Dünya azınlıkta kalan bireyler, toplumlar için, savaşların arasında kalan aileler, çocuklar için zaten çekilmez, yaşanması zor, devamlı yer değiştirilmesi gereken bir yerdi. Ama artık herkes için öyle. Dünyada artık duran, yerleşen, kök salmak isteyen de yanıyor. Kendini yerleşik düzene alıştıran, yıllarını şehirlerde, doğduğu bölgelerde yaşayan insanlar da yavaş yavaş, hissettirmeden eziliyor. Savaş bölgelerindekilerin aksine daha uzun ölümler yaşıyorlar. Exils tam da bu duygunun içinden konuşan bir film. Yalnızca fiziksel bir yolculuğu değil, yerleşik hayatın insana açtığı görünmez yaraları da gösteriyor. Filmin başındaki manifestoda Rona Hartner’in bağıra bağıra söylediği gibi, Demokrasi tecavüze uğruyor ve Özgürlükleri Kıçıma Anlat. Bu cümle filmin öfkesini, ritmini ve yönünü daha ilk dakikada kuruyor. Kapitalizmin, ahlaksızlıkların, adaletsizliğin, paranın peşinden koşanların ezdiği hayatlar, ruhlar, tersine göç hayalleriyle yaşıyor. Exils, bir apartman dairesinde tıkılıp kalmış çiftimizin Neden Cezayir’e, atalarımızın doğduğu topraklara dönmüyoruz sorusuyla başlıyor.
Paris’te Var Olup Ait Olamamak
Bu soru ilk anda basit bir sıkışmışlık cümlesi gibi duyuluyor. Paris’te her şey var ama hiçbir şey ucuz değil demekle açıklanabilecek türden bir bıkkınlık var sanki ortada. Fakat film ilerledikçe bunun yalnızca ekonomik bir sıkıntı olmadığı anlaşılıyor. Buradaki darlık para darlığı değil sadece; nefes darlığı, aidiyet darlığı, ruh darlığı. Zano ve Naima, yaşadıkları şehirde bulunmalarına rağmen oraya tam olarak ait olmadıklarını yavaş yavaş fark ediyorlar. Bedenleri Paris’te, ama içlerinden bir taraf çok daha eskide, çok daha uzakta kalmış durumda. Exils bu ayrımı uzun uzun açıklamıyor; karakterlerin bakışlarına, susuşlarına, rastladıkları insanlara ve yollarına çıkan seslere bırakıyor. Tony Gatlif’in sinemasında zaten mesele çoğu zaman tam olarak budur: İnsan bir yerde yaşar ama ruhu başka bir coğrafyada dolaşır.
Filmin ilk önemli kırılmalarından biri mülteci bir Cezayirli aileyle karşılaşmaları oluyor. Zano ve Naima, Cezayir’e gidiyoruz dediklerinde çocukların kahkahalarla gülmesi çok sert bir andır. Çünkü aynı ülke, aynı toprak, aynı isim, farklı insanlar için bütünüyle başka anlamlara gelebilir. Birinin hayalini kurduğu yere bir başkası mecburen sırtını dönmüş olabilir. Biri için kök, öteki için kaçış sebebi olan bir yer vardır karşımızda. Exils tam burada kolay bir nostaljiye yaslanmıyor. Ata toprağı fikrini romantik bir afişe çevirmiyor. Tersine, o toprağın hem çağrı hem yara olduğunu hissettiriyor. Zano ile Naima’nın yolculuğu ilerledikçe dönüş fikri bir kurtuluş masalı olmaktan çıkıyor, daha karışık, daha acılı bir hale geliyor.
Hayalet Gibi Geçenler
İkinci karşılaştıkları grup ise hayatı göçer halde yaşayan, hiçbir yere bağlı olmayan, hiç bağlı olmamış çingeneler oluyor. Filmin ruhunu en iyi taşıyan bölümlerden biri de bu karşılaşmalar. Başlarının üstünde çatı olmadan yaşayan, bir var olup bir yok olmayı yaşamın anlamı sayan insanlar bir gelip bir geçiyorlar filmden. Tony Gatlif bu insanları açıklamaya, sosyolojik bir dosya gibi önümüze sermeye çalışmıyor. Onları hikâyeden bir hayalet gibi geçiriyor. Zaten etkileri de öyle oluyor: Bir anda belirip karakterlerin içine bir ihtimal, bir hafiflik, bir başıboşluk bırakıyorlar. Gatlif’in çingene dünyasına bakışı burada çok belirgin. Göçerlik onda sadece yoksulluk ya da dışlanmışlık değil; aynı zamanda bir hafıza biçimi, bir direnme hali, yerleşik dünyanın kurallarına sessiz bir itiraz.
