarını hafifletmiyor, faşizmi aklamıyor, saldırgan ile ona karşı savaşan tarafı kolay bir eşitliğe çekmiyordu. Ama kazanan tarafın bombalarıyla ölen sivilleri de tarihsel zorunluluk cümlelerinin içine gömmüyordu. Dresden, zaferin kenarındaki karanlık odalardan biri olarak duruyordu.
My Lai Katliamı 1968’de yaşanmıştı; kamuoyunun onu bütün ağırlığıyla öğrenmesi 1969’un sonlarına doğru geldi. Slaughterhouse-Five o açıklanma anının hemen öncesinde yayımlandı. Amerika henüz o dehşeti tam görmeden önce Vonnegut, sivillerin ölümü, askerî dilin yalanları, genç erkeklerin emirler içinde ezilmesi ve savaşın ahlakî enkazı üzerine bir romanı ülkenin önüne koymuştu. Sonra My Lai haberi geldiğinde, kitap daha da ürkütücü bir yankı kazandı. Dresden geçmiş değildi. Dresden, modern savaşın tekrar eden yüzlerinden biriydi.
Roman kısa sürede büyük ilgi gördü. New York Times bestseller listesinde on altı hafta kaldı. Birkaç ay içinde yeni baskılar yaptı. Üniversite öğrencileri, savaş karşıtı okurlar, bilimkurgu okurları, edebiyat eleştirmenleri, kafası karışık gençler, cepheden dönenler, devlete güvenini yitirenler onda kendilerine ait bir ses buldu. Vonnegut bir anda Amerikan edebiyatının merkezinde yer aldı. Ama bu merkez, ona huzur değil, daha geniş bir yankı odası verdi.
Yasaklanan, Yakılan, Okutulan Kitap
Slaughterhouse-Five Amerika’da hem klasikleşti hem hedef haline geldi. Aynı kitap bir üniversite dersinde modern romanın başyapıtı diye okutuluyor, başka bir yerde müstehcen, ahlaksız, tehlikeli sayılıyordu. Vonnegut’un sert kelimeleri, cinsellik imaları, savaş karşıtı tonu ve kutsal kabul edilen askerî anlatılara mesafesi, onu okul kurullarının öfkesine açık hale getirdi.

1973’te Kuzey Dakota’nın Drake kasabasında kitabın kopyaları okul fırınında yakıldı. Bu sahne neredeyse fazla semboliktir, ama gerçektir. Bir yazar, Nazi Almanyası’nın bombaladığı bir şehirden sağ çıkmış, ceset toplamış, yıllarca o katliamı nasıl anlatacağını düşünmüş, sonunda savaş karşıtı bir roman yazmış; sonra o roman Amerika’da bir okul fırınına atılmıştır.
Vonnegut buna öfkeyle ama kendi sesiyle karşılık verdi. Kendisine ve kitaplarına kötülük atfedilmesine karşı çıktı. Kitapların ve yazarların onlara saldıranların gözünde gerçek dışı varlıklara dönüştüğünü söyledi. Kendini hatırlattı: Ben gerçeğim. Bu cümle, bütün Slaughterhouse-Five evreninin arkasında duran çıplak insan sesidir. Uzaylılar, zaman kırılmaları, şakalar, tekrarlar, karanlık komedi; hepsinin altında gerçek bir insan vardır. Gerçek bir anne ölümü. Gerçek bir cephe. Gerçek bir esaret. Gerçek bir şehir. Gerçek cesetler. Gerçek bir fırın.
Kitabın yakılması, Vonnegut’un dünyasına dışarıdan eklenmiş bir ironi gibi durur. Oysa Amerika’da kitapların kaderi çoğu zaman böyledir. Bir ülke bir metni önce okur, sonra över, sonra yasaklar, sonra müfredata alır, sonra tekrar yasaklamaya çalışır. Slaughterhouse-Five bu çelişkinin ortasında yaşamaya devam etti. Çünkü uslu bir kitap değildi. Okuru rahatlatmıyor, savaşın iyiler ve kötüler diye ikiye ayrılmış temiz bir sahne olmasına izin vermiyordu. Büyük acıların ardından büyük cümleler bekleyenlere küçük, kuru, sinir bozucu bir tekrar veriyordu: So it goes.
Vonnegut’un Yaralı Kahkahası
Vonnegut’un edebiyattaki sesi, Amerikan romanında kolay bulunmayan bir karışım taşır. Cümleleri sadedir, ama basit değildir. Şakaları hafiftir, ama neşeli değildir. Bilimkurgu kullanır, ama kaçmak için değil. Okuru güldürür, ama gülüş çoğu zaman boğazda kalır. Onun yazısında mizah, dünyanın saçmalığını sevimli kılmak için yoktur; insanın o saçmalık altında tamamen ezilmesini önlemek için vardır.
Dresden’den çıkan biri için ciddi olmak kolay bir tuzağa dönüşebilirdi. Büyük acı, yazarı büyük laflara çağırır. Vonnegut o çağrıya güvenmedi. Kibirli bir ahlakçılıktan uzak durdu. Savaş karşıtıydı, ama slogan yazmadı. İnsanlıktan umudu vardı, ama insan türüne fazla güvenmedi. Merhameti savundu, ama merhametin sık sık yenildiğini gördü. Kitaplarında Tanrı’nın yokluğu kadar, insanların birbirine iyi davranma ihtimalinin komik kırılganlığı da hissedilir.

Slaughterhouse-Five’ın sonunda gelen kuş sesi bu yüzden unutulmazdır: Poo-tee-weet.
Bu ses bir açıklama değildir. Bir sonuç değildir. Bir ders değildir. Katliamdan sonra kuşların hâlâ ötmesi kadar sıradan ve o sıradanlık yüzünden dayanılmaz bir şeydir. İnsanlar ölür, şehirler yanar, ordular geçer, kitaplar yazılır, kitaplar yakılır, çocuklar büyür, yazar yaşlanır, dünya sürer. Kuş sesi, büyük anlamın yerine geçmez. Sadece sessizliği deler.
Mezbahanın İçinde Kalan Zaman
Kurt Vonnegut, Slaughterhouse-Five ile Dresden’i bitirmedi. Hiçbir kitap böyle bir şeyi bitiremez. Ama ona bir biçim verdi. Hasarlı, kırık, komik, soğuk, tuhaf, kederli bir biçim. Düz anlatının taşıyamadığı şeyi parçalanmış zaman taşıdı. Gerçekçilik diye dayatılan düzenin yetmediği yerde bilimkurgu gerçeğe daha yakın durdu. Uzaylılar, mezbahadan daha gerçek dışı değildi. Zaman yolculuğu, savaş hafızasından daha garip değildi. So it goes, ölüm karşısında söylenmiş uzun nutuklardan daha dürüsttü.
Vonnegut’un cehennemden çıkışı, bir kurtuluş sahnesi gibi okunamaz. O cehennemden çıktı, evet; ama cehennem de onunla birlikte çıktı. Yıllarca kitaplarında, konuşmalarında, şakalarında, sigara dumanında, yüzündeki yorgun alayda onunla dolaştı. Bir insanın sağ kalması bazen hikâyenin mutlu kısmı değildir. Bazen asıl hikâye, sağ kalanın ne yapacağını bilememesiyle başlar.
1945’te Kurt Vonnegut mezbahanın altından çıktı.
Dünyanın üst katında bir şehir yanmıştı.
Yirmi dört yıl sonra, o şehrin küllerinden düz bir savaş romanı değil, parçalanmış zamanın içinden geçen bir insan sesi yükseldi. Büyük sözlere güvenmeyen, kahramanlıktan kuşku duyan, ölümü süslemeyen, acıyı şakaya boğarken bile hafifletmeyen bir ses.
So it goes.
Poo-tee-weet.
