Franz Ferdinand Ve Av Manyaklığı

Manşet Tarihin Akışı

Franz Ferdinand tarihe vurulan kişi olarak geçti. Saraybosna’da, üstü açık otomobilde, yanında eşi Sophie varken öldürüldü; o kurşun yalnızca bir veliahdın değil, bütün bir kıtanın kaderini değiştirdi. Fakat onun hayatına yalnızca 28 Haziran 1914 sabahından bakmak, tuhaf ve karanlık bir ayrıntıyı gölgede bırakır. Franz Ferdinand, daha çocuk yaşta canlı öldürmeye başlamış; elli yaşında hayatını kaybettiğinde kişisel av defterine 274.889 canlı kaydettirmişti.

Bu sayı, sıradan bir istatistik değil, bir hayat biçiminin özeti gibidir. Geyikler, karacalar, dağ keçileri, tavşanlar, sülünler, keklikler, martılar, kartallar, filler, kaplanlar, kangurular, koalalar, emular, maymunlar ve daha birçok canlı bu defterin satırlarına eklenmişti. Franz Ferdinand’ın dünyasında canlılar görülen, izlenen, yaşamasına izin verilen varlıklar değil; sayılan, vurulan, tahnit edilen, duvara asılan ve toplam rakamı büyüten parçalardı.

Onun av manyaklığını ürkütücü yapan yalnızca rakamların büyüklüğü değildi. Asıl karanlık taraf, bu öldürme düzeninin ne kadar sistemli, takıntılı ve kayıtçı hale gelmiş olmasıydı. Canlı öldürmek, onun için anlık bir öfke patlaması ya da düzensiz bir alışkanlık değil; günlere, türlere, coğrafyalara, eşiklere ve koleksiyonlara ayrılmış dev bir ölüm muhasebesiydi.

İlk Kurşundan Dev Bir Ölüm Defterine

Franz Ferdinand’ın ilk avı henüz dokuz yaşındayken gerçekleşti. Aile çevresinde bu olay bir başarı gibi karşılandı. Kuzeni Veliaht Rudolf, ona avladığı canlıları kaydedebileceği bir nişancılık defteri verdi. Çocukluk hatırası gibi başlayan bu defter, yıllar içinde Avrupa aristokrasisinin en korkunç kişisel öldürme kayıtlarından birine dönüştü.

Defter yalnızca “kaç tane” sorusuna cevap vermiyordu. Hangi türün nerede vurulduğu, hangi tarihte kaç canlının öldürüldüğü, hangi sayısal eşiklerin geçildiği dikkatle işleniyordu. Franz Ferdinand 1911’de yüzüncü kartalını, 1912’de Golling’de bininci dağ keçisini, 1913’te Witzelsdorf’ta altı bininci geyiğini vurdu. Aynı yıl içinde ulaştığı toplam bile ayrıca hesaplanıyordu; 1911’de deftere 18.799 canlı daha eklenmişti.

Bu sayma takıntısı, meselenin merkezindedir. Öldürülen canlı onun gözünde artık bir varlık değil, bir kayıt birimiydi. Defter ilerledikçe canlıların yerini sayılar alıyor, türler birer sütuna dönüşüyor, ölüm ardışık bir başarı çizelgesi gibi tutuluyordu. Her eşik yeni bir eşiği çağırıyor, yüzüncü kartaldan sonra bininci dağ keçisi, onun ardından altı bininci geyik geliyordu.

Franz Ferdinand’ın kişiliğinde sık sık görülen katılık, kontrol arzusu ve ayrıntı saplantısı bu defterlerde de kendini gösterir. Canlı öldürmek, yalnızca silahla kurulan bir ilişki değildi; bürokratik bir düzene bağlanmıştı. Kurşun sıkılıyor, beden düşüyor, sayı yazılıyor, parça saklanıyor, toplam büyüyordu.

Bir Günde Binlerce Canlı

Franz Ferdinand’a dair en akıl almaz bilgilerden biri, tek bir gün içinde binlerce canlı öldürebilmesidir. Güney Bohemya’daki Chlum u Třeboně arazisinde 17 Haziran 1908 günü 2.717 martı öldürdü. Bohemyalı sanayici Ringhoffer’in düzenlediği başka bir avda ise bir günde 2.140 sülün vurduğu kaydedildi.

Böyle rakamlar tek başına ormanda dolaşan bir insanla açıklanamaz. Bu, ancak büyük bir öldürme organizasyonuyla mümkündü. Franz Ferdinand çoğu zaman belirlenmiş bir atış noktasında duruyor, onlarca görevli canlıları onun bulunduğu yöne doğru sıkıştırıyordu. Boşalan tüfekler hızla alınıyor, dolu tüfekler eline veriliyor, böylece yeniden doldurmak için bile ara vermeden ateş edebiliyordu.

Ormanlık alanlar bezlerle, ağlarla, geçici çitlerle daraltılıyor; canlıların kaçabileceği yönler azaltılıyor; sürücüler, köpekler ve görevliler hareket alanını kapatıyordu. Kimi zaman canlılar suya doğru itiliyor, kıyıya yaklaşırken vuruluyordu. Bu düzenin merkezinde iz sürme, karşılaşma ya da mücadele yoktu. Merkezde tek bir şey vardı: kaçış alanı daraltılmış canlıların önceden hazırlanmış bir ateş hattına sürülmesi.

Bu yüzden Franz Ferdinand’ın nişancılığından söz etmek meselenin küçük bir bölümünü açıklar. Evet, iyi ateş ediyordu. Fakat esas belirleyici olan, yüzlerce insanın, geniş arazilerin, silahların, mühimmatın ve mülk düzeninin bir kişinin önüne mümkün olduğunca çok canlı çıkaracak biçimde çalıştırılmasıydı. Onun av manyaklığı, kişisel bir alışkanlıktan çok, aristokratik gücün canlı bedenler üzerinde kurduğu ölüm makinesine dönüşmüştü.

Konopiště: Duvarlara Asılmış Ölüm

Franz Ferdinand’ın Bohemya’daki Konopiště Şatosu, onun zihninin mekâna dönüşmüş hali gibiydi. Şatonun koridorları, merdivenleri, salonları ve özel odaları silahlarla, boynuzlarla, başlarla, postlarla ve dünyanın farklı bölgelerinden getirilen tahnit edilmiş bedenlerle dolduruldu. Bugün yalnızca özel av güzergâhının ilk koridorunda bile Franz Ferdinand’ın vurduğu canlılara ait sekiz yüzden fazla parça sergilenir.

Konopiště, bir aile evi olmaktan çok, öldürülmüş canlıların arşivine dönüşmüştü. Duvarlarda yan yana dizilen başlar, raflara yerleştirilen parçalar, kataloglanmış silahlar ve dünyanın farklı bölgelerinden getirilmiş trofeler, onun öldürme tutkusunun gündelik yaşamın içine nasıl yerleştiğini gösterir. Burada ölüm saklanmıyor, sergileniyordu. Hatta yalnızca sergilenmiyor, mekânın kimliğini belirliyordu.

Şatoda hareketli ve sesli hedeflere sahip özel bir atış poligonu da vardı. Canlıların karşısına çıkmadığı zamanlarda bile ateş etme pratiği sürdürülebiliyordu. Gerçek bedenlerin yerini mekanik hedefler alıyor, el, göz ve refleks aynı alışkanlık etrafında çalıştırılıyordu. Silah yalnızca dışarıda kullanılan bir araç değildi; evin içine, mimariye, günlük düzene yerleştirilmişti.

Franz Ferdinand mülklerini de bu takıntıya göre biçimlendirdi. Şatonun çevresindeki parkları ve ormanları genişletti, kapalı av alanları kurdu, bölgeleri dışarıdan gelenlere kapattı ve bütün çevreyi öldürülecek canlı nüfusunu yönetmeye uygun hale getirdi. Orman onun gözünde kendi başına yaşayan bir ekosistem değil, gelecekte vurulacak bedenlerin yetiştirildiği bir alandı.

Dünya Turu Mu, Ölüm Envanteri Mi?

Franz Ferdinand 1892’nin sonunda uzun bir dünya yolculuğuna çıktı. Resmî anlatıda bu seyahat, farklı ülkeleri, halkları, yönetim biçimlerini ve coğrafyaları tanıma fırsatıydı. Sağlığının bozulması nedeniyle Avrupa’dan uzaklaşmasının ona iyi geleceği de düşünülüyordu. Fakat yolculuğun ayrıntılarına bakıldığında, her durakta yeni canlıların peşine düşülen küresel bir ölüm envanteri belirir.

Seylan’da fil avı için büyük kalibreli tüfekler hazırlandı. Bir fil kafatası kesilerek hangi noktaya ateş edilirse canlının daha kolay öldürülebileceği incelendi. Franz Ferdinand günlüğünde ormanda duran bir fil ailesini, yavrusunun yanında bulunan anneyi ve çevredeki sessizliği dikkatli bir gözlem diliyle anlattı. Ardından aynı canlılara ateş etmeye başladı.

İlk atışlarında bir fili yaraladı; canlı kaçtı. Daha sonra başka bir file yakın mesafeden ateş etti. Yaralanan canlı yere düştü, yeniden ayağa kalktı ve ormana yöneldi. Franz Ferdinand ile yanındakiler kan izlerini takip etti, fakat karanlık bastırınca aramayı bıraktı. Dönüş yolunda eli boş kalmamak için kıyıda gördüğü kuşları vurdu.

Ertesi günü “ornitolojiye ayrılmış bir gün” diye kaydetti. Fakat burada söz konusu olan kuş gözlemciliği değildi. Farklı kuş türleri vuruluyor, sınıflandırılıyor, koleksiyona eklenmek üzere hazırlanıyordu. Guguk kuşları, yalıçapkınları, arı kuşları, balıkçıllar ve başka türler tek tek kayda geçti. Uzakta gördüğü maymunlara da ateş etti, ancak isabet sağlayamadı.

Bilimsel merak ile öldürme isteği onun dünyasında iç içe geçmişti. Bir canlıyı incelemek, onu yaşarken anlamaya çalışmak anlamına gelmiyordu. Türü tanımak, adlandırmak ve koleksiyona katmak, çoğu zaman onu öldürmenin bahanesine dönüşüyordu. Doğa tarihi bilgisi, merhamet üretmiyor; öldürmeyi daha düzenli, daha kataloglanabilir hale getiriyordu.

Avustralya’da Önüne Çıkan Her Canlı

Franz Ferdinand 1893’te Avustralya’ya ulaştığında yerel yetkililer, büyük toprak sahipleri ve ev sahipleri onun için özel hazırlıklar yaptı. Trenler ayarlandı, araziler açıldı, atlı sürücüler, köpekler ve görevliler toplandı. Veliahdın önünden geçirilebilecek neredeyse her canlı, onun koleksiyonuna adaydı.

Narromine yakınlarındaki ilk büyük sürüşte art arda beş kanguru vurdu. Sonraki günlerde daha fazla kanguru, ördek, pelikan, ibis, turna, kartal, şahin ve yabani hindi öldürüldü. Bir emu sürüsü av hattına doğru yönlendirildiğinde Franz Ferdinand birini vurdu, diğerini yaraladı; yaralanan canlı daha sonra takip edilerek ele geçirildi.

Yanında profesyonel bir tahnitçi bulunuyordu. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü öldürme anı yalnızca o günle sınırlı kalmıyordu. Vurulan canlıların derileri yüzülüyor, bedenleri parçalanıyor, korunacak kısımlar ayrılıyor ve Avrupa’ya gönderilmek üzere hazırlanıyordu. Seyahatin her durağı geçici bir kesim ve paketleme alanına, savaş gemisi ise dolaşan bir ölüm deposuna dönüşüyordu.

Franz Ferdinand Avustralya’da en az sekiz koala da vurdu. Günlüğünde, kurşunlara rağmen daldan hemen düşmemelerine şaşırıyor, bunu koalanın “pasifliği” üzerinden yorumluyordu. Bir emuyu öldürmekten duyduğu memnuniyeti ise türün giderek azaldığının söylenmesiyle ilişkilendirmişti. Nadirlik, onu durduran bir bilgi değil, tam tersine öldürmeyi daha cazip hale getiren bir özellikti.

Bu noktada Franz Ferdinand’ın öldürme tutkusunun sınırı daha açık görülür. Tanımadığı bir coğrafyaya gitmek, farklı türlerle karşılaşmak, canlı çeşitliliğini görmek onda koruma duygusu uyandırmıyordu. Her yeni tür, deftere eklenebilecek yeni bir satırdı. Her canlı, koleksiyondaki eksik bir parçayı tamamlayabilirdi.

Yellowstone’da Silah Yoksa Taş

Franz Ferdinand’ın öldürme dürtüsünün yalnızca büyük ve gösterişli türlerle sınırlı olmadığı Yellowstone Millî Parkı’nda daha da görünür hale gelir. Parkta av yasaktı. Yanında ateşli silah bulunduramıyordu. Normal şartlarda bu, canlıların en azından o bölgede güvende olması anlamına gelmeliydi. Fakat Franz Ferdinand ve çevresindekiler, karşılarına çıkan küçük canlıları bastonlar ve taşlarla öldürmeye girişti.

Bu gezide altı sincap, bir kokarca ve onun kirpi olarak tanımladığı başka bir canlı öldürüldü. Burada büyük bir hazırlık, kalabalık bir av düzeni, egzotik bir tür ya da gösterişli bir trofe yoktu. Geriye yalnızca karşısında canlı bir varlık gördüğünde onu öldürmeden geçemeyen bir alışkanlık kalıyordu.

Avrupa’ya dönüş yolunda geminin çevresinde balinalar belirdiğinde de aynı düşünce ortaya çıktı. Franz Ferdinand, savaş gemisi Kaiserin Elisabeth yanlarında olsaydı hızlı ateş eden topu kullanarak balina öldürebileceklerini yazdı. Bu cümle, onun zihnindeki sınır kaybını bütün çıplaklığıyla gösterir. Tüfek yoksa taş; taş yetmezse savaş gemisinin topu.

Bu örnekler, Franz Ferdinand’ın av manyaklığını yalnızca dönemin aristokratik alışkanlıklarıyla açıklamayı zorlaştırır. Elbette yaşadığı sınıf ve çağ, canlı öldürmeyi statü göstergesine çeviren bir düzen kurmuştu. Fakat Franz Ferdinand bu düzenin içinde bile aşırıya gitti. Yasak bölgede küçük canlılara taşla saldırmak, artık sınıfsal protokolün değil, kişisel saplantının alanına girer.

Doğayı Korumak Değil, Öldürülecek Nüfusu Artırmak

Franz Ferdinand’ın ormanlarla ve canlı türleriyle ilgilendiği doğrudur. Mülklerinde yemleme yaptırıyor, bazı türlerin çoğalmasını sağlıyor, orman düzenlemeleriyle ilgileniyor, avcılık, ormancılık ve doğa tarihi üzerine geniş bir kütüphane oluşturuyordu. Fakat bu ilgi, modern anlamda koruma düşüncesiyle karıştırılmamalıdır.

Buradaki amaç, canlıların kendi varlıklarını sürdürmesi değildi. Amaç, ileride daha fazla canlının vurulabilmesini sağlayacak nüfusu ayakta tutmaktı. Orman, kendi dengesi içinde yaşayan bağımsız bir dünya olarak değil, iyi yönetilmesi gereken canlı deposu olarak görülüyordu. Yemleme, çoğaltma ve alan kapatma pratikleri, merhametten değil verimlilikten besleniyordu.

Franz Ferdinand bir türün görünüşünü dikkatle inceleyebilir, davranışlarına hayran kalabilir, coğrafi özelliklerini not edebilir ve birkaç dakika sonra aynı canlıyı vurabilirdi. Bu çelişki onun zihninde çelişki gibi durmuyordu. Gözlem, sahip olmaya; sahip olma isteği de öldürmeye bağlanıyordu. Canlıyı görmek yetmiyor, onu durdurmak, kayda geçirmek ve kalıntısını yanında götürmek gerekiyordu.

Bu yüzden onun doğaya ilgisi, doğayla kurulan sağlıklı bir bağ değil, tahakküm arzusuydu. Canlılar onun için izlenmesi gereken komşular değil, yönetilmesi gereken nüfuslardı. Türler, kendi yaşam haklarıyla değil, koleksiyondaki yerleriyle anlam kazanıyordu.

Döneminin İçindeydi, Ama Dönemini De Aştı

On dokuzuncu yüzyıl Avrupa aristokrasisinde canlı öldürmek, erkeklik, soyluluk, askerî beceri, mülk sahipliği ve toplumsal güçle ilişkilendiriliyordu. Habsburg hanedanının üyeleri, Alman prensleri, İngiliz aristokratları ve Rus büyük dükleri de geniş katılımlı avlar düzenliyor, binlerce canlıyı öldürüyor, şatolarını boynuzlar, postlar ve tahnit edilmiş bedenlerle dolduruyordu.

Fakat Franz Ferdinand’ın rakamları kendi çevresi içinde bile aşırı görünüyordu. Daha hayattayken onun için “patolojik ateş etme çılgınlığı” gibi ifadeler kullanıldı. Ormana girdiğinde, eline silah aldığında ya da karşısında hareket eden bir canlı gördüğünde mutlaka ateş etmek zorunda kaldığı anlatılıyordu. Bu anlatıların bir kısmı siyasi düşmanları tarafından büyütülmüş olabilir; fakat av defterindeki yüz binlerce kayıt, günlük öldürme rekorları ve Konopiště’nin duvarları zaten yeterince ürkütücüdür.

Franz Ferdinand’ın saplantısı, yalnızca çok sayıda canlı öldürmüş olmasında değildir. Asıl mesele, hayatının büyük bölümünü bu sayıyı artıracak biçimde düzenlemesidir. Mülklerini buna göre biçimlendirdi. Görevlilerini buna göre çalıştırdı. Dünya yolculuğuna tahnitçi götürdü. Gittiği coğrafyalarda karşılaştığı türleri yalnızca görmekle yetinmedi; onları kendi koleksiyonuna katılması gereken eksik parçalar gibi değerlendirdi.

Bu tavır, dönemin emperyal bakışıyla da birleşiyordu. Avrupa dışındaki coğrafyalar onun için yalnızca gezilecek yerler değil, vurulacak canlıların bulunduğu alanlardı. Tropik ormanlar, savanlar, nehir kıyıları ve uzak adalar, canlı çeşitliliğiyle değil, deftere eklenebilecek yeni türlerle anlam kazanıyordu. İmparatorluk çağının haritaları nasıl toprakları sınırlar, kaynaklar ve geçiş yolları üzerinden okuyorsa, Franz Ferdinand’ın av defteri de canlı dünyayı vurulabilir türler olarak okuyordu.

Kurşunların Gölgesinde Bir Veliaht

Franz Ferdinand siyaseten de sert, mesafeli ve çoğu zaman sevimsiz bulunan bir figürdü. Tahta çıkması halinde imparatorluğu nasıl dönüştüreceği hâlâ tartışılır. Kimileri onu Slav halklara daha fazla alan açabilecek bir reformcu adayı olarak görür; kimileri ise otoriter, inatçı ve askerî zihniyete yakın bir veliaht olarak değerlendirir. Fakat kişiliğine dair anlatılarda sık sık aynı damar belirir: kontrol arzusu, öfke, katılık ve kendisine ait dünyayı kendi kurallarıyla düzenleme isteği.

Av manyaklığı da bu karakter çizgisinden bağımsız durmaz. Canlıların kaçış yollarının kapatılması, mülklerin dışarıya kapanması, ormanların planlanması, bedenlerin sınıflandırılması, sayıların tutulması ve kalıntıların sergilenmesi aynı zihinsel düzenin parçaları gibidir. Her şey kontrol altına alınmalı, isimlendirilmeli, ölçülmeli ve sahiplenilmelidir. Canlı, bu düzenin içinde ancak öldürüldüğünde tam olarak ele geçirilmiş sayılır.

Saraybosna suikastı, Franz Ferdinand’ın adını dünya tarihine kazıdı. O gün onu öldüren kurşun, Avrupa’yı Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyen zincirin en görünür halkası oldu. Fakat onun kendi hayatına bakıldığında, başka bir karanlık bilanço daha durur: Çocukluktan ölüme kadar uzanan, defterlere işlenen, duvarlara asılan, sandıklara konan, tahnit edilen ve sayılarla büyütülen 274.889 canlılık bir ölüm arşivi.

Franz Ferdinand’ın hikâyesi bu yüzden yalnızca bir veliahdın tuhaflığı değildir. İnsan türünün güç, mülkiyet ve statü adına canlı dünyaya ne kadar kolay savaş açabildiğinin de rahatsız edici bir örneğidir. Onun şatolarında, günlüklerinde ve av defterlerinde görünen şey, tek bir aristokratın saplantısından fazlasıdır: Canlıyı sayı yapan, ölümü koleksiyon yapan, cinayeti tören diliyle örten bir dünyanın aynasıdır.

Okuma Önerileri

Franz Ferdinand’ın kendi gözünden dünya yolculuğu için: Tagebuch Meiner Reise Um Die Erde 1892–1893
Hayatı ve kişiliği için: Alma Hannig, Franz Ferdinand: Die Biografie
Veliahtlık dönemi ve siyasi karakteri için: Jean-Paul Bled, Franz Ferdinand: Der Eigensinnige Thronfolger

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *