Deniz Göktaş Hassasiyeti ve Koyunların Sessizliği

Görüntünün Akışı

Deniz Göktaş gözaltına alındığında, Türkiye’de komedi dünyasının büyük ve ağır ağabeylerinden beklenen şey çok büyük bir kahramanlık değildi. Kimse onların polis arabasının önüne yatmasını, “Beni de alın, ben de şaka yapıyorum” diye bağırmasını istemedi.

Bir cümle yeterdi.

Ama bazıları için bu konular, vapur iskelesi turnikesi gibi çalışıyor. Kartı bastığında “Yetersiz Cesaret” sesi duyuluyor.

Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar ve benzeri büyük komedi markalarının kamuya açık sessizliği, Türkiye’de mizahın ne kadar özgür olduğuna dair uzun bir monologdan daha çok şey söylüyor. Çünkü burada mesele sadece bir komedyenin gözaltına alınması değil. Mesele, komedyenlik iddiasıyla yaşayan insanların, komedi gerçekten riskli bir yere değdiğinde birden kişisel gelişim uzmanı ciddiyetine bürünmesi. Ata Demirer, Okan Bayülgen, Beyazıt Öztürk, Tolga Çevik gibi isimlerin etrafındaki o büyük boşluk da bu hikâyenin parçası. Hayatları boyunca sahnede, ekranda, röportajda, anıda, jübilede memleket hakkında söyleyecek sözü olan insanların, bir komedyen sahnedeki sözleri nedeniyle gözaltına alındığında görünmez olması tesadüf değil.

Kimsenin iç dünyasına dair rapor hazırlanmıyor. Dışarıdan duyulan şey zaten yeterince açık: Sessizlik. Neden sessizler? Buyurun, on maddede Türkiye’nin en pahalı sessizlik paketi.

1. Çünkü mizah onlar için meslek, ifade özgürlüğü başkaları için hobi.

Kendi filmlerinde memleketle, aileyle, cehaletle, erkeklikle, mahalleyle dalga geçmek serbesttir. Ama sıra başka bir komedyenin sahnedeki sözü yüzünden soruşturulmasına geldiğinde, mizah birden çok hassas ve çok katmanlı bir konu olur. O katmanların altında da genellikle reklam anlaşmaları, turne takvimleri ve çalmaması gereken telefon numaraları yatar.

Okan Bayülgen yıllarca ekranda memleketin bütün karanlık köşelerine projektör tutar gibi yaptı. Cem Yılmaz, Türkiye’nin orta sınıf kibrini, taşrasını, kentli ikiyüzlülüğünü, aile trajedilerini milyonlara sattı. Yılmaz Erdoğan, memleketin bütün duygusunu şiire, diziye, filme, türküye ve kasaba bilgeliğine çevirdi. Ama iş kendi meslektaşlarının konuşma hakkına geldiğinde, komedi birden teknik bir branşa dönüşüyor: Biz o konuyu tam bilmiyoruz.

Ne var bilinmeyecek? Bir komedyen sahnede konuştuğu için gözaltına alınıyorsa, komedi dünyasının konuşması gerekir. Bunun hukuki dosya okumakla, ceza hukuku uzmanı olmakla, savcı açıklamasını satır satır çözmekle ilgisi yok. Bir insanı güldürmekten para kazanan herkesin, güldürmenin hangi koşullarda suç haline getirildiğine dair iki kelimelik bir fikri olması gerekir.

Ama belli ki bazıları için ifade özgürlüğü, gösteri biletinin arkasında yazan küçük puntolu bir kullanım koşulu. Kendine uygulanırsa hassasiyet, başkasına uygulanırsa gündem kalabalığı.

2. Çünkü cesaret, gişede satılmayan bir ürün.

Bilet satarken cesur, röportajda dobra, sahnede filtresiz olmak kolay. Fakat devletin mizah duygusunun sorgulandığı yerde gerçek cesaret, fragmana konulacak bir sıfat değil. Orada insanın kendi adına bir bedel ihtimali doğar. Türkiye’de bazı komedyenler bedeli çok sever; yeter ki başkası ödesin.

Ata Demirer’in, Cem Yılmaz’ın, Şahan Gökbakar’ın ya da Yılmaz Erdoğan’ın bir tek paylaşımı milyonlarca kişiye ulaşır. Bir story atarlar, ertesi gün magazin siteleri bunu manşet yapar. Bir cümle söylerler, ekranlarda tartışılır. Bir kahve fotoğrafı paylaşırlar, altına binlerce yorum gelir. Fakat söz konusu olan bir komedyenin sahne sözleri nedeniyle karşı karşıya kaldığı baskı olduğunda, o devasa erişim birden kapatılmış AVM ışıkları gibi sönüyor.