Yol boyunca müzik de görüntü kadar belirleyici hale geliyor. Exils’te insanlar yalnızca konuşarak değil, ritimle, bedenle, yürüyüşle, susuşla da birbirlerine bağlanıyor. Flamenco ve Endülüs, çiftin hikâyesini sarmaya başladığında film başka bir katmana geçiyor. Müziğin özgürleştirici gücü ile medeniyetin boğucu ağırlığı yan yana geliyor. Bir yandan kendilerinden taşan bir canlılık var, öte yandan uygarlığın kurduğu düzenin içinde yeniden parçalanma ihtimali. Medeniyete, medeniyetin yarattığı ihtirasa biraz bile yaklaşmaları kısa süreli bir ayrılık yaşamalarına neden oluyor. Çünkü bu filmde yol yalnızca ileriye doğru gitmiyor; insanın içindeki yarıkları da açığa çıkarıyor. Birbirine çok yakın duran iki insanın aslında ne kadar farklı yükler taşıdığı görülüyor.
Toprağa Dönmek, Hafızaya Dönmek
Ardından göçmenler, emekçiler, yanlışlıkla bindikleri gemi, yolculuktan kısa bir sapma ve en sonunda Cezayir geliyor. Ama Cezayir’e varmak filmin bittiği yer değil; asıl kapının açıldığı yer. Çünkü varılan toprak, yalnızca coğrafi bir hedef değil, karakterlerin içlerinde uzun zamandır sessiz duran şeyleri uyandıran bir alan. Cezayir demek kökler demek, dedelerinin kendisi gibi keman çaldığını görünce ağlamak demek, zikirde kendini kaybetmek demek. Benliğinin doğduğu toprağı koklamak, köyün yağmurlarında yıkanmak demek. Bu dönüş büyük cümlelerle yaşanmıyor. Bazen bir bakışta, bazen bir yüz çizgisinde, bazen bir ezgide oluyor. İnsan kendi geçmişine bazen bir hikâye dinleyerek değil, bir ses duyarak döner. Exils bunu çok iyi biliyor.
Filmin en güçlü taraflarından biri de bugünün dünyasına uzanma biçimi. Exils yalnızca Fransa ile Cezayir arasında geçen bir yol hikâyesi değil. Bugün herkesin içinde az çok dolaşan kaçma isteğine, düzen değiştirince her şeyin düzeleceğine dair yarı romantik yarı çaresiz hayallere de dokunuyor. Şimdi kaçacağım abi diye Ege’de bohem bahçeli ev hayalleri kuran, başka hayatlar düşleyen, ama bir yandan da mülteci insanlara yukarıdan bakan kalabalıkların yüzüne sert tokatlar atan bir film bu. Çünkü kaçış arzusu ile başkasının kaçışını küçümsemek aynı dünyada yan yana duruyor. Exils bu ikiyüzlülüğü doğrudan slogan atarak değil, yolun kendisini göstererek açığa çıkarıyor. Göç bazen seçilmiş bir romantizm değil, bazen de bir medeniyet yorgunluğundan çok daha ağır bir şey.
Şarkının Taşıdığı Hafıza
Filmdeki bir şarkının sözleriyle;
Çok fazla zamanımız var
Ama hiçbirşey bilmeden yalnız oturuyoruz
Bahçedeki yaseminlerin kokusunu unuttuk
Ve yavaş yavaş
Unutuyoruz kelimelerini
Annelerimizin
zengin denizinin ve topraklarının rengi,
evlerinin beyaz badanası
ve göğünün mavisi
zihnimizde hiç kararmadı
yürüye yürüye
sıcağından uzaklaştık,
çok üşüyerek
senden…
kendimden haber vermek için
sana bu şarkıyı yazıyorum.
acımızı şarkılara dökmek
seni kutsamak
hâlâ bizde olanları korumak için…
Yol Bittikten Sonra Da Süren Film
Bu sözler filmin özeti gibi duruyor ama aslında daha fazlası. Exils’in bütün meselesi burada saklı: Unutmak ve geri çağırmak. Yaseminin kokusunu unutmak, annelerin kelimelerini unutmak, evlerin badanasını, denizin rengini, göğün mavisini unutmamak. İnsan bazen doğduğu yeri değil, o yere ait küçük ayrıntıları kaybediyor önce. Sonra yıllar geçtikçe kendi içindeki o boşluğu bir isimle doldurmaya çalışıyor. Zano ile Naima’nın yolculuğu tam da bu yüzden bir coğrafya yolculuğundan çok bir hafıza yürüyüşü gibi. Exils tersine bir varoluş hikâyesi anlatıyor. Gide gide kendine dönmenin, uzaklaştıkça neyi kaybettiğini anlamanın, bazen ancak yabancılaştığında kendi sesini duymanın filmi bu. Tony Gatlif burada ne nostaljiye teslim oluyor ne de acıyı süslüyor. Yolun tozunu, bedenin terini, müziğin çağrısını ve aidiyetin sancısını yan yana koyuyor. O yüzden Exils yalnızca seyredilen bir film değil, insanın içinde bir süre daha yürümeye devam eden bir yol oluyor.