Çünkü cesaretin PR departmanı yok. Cesaretin sponsor sunumu yok. Cesaretin “Bu fazla politik bulunur mu?” diye ölçülen hedef kitlesi yok. Cesaret, bazen sadece bir insanın mesleki dayanışmayı kişisel konforunun önüne koyması… Ve bu ülkede çok büyük paralar kazanan bazı adamlar, en küçük bedel ihtimaline karşı inanılmaz derecede hassaslaşabiliyor.

Sahnede herkes tahtta oturan kral. Soruşturma kapısının gölgesi düştüğünde ise saraydan kaçıyorlar.

3. Çünkü magazin gündemi risksiz bir ormandır.

Boşanma dedikodusu, sevgili fotoğrafı, tatil karesi, estetik söylentisi, kırmızı halı kombini… Bunlar konuşulabilir. Çünkü kimse bir beach club çıkışında hakaret veya aşağılama soruşturması açmaz. Magazin, erkek egosunun güvenli oyun parkıdır: herkes görünür, kimse gerçekten görünmez olur.

Beyazıt Öztürk yıllardır ekranların en güvenli, en pürüzsüz, en problemsiz yıldızlarından biri. Ata Demirer’in kilosu, tatili, sevgilisi, yeni filmi; Cem Yılmaz’ın eski ilişkileri, yeni ilişkileri, eski arabası, yeni arabası; Şahan Gökbakar’ın tatili, kavgası, paylaşımı, fotoğrafı… Bunların hepsi memleket için büyük ve mühim haberler. Fakat memlekette bir komedyen sahne sözleri nedeniyle gözaltına alındığında, o büyük magazin imparatorluğu birden ses izolasyonlu bir stüdyoya dönüşüyor.

İnsan ister istemez soruyor: Bu kadar görünür olmayı sevip, görünmesi gereken yerde nasıl bu kadar görünmez olabiliyorsunuz?

Magazin maymunluğu burada sadece kişisel zevk meselesi değil. Sürekli görünür kalmak için her detayı dolaşıma sokan, özel hayatını da kamusal bir ürüne dönüştüren insanlar; gerçekten kamusal bir mesele ortaya çıktığında “Ben sanatçıyım, siyasete karışmam” diyerek kayboluyor.

4. Çünkü bazı erkekler kendilerini komedyenden çok kurum sanıyor.

Komedi yapan biri olmak başka şeydir; kendi varlığını bir devlet dairesi gibi görmek başka. Bir noktadan sonra kişi, konuştuğunda memleketin ekseninin kayacağına inanmaya başlıyor. Oysa bazen söylenmesi gereken şey, yalnızca “Bir komedyenin söylediği söz yüzünden gözaltına alınması kabul edilemez”dir. Dünya dönmeye devam eder. Hatta belki biraz daha düzgün döner.

Bazı isimler artık kendilerini bir insan olarak değil, bir marka olarak görüyor. Cem Yılmaz diye bir kişi yok sanki; devasa bir telif, konser, film, reklam, nostalji ve koleksiyon ürünü paketi var. Yılmaz Erdoğan sanki sadece bir yazar ya da oyuncu değil; kendi etrafında şiir, Anadolu, prestij, okul, dizi, festival ve kültürel ağırlık üreten bir holding. Okan Bayülgen ise yıllardır yalnızca bir sunucu değilmiş gibi davranıyor; sanki Türkiye’nin son entelektüeli…

Bu kadar kendini önemseyen insanların, meslektaşlarının başına gelen ciddi bir olayda iki kelime kuramaması ayrıca komik. Çünkü bu adamların çoğu konuşurken, konuşmanın kendisi hakkında konuşur. Sözün gücünü anlatır. Mizahın topluma ayna tuttuğunu söyler. Sanatçının sorumluluğundan bahseder. Sonra gerçek bir sorumluluk kapıya dayanır ve aynaya bakıp saçını düzeltir.

Kendini memleketin vicdanı gibi pazarlayan insanın, vicdan gerektiğinde şarjının bitmesi kadar trajikomik bir şey yok.

5. Çünkü dayanışma, spot ışığını paylaşmayı gerektiriyor.

Bazı büyük isimler genç komedyenleri sever. Özellikle genç komedyen onları övdüğünde, yanlarında fotoğraf çektirdiğinde, bir ödül töreninde teşekkür ettiğinde. Ama genç komedyen devletle, sansürle, soruşturmayla, mahkemeyle karşı karşıya kaldığında destek vermek için maçaları sıkar. Çünkü o anda ışık paylaşılmaz; risk paylaşılır.

Komedi dünyasında yeni nesli destekliyoruz cümlesi çok sevilir. Gençlere fırsat verildiği, yeni sahnelerin açıldığı, dijital dünyanın mizahı değiştirdiği, farklı seslerin çoğalması gerektiği anlatılır. Sonra o farklı seslerden biri gerçekten farklı bir şey söyler, sınırı zorlar, güçlüleri rahatsız eder ve başına iş gelir. Bir bakarsın, usta dediğimiz insanların hepsi aynı anda yurt dışında, çekimde, tatilde, telefonsuz bölgede ya da duygularını düzenlemeye çalışıyor.

Dayanışma, sahnede gençler çok iyi geliyor demek değildir. Dayanışma, gençler gerçekten hedefe konduğunda arkalarında durmaktır.

6. Çünkü “Ben siyasete karışmıyorum” cümlesi, Türkiye’nin en uzun süren stand-up gösterisi.

Bu ülkede bir sanatçının, bir komedyenin, bir gazetecinin ya da bir öğrencinin başına gelen şey hakkında konuşmak siyasete karışmak sayılıyorsa, susmak da siyasetsiz kalmak değildir. Susmak mevcut düzene en sessiz alkış biçimidir. “Ben siyasete karışmıyorum” diyen herkes, çoğu zaman siyasetin kendisine karışmamasını umuyordur.

Bu cümleyi en çok da yıllarca siyasetten beslenmiş insanlar kuruyor. Siyasetin yarattığı toplumsal gerilimlerden espri çıkaranlar, ekonomik krizden karakter yazanlar, memleketin baskısından senaryo üretenler, kutuplaşmadan kahkaha devşirenler… Siyaset onlar için malzeme olduğunda harika; başkasının özgürlüğü söz konusu olduğunda ise kirli, yorucu ve uzak bir alan.

Okan Bayülgen’in televizyon kariyerinin yarısı zaten siyasal atmosferin yarattığı gerginliklerden, sınıfsal kibirden, medya düzeninden, kültürel savaşlardan beslendi. Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı karakterler bu ülkenin devletini, taşrasını, erkekliğini, aile içi şiddetini, otoritesini, yoksulluğunu taşıdı. Cem Yılmaz’ın komedisi yıllarca Türkiye’nin kolektif sinir uçlarına bastı. Şimdi “Siyasete karışmıyorum” demek, yıllardır mutfağında yemek pişirdiğin ev yanarken “Ben sadece tarif veriyordum” demek gibi.

Siyasete karışmamak diye bir şey yok. Sadece gücün yanında susmak var.

7. Çünkü erkek egosu, kendinden başka kimsenin trajedisinde başrol olmak istemiyor.

Bazı ünlü erkekler için toplumsal meseleler bile kişisel marka yönetimi filtresinden geçiyor. “Bu olayda konuşursam bana ne yazar?”, “Kim kızar?”, “Benim imajıma yakışır mı?”, “Bununla ilgili espri benden önce yapılmış mı?” Sorular bitmiyor. En sonunda mesele, gözaltına alınan bir komedyen olmaktan çıkıyor; konuşacak kişinin ne kadar önemli olduğu sanrısına dönüşüyor.

Bu ülkede şöhretin erkek versiyonu çok yorucu. Bir adam başarı kazandıkça, etrafında görünmez bir saray kuruluyor. Herkes ona üstat diyor, her sözüne gülüyor, en vasat anısını bile hayat dersi gibi dinliyor. Bir süre sonra o adam, dünyadaki her olayın kendi karizmasına göre şekillenmesi gerektiğine inanıyor. Bir dayanışma mesajı atacaksa bile bunun onun büyüklüğüne yakışacak bir biçimde olması gerekiyor.

Oysa dayanışma karizma işi değildir. İnsani refleks işidir.

Şahan Gökbakar’ın yıllardır memleketteki her tartışmaya dair bir videosu, bir göndermesi, bir öfkesi, bir çıkışı oldu. Çünkü bazı olaylar onun sahnesine, ekranına ve siyasi pozisyonuna uygundu. Ama komedyenlik hakkının doğrudan tartışıldığı yerde susmak, meselenin ne kadar uygun olduğuna dair çok şey anlatıyor. Demek ki bazı erkolar sadece kendi seçtikleri kavgalarda cesur.

Çoğunun cesareti vicdandan değil, senaryodan geliyor.

8. Çünkü komedi dünyasında hiyerarşi var, dayanışma yok.

Sahne arkasında herkes birbirini tanıyor, herkes birbirinin kötü gösterisini biliyor, herkes birbirinin eski sevgilisini, menajerini, krizini, borcunu, küslüğünü duymuş oluyor. Ama iş ortak bir ilkeye gelince, birden herkes birbirine yabancılaşıyor. Komedyenler kulübü, kapısında özgürlük yazan ama içeride yalnızca tanıdıklara servis yapan bir mekâna benziyor.

Bu dünyanın görünmeyen sınıf sistemi var. Kim bilet satıyor, kim dijitalde izleniyor, kim televizyonla barışık, kim reklam yüzü, kim “fazla politik”, kim “fazla genç”, kim “fazla sivri”, kim “fazla halkçı”, kim “fazla entelektüel”… Herkesin yeri belli. Deniz Göktaş gibi yeni kuşaktan, sert ve siyasi mizah yapan bir komedyen hedefe konduğunda, eski kuşağın bir kısmı bunu kendi evi yanıyormuş gibi değil, yan sokakta açılmış gürültülü bir mekânmış gibi izliyor.

Tolga Çevik gibi yıllardır sahne mizahının merkezinde duran isimlerden, Ata Demirer gibi geniş kitleye ulaşanlardan, Beyazıt Öztürk gibi uzun yıllar ana akım ekranın güvenli yüzü olmuş insanlardan beklenen şey devrimci bildiri değil. Bir meslek dayanışmasıydı. Çünkü mizah, ancak en zayıf halkası kadar özgürdür. Bugün genç bir komedyen konuştuğu için yalnız bırakılıyorsa, yarın herkesin sahnesine sıra gelir.

Ama hiyerarşinin konforu şudur: İnsan, sıranın kendisine gelmeyeceğine inanır. Gençler fazla ileri gitmiştir, yeniler durumu anlamıyordur, başına gelenler bir şekilde halleder. Böylece herkes kendi koltuğuna biraz daha gömülür.

9. Çünkü onlar için en güvenli muhalefet, geçmiş zamandadır.

Eski Türkiye’ye laf sokmak kolaydır. Eski mahalleye, eski aileye, eski bürokrata, eski baskıya, eski cehalete… Hepsi güzel malzemedir. Ama bugünün baskısı, bugünün sansürü, bugünün soruşturması hakkında konuşmak gerektiğinde mizahçının ağzına görünmez bir kilit takılır. Bazı insanlar geçmişi çok cesur eleştirir; çünkü geçmiş cevap vermez.

Yıllarca 1980’lere, 1990’lara, baskıcı ailelere, sıkıcı öğretmenlere, mahalle baskısına, devlet dairesi saçmalığına güldük. Bunlar kuşkusuz anlatılmalıydı. Ama geçmişe dair cesaret, bugüne dair cesaretin yerine geçmez. Geçmişin polisinden korkmamak kolaydır; geçmişin sansürcüsü seni aramaz, geçmişin savcısı kapına gelmez, geçmişin iktidarı reklam anlaşmanı bozmaz.

Bugün bir komedyen sahne sözleri yüzünden gözaltına alınıyor. Bu, komedi dünyasının meseledir. Bu meseleye sessiz kalıp yıllar sonra oturup bizim zamanımızda da çok baskı vardı diye nostalji yapmak, koleksiyonluk korkaklıktır. Geçmişin baskısını anlatıp bugünün baskısında susmak, tarihi dekor olarak kullanmaktır.

Bazı adamlar eski Türkiye’nin cesur adamları olmayı çok seviyor. Yeni Türkiye’de ise sadece eski fotoğraflarını paylaşacak kadar cesurlar.

10. Çünkü koyunların sessizliği, aslında bir tür kariyer stratejisi.

Bu sessizlik korku olabilir, hesap olabilir, yorgunluk olabilir, umursamazlık olabilir. Ama ne olursa olsun, dışarıdan duyulan şey aynıdır: hiçbir şey. Ve bir komedyen gözaltına alınırken komedi dünyasının en güçlü isimleri hiçbir şey duyuruyorsa, mesele yalnızca onların susması değildir. Mesele, mizahın hangi noktada eğlence sektörüne teslim olduğudur.

Bir noktadan sonra insan, bu suskunluğun tesadüf olmadığını anlıyor. Çünkü susmak da bir beceri. Ne zaman konuşmayacağını bilmek, hangi konuda başını çevireceğini hesaplamak, hangi paylaşımın kariyerine zarar vereceğini tartmak, hangi baskının fazla riskli olduğuna karar vermek… Bunların hepsi profesyonel bir sessizlik disiplini.

Bu ülkede bazı komedyenler milyonları güldürüyor ama bir meslektaşları susturulmaya çalışıldığında kendi seslerini korumayı tercih ediyor. Sonra yine sahneye çıkıp özgürlükten, hayattan, insanın zaaflarından, memleketten, korkudan söz ediyorlar. Seyirci gülüyor, biletler satılıyor, alkış geliyor. Fakat o alkışın içinde artık küçük bir ses daha var: “Sen de mi?

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *