The Truman Show Neden Hala Bu Kadar Güncel?

Görüntünün Akışı

The Truman Show, geleceğin hangi teknolojilerle dolacağını tahmin ettiği için değil, insanın görünür olma arzusunun bir gün nasıl kullanılacağını sezdiği için hâlâ bu kadar güncel. Peter Weir’ın 1998 tarihli filminde Truman Burbank, doğduğu günden beri dev bir televizyon stüdyosunda yaşıyordu. Ailesi, arkadaşları, işi, mahallesi, korkuları ve tesadüfleri başkaları tarafından hazırlanıyordu. Dünyanın geri kalanı da onu izliyordu.

Film ilk gösterildiğinde bu fikir oldukça uçuk görünüyordu. Milyonlarca insan neden sıradan bir adamın kahvaltısını, işe gidişini, komşusuna günaydın deyişini izlesindi? Bugün bu soruyu sormak biraz tuhaf kaçıyor. İnsanların sabah kahvesini nasıl hazırladığını, çalışma masasını nasıl düzenlediğini, marketten ne aldığını, çocuğunu nasıl uyuttuğunu ve sevgilisiyle neden tartıştığını saatlerce izleyebiliyoruz. Sıradan hayat artık hikâyenin arasındaki boşluk değil; çoğu zaman hikâyenin kendisi.

Üstelik artık dev bir stüdyoya da ihtiyaç yok. Kamera cebimizde, yayın kanalı telefonumuzda, seyirci ise her an orada. Truman’ın yaşadığı dünya başkaları tarafından kurulmuştu; bizim dünyamızda ise insanlar çoğu zaman kamerayı kendi elleriyle açıyor. Film bu nedenle yalnız geçmişteki  reality tv’yi değil, bugünün sosyal medyasını, görünürlük arzusunu, algoritmalarını ve giderek birbirine benzeyen hayatlarını da anlatıyor.

Truman Artık Yalnızca İzlenen Kişi Değil

Truman’ın trajedisi, milyonlarca insan tarafından izlendiğini bilmemesidir. Bugünün insanı ise çoğu zaman izlendiğini biliyor, hatta bunun için özel olarak hazırlanıyor. Evden çıkmadan önce aynada kendimize bakmakla kalmıyor, telefon kamerasında nasıl göründüğümüzü de kontrol ediyoruz. Bir yemeğin tadına bakmadan önce fotoğrafını çekiyor, bir konsere gerçekten dalmadan önce en iyi görüntüyü yakalamaya çalışıyor, tatilde manzaraya bakarken aynı anda manzaranın içinde nasıl göründüğümüzü düşünüyoruz.

Truman’ın hayatı başkaları tarafından içeriğe dönüştürülüyordu; biz ise çoğu zaman kendi hayatımızı içerik haline getiriyoruz. Sabah rutini, spor salonu, kitap okuma saati, ev temizliği, işten çıkış yorgunluğu, arkadaşlarla içilen bir kahve… Eskiden yalnızca yaşanan ve unutulan anlar, şimdi gösterilmek, saklanmak ve yeniden izlenmek üzere kaydediliyor.

Burada her paylaşımın sahte ya da kötü olduğu söylenemez. İnsan sevdiği bir anı paylaşabilir, uzak arkadaşlarına hayatından küçük bir pencere açabilir, güzel bir günü hatırlamak isteyebilir. Fakat paylaşmak yavaş yavaş deneyimin önüne geçtiğinde başka bir şey başlıyor. İnsan güzel bir yerde olduğu için mutlu olmak yerine, o yerde çektiği görüntünün güzel olduğundan emin olmaya çalışabiliyor.

Bir süre sonra “Bunu yaşamak istiyor muyum?” sorusuna “Bu paylaşmaya değer mi?” sorusu ekleniyor. Gideceğimiz mekânı, oturacağımız masayı, giyeceğimiz kıyafeti ve hatta yanımızdaki insanı bazen fark etmeden bu gözle seçiyoruz. Truman başkalarının yazdığı bir senaryonun içinde yaşıyordu; günümüz insanı ise kimi zaman kendi hayatının oyuncusu, yönetmeni, ışıkçısı ve izlenme sayılarını kontrol eden yapımcısı haline geliyor.

Filmin ürpertici sorusu da burada değişiyor. Artık yalnızca “Bizi kim izliyor?” diye sormuyoruz. İzlenmediğimizde, beğenilmediğimizde ya da kimsenin haberi olmadığında yaşadığımız şeyin hâlâ değerli olup olmadığını da düşünmeye başlıyoruz. Çok güzel bir akşam geçirdiğimiz halde hiçbir fotoğraf çekmediysek sanki o akşam eksik kalmış gibi hissedebiliyoruz.

Doğumdan Önce Başlayan Gösteri

Truman’ın hayatı yetişkin olduğunda elinden alınmaz; daha en başından kendisine ait değildir. Bir şirket tarafından evlat edinilir ve henüz konuşmayı öğrenmeden gösterinin başrolüne dönüştürülür. İlk adımları, ilk korkuları, ilk okul günü ve ilk aşkı milyonlarca insanın seyirliğine dönüşür. Truman, kendi geçmişinin sahibi değildir.

Bugün çocukların hayatı çoğu zaman doğumlarından önce görünür olmaya başlıyor. Ultrason görüntüsü paylaşılır, bebeğin ismi açıklanır, odası hazırlanırken çekilen videolar yayımlanır. Ardından ilk gülümseme, ilk diş, ilk doğum günü, ilk okul heyecanı gelir. Çocuk henüz internetin ne olduğunu bile bilmezken adına açılmış uzun bir dijital albüm oluşur.

Çoğu anne baba bunu kötü niyetle yapmaz. Sevinçlerini paylaşmak, aile büyüklerine çocuğun nasıl büyüdüğünü göstermek ya da güzel anıları saklamak isterler. Yine de film, bugün daha çok düşündüğümüz bir soruyu yıllar öncesinden ortaya koyar: Bir insanın hayatını paylaşma hakkı kime aittir? Çocuğa mı, ailesine mi, yoksa onun görüntülerini izleyen herkese mi?

Bazı çocuklar için bu görünürlük aile hayatının doğal bir parçası olmaktan çıkıp düzenli bir gösteriye dönüşebiliyor. Kamera açılınca gülmesi, hediyeyi yeniden açması, şaşırmış gibi yapması ya da aile içindeki bir anı tekrar yaşaması istenebiliyor. Çocuk gündelik hayat ile çekim arasındaki farkı tam olarak anlayamadan performans göstermeyi öğreniyor.

Truman da kendisini seven insanların yanında büyüdüğünü sanır. Fakat çevresindeki sevginin içinde görev, sözleşme ve seyirci beklentisi vardır. Bugün filmi izlerken insanın aklına ister istemez şu geliyor: Bir çocuk kameranın ne zaman kapandığını bilmiyorsa, gerçekten rahatça çocuk olabilir mi?

Christof’un Yerini Algoritmalar Aldı

Filmde Truman’ın dünyasını Christof yönetir. Karşısına kimin çıkacağına, hangi yoldan gideceğine, nelerden korkacağına ve hangi ihtimalleri aklına bile getirmeyeceğine o karar verir. Truman özgür olduğunu sanır; çünkü her sabah hangi gömleği giyeceğini seçebilir. Fakat yaşadığı dünyanın sınırları önceden çizilmiştir.

Bugün karşımızda tek bir Christof yok. Onun yerini, ne görmek isteyebileceğimizi bizden önce tahmin eden sistemler aldı. Sabah telefonumuzu açtığımızda hangi haberle karşılaşacağımızı, hangi videoya öfkeleneceğimizi, hangi şarkıyı dinleyeceğimizi ve kimin hayatına imreneceğimizi büyük ölçüde karşımıza çıkarılan içerikler belirliyor.

İşin tuhaf tarafı, bu içeriklerin bize bütünüyle yabancı olmaması. Tam tersine, hoşumuza gidecek şeyler gösteriliyor. Birkaç yemek videosu izliyoruz, ardından bütün akışımız tariflerle doluyor. Bir ev dekorasyonuna bakıyoruz, kısa süre sonra herkesin kusursuz salonlarını seyretmeye başlıyoruz. Bir ayrılık hikâyesinde duruyoruz, günlerce ilişkilerin ne kadar kötü olduğuna dair videolar karşımıza çıkıyor.

Böylece dünya yavaş yavaş bizim için hazırlanmış bir Seahaven’a dönüşebiliyor. Herkes aynı şeyleri konuşuyor, aynı ürünleri alıyor, aynı cümlelerle öfkeleniyor ve aynı hayat biçimlerine özeniyor gibi görünüyor. Oysa gördüğümüz şey dünyanın tamamı değil; bize ayrılmış küçük ve kişiselleştirilmiş bir bölüm.

Christof, Truman’ın Fiji’ye gitmesini açıkça yasaklamaz. Ona uçak kazalarını hatırlatır, bilet bulmasını zorlaştırır, yoluna engeller çıkarır ve çocukluğunda içine yerleştirdiği deniz korkusunu harekete geçirir. Truman hâlâ kendi kararını veriyormuş gibi görünür. Yalnız karar vereceği ortam önceden hazırlanmıştır.

Günümüzde yönlendirme de çoğu zaman böyle çalışıyor. Kimse bize zorla bir ürün aldırmıyor, bir görüşü benimsetmiyor ya da bir insandan nefret etmemizi emretmiyor. Fakat bazı seçenekler sürekli gözümüzün önünde tutulurken bazıları görünmez hale geliyor. İnsan aynı şeyi yüzlerce kez gördüğünde onun kendi arzusu mu, yoksa kendisine tekrar tekrar sunulmuş bir arzu mu olduğunu ayırt etmekte zorlanabiliyor.

Gerçeklik İle Performans Arasındaki Sınır Silindi

Seahaven’da herkes rol yapar. Truman’ın karısı evliliği, en yakın arkadaşı dostluğu, komşuları ise sıradan mahalle hayatını sahneler. İnsanlar o kadar uzun süredir bu rolleri oynarlar ki gerçek duygu ile performans birbirine karışır. Truman’ın en yakın arkadaşının ona sarıldığı anda gerçekten üzülüp üzülmediğini ya da kulağındaki talimatı mı tekrarladığını tam olarak bilemeyiz.

Sosyal medyada da buna benzeyen bir bulanıklık yaşanıyor. İnsanlar yalnızca hayatlarını paylaşmıyor; giderek paylaşılabilir bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. Ev dağınıksa kameranın görmediği köşe seçiliyor, ilişkinin kötü günü yaşanırken eski mutlu fotoğraflar paylaşılabiliyor, tatilde bütün gün kavga edilmiş olsa bile gün batımında gülümseyen bir kare çekilebiliyor.

Bu durum insanın yalan söylediği anlamına gelmez. Fotoğraftaki mutluluk o birkaç saniye için gerçek olabilir. Fakat görüntü bütün hikâyenin yerini aldığında hem izleyen hem de paylaşan kişi garip bir baskının içine girer. İzleyen, herkesin hayatının kendi hayatından daha güzel olduğunu sanır. Paylaşan ise kurduğu kusursuz görüntüyü sürdürmek zorunda hisseder.

Bir arkadaşımızla kahve içerken sohbetin ortasında telefonu çıkarıp masayı düzenlediğimiz anı düşünelim. Fincanı biraz sağa çeker, kitabın kapağını görünür hale getirir, kül tablasını kadrajın dışına iteriz. Birkaç saniye önce doğal olan masa küçük bir sahneye dönüşür. Ardından fotoğraf çekilir ve hayat normale döner. Seahaven biraz da bu kısa anların sürekli hale gelmiş biçimidir.

Filmde Truman’ın karısı Meryl, evlilikleri dağılmak üzereyken bile kameraya dönüp bir ürünün özelliklerini anlatır. Truman onun ne yaptığını anlamaya çalışırken Meryl gülümsemeyi sürdürür. Bugün bu sahne neredeyse ürkütücü derecede tanıdık görünüyor. Bir insan samimi bir tavsiyede mi bulunuyor, yoksa reklam mı yapıyor? Evini gerçekten sevdiği için mi gösteriyor, yoksa gördüğümüz her eşya bir anlaşmanın parçası mı?

Bazen kişinin kendisi için aldığı bir kahve, kullandığı krem, giydiği ayakkabı ve çıktığı tatil bile birbirine eklenen bir reklam zincirine dönüşebiliyor. Hayat reklam arasında kesilmiyor; reklam hayatın içine yerleşiyor. Truman’ın anlamadığı da tam olarak buydu. Onun evi yalnız evi değildi, mutfağı yalnız mutfağı değildi, evliliği bile yalnız evlilik değildi.

Mahremiyet Artık Bir Hammadde

Truman’ın hayatındaki her ayrıntının ekonomik bir değeri vardır. Nerede yaşadığı, ne giydiği, ne yediği, kimden hoşlandığı ve nelerden korktuğu izleyiciyi ekranda tutar. Program, onun özel hayatını korumaz; özel hayatından beslenir.

Bugün de kişisel hayat giderek daha değerli bir malzemeye dönüşüyor. İnsanların yalnız başarıları değil, başarısızlıkları da içerik olabiliyor. Ayrılık açıklamaları, aile kavgaları, ağlama videoları, hastalıklar, yaslar ve utanç anları milyonlarca kez izlenebiliyor. Bazen bir insanın hayatındaki en kötü gün, başkalarının en çok paylaştığı video haline geliyor.

Burada yalnız içerik üretenlerin değil, izleyenlerin de payı var. “Sadece merak ettim” diyerek açtığımız her video, o hayatın biraz daha fazla görünür olmasını sağlıyor. Bir kişinin düştüğü, kavga ettiği, ağladığı ya da küçük düştüğü görüntüyü arkadaşımıza gönderirken olayın büyümesine katkıda bulunuyoruz. Filmde Truman’ın dünyasını Christof kurmuştur; fakat o dünyayı ayakta tutan milyonlarca meraklı izleyicidir.

Truman’ı seven insanlar onun her anını izlemek isterler. Ağladığında üzülür, tehlikedeyken endişelenir, sonunda kaçmaya çalıştığında onu desteklerler. Fakat hiçbirinin aklına yıllar boyunca televizyonu kapatmak gelmez. Onun özgürlüğünü istemekle onun tutsaklığından eğlenmek aynı anda mümkün hale gelir.

Günümüzde de hiç tanımadığımız insanlarla garip bir yakınlık kurabiliyoruz. Her sabah videosunu izlediğimiz birini arkadaşımız gibi hissediyor, ayrıldığında üzülüyor, evlendiğinde seviniyor, çocuğunu büyürken takip ediyoruz. Fakat bu yakınlık tek yönlüdür. Biz onun evini, ailesini ve gündelik alışkanlıklarını biliriz; o bizim varlığımızdan haberdar değildir.

Bu bağ her zaman kötü değildir. Bir insan hiç tanımadığı birinden cesaret alabilir, yalnız olmadığını hissedebilir, zor bir dönemde teselli bulabilir. Sorun, yakınlık hissinin sahiplik duygusuna dönüşmesiyle başlar. “Seni yıllardır takip ediyorum” cümlesi, bazen bir insanın özel hayatını açıklamak zorunda olduğu düşüncesine dönüşebilir.

Denetim Baskıyla Değil, Konforla Kuruluyor

Truman bir zindanda yaşamaz. Seahaven temiz, güvenli, düzenli ve huzurludur. Çimler biçilmiş, evler boyanmış, komşular güler yüzlüdür. Sabah işe giderken herkes ona selam verir. Yaşadığı dünyanın korkutucu yanı kötü görünmesi değil, fazla iyi görünmesidir.

Christof, Truman’ı içeride tutmak için onu her gün dövmez ya da kapıları kilitlemez. Onu alışkanlıklarla, rahatlıkla ve korkularla çevreler. Dışarıdaki dünyanın tehlikeli, içerideki hayatın ise yeterince güzel olduğuna inandırır. Truman’ın işi, evi, arabası ve evliliği vardır. Ona sürekli “Daha ne istiyorsun?” denir.

Bu duygu günümüzde oldukça tanıdık. Bazen hoşlanmadığımız bir işte kalırız; çünkü maaş günü bellidir. Bitmiş bir ilişkiyi sürdürürüz; çünkü yalnız kalmaktan korkarız. Yaşadığımız şehirden, alışkanlıklarımızdan ya da yıllardır oynadığımız rolden çıkmak isteriz ama kapının ardında ne olduğunu bilmeyiz.

Telefonlarımızdaki düzen de bu konforu besler. Bir video bittiğinde diğeri kendiliğinden başlar, alışveriş için kart numarası yazmamıza gerek kalmaz, müzik uygulaması bir sonraki şarkıyı seçer. Hayat kolaylaşır, fakat seçim yapmayı giderek daha az hissederiz. Bir akşam yalnızca beş dakika bakmak için telefonu elimize alıp bir saat sonra hâlâ aynı yerde olduğumuzu fark edebiliriz.

Seahaven’ın en büyük gücü Truman’a kötü bir hayat sunması değil, yeterince rahat bir hayat sunmasıdır. İnsan çoğu zaman korkunç bir yerden çıkmakta zorlanmaz; asıl zorluk, fena olmayan ama kendisine ait olmadığını hissettiği bir hayattan vazgeçmektir.

Gerçekliğe Duyduğumuz Güven Zayıfladı

Truman’ın yaşadığı asıl kriz, insanların onu izlemesinden daha büyüktür. Çevresindeki hiçbir şeyin gerçek olduğundan emin olamaz. Karısının sevgisi, en yakın arkadaşının bağlılığı, çocukluk anıları, babasının ölümü ve hatta gökyüzü bile hazırlanmış olabilir.

Bu duygu günümüzde bambaşka biçimlerde karşımıza çıkıyor. İnternette gördüğümüz bir videonun gerçek mi kurgu mu olduğunu, bir hesabın gerçek bir insana mı yoksa otomatik bir sisteme mi ait olduğunu, övgü dolu bir yorumun samimi mi satın alınmış mı olduğunu her zaman anlayamıyoruz. Bir görüntü ne kadar kusursuzsa bazen o kadar kuşkulu geliyor.

İnsanlar yüzlerini filtrelerle değiştiriyor, sesler taklit ediliyor, hiç yaşanmamış olayların görüntüleri üretilebiliyor. Daha birkaç yıl önce elimizde video varsa olayın gerçek olduğundan emin olabileceğimizi düşünürdük. Şimdi gözümüzle gördüğümüz şey hakkında bile durup düşünmek zorundayız.

Fakat bu şüphe yalnız büyük haberlerde ortaya çıkmıyor. Sosyal medyada gördüğümüz kusursuz çiftlerin gerçekten mutlu olup olmadığını, her sabah saat beşte kalktığını söyleyen kişinin bunu kaç gün sürdürebildiğini ya da sürekli sakin görünen annenin kamera kapandığında nasıl hissettiğini bilmiyoruz. Herkes biraz sahne kuruyor, biraz seçiyor, biraz çıkarıyor.

Truman da gerçeği bir anda bulmaz. Önce gökyüzünden bir ışık düşer, sonra radyoda kendi hareketlerini duyar, aynı insanların aynı sokaktan tekrar geçtiğini fark eder. Küçük aksaklıklar, kusursuz dünyasının içine kuşku sokar. Bizim hayatımızda da bazen küçük bir ayrıntı yeterlidir. Çok mutlu görünen bir arkadaşımızın yorgun yüzü, sürekli başarı paylaşan birinin beklenmedik itirafı ya da kendi hayatımızın neden başkalarının görüntüleri yanında yetersiz geldiğini fark etmemiz…

Gerçeklik çoğu zaman büyük bir kapının açılmasıyla değil, küçük bir şeyin artık yerine oturmamasıyla sorgulanmaya başlar.

İzleyiciler Masum Değildir

Filmin en rahatsız edici taraflarından biri, Truman’ın izleyicilerinin kötü insanlar olmamasıdır. Onlar sıradan insanlardır. Bir barda oturur, küvette televizyon seyreder, güvenlik kulübesinde gece vardiyasını geçirirken Truman’ı takip ederler. Ona alışmış, onu ailelerinden biri gibi görmeye başlamışlardır.

Truman üzülünce üzülür, âşık olunca heyecanlanır, kaçmaya çalışınca onun için dua ederler. Yine de yıllar boyunca onun izni olmadan yaşadığı hayatı seyretmeyi sürdürürler. Sevgi ile tüketme arasındaki sınır çoktan kaybolmuştur.

Bugün bir skandal çıktığında saatlerce detay arıyor, insanların eski paylaşımlarına bakıyor, kim kimi takipten çıkarmış diye kontrol ediyoruz. Bazen tanımadığımız insanların boşanmasını, kavgasını ya da yasını günlük bir dizi gibi takip ediyoruz. Kendimizi yalnızca izleyici sayıyoruz; oysa her tıklama hikâyeyi biraz daha büyütüyor.

Filmin sonunda Truman özgürlüğüne doğru yürürken izleyiciler ayağa kalkıp alkışlar. Fakat yayın sona erdiğinde bazıları hemen başka kanalda ne olduğunu sorar. Truman için hayatının en büyük anı yaşanmıştır; izleyici için ise yalnızca bir program bitmiştir.

Bugün de internette birkaç gün boyunca herkesin konuştuğu bir insan, kısa süre sonra tamamen unutulabilir. Kalabalık başka bir hikâyeye geçer; fakat görüntülerin merkezindeki kişi yaşananlarla baş başa kalır. Seyirci için birkaç dakikalık merak olan şey, başkası için hayatının geri kalanına yapışabilir.

Filmin Merkezinde Teknoloji Değil, Özgür İrade Var

The Truman Show yalnız mahremiyet, televizyon ya da sosyal medya üzerine bir film olsaydı bu kadar güçlü kalmazdı. Filmin merkezinde çok daha eski ve kişisel bir mesele vardır: İnsan, kendisi için hazırlanmış güvenli bir hayatı bırakıp bilinmeyene çıkabilir mi?

Christof kendisini kötü bir insan olarak görmez. Truman’a dış dünyadan daha temiz, daha güvenli ve daha düzenli bir hayat verdiğine inanır. Onu kazalardan, suçlardan, belirsizliklerden ve hayal kırıklıklarından koruduğunu düşünür. Fakat bir insanı korumak ile onun adına yaşamaya karar vermek arasında büyük bir fark vardır.

Özgürlük yalnız doğru seçim yapabilmek değildir. Yanlış kişiye âşık olabilmek, başarısız olmak, kaybolmak, pişmanlık duymak ve yeniden başlamak da özgürlüğün parçasıdır. Truman’a iyi bir hayat sunulduğu söylenir, fakat bu hayatı kendisi seçmemiştir. Evi güzeldir ama dekor olarak yapılmıştır. Evlidir ama eşi rol yapmaktadır. Arkadaşı vardır ama kulağından gelen cümleleri tekrarlar.

Truman’ın küçük kararlar vermesine izin verilir. Ne giyeceğini, kahvaltıda ne yiyeceğini ve işe hangi saatte gideceğini seçebilir. Yalnızca hayatının gerçek sınırlarını sorguladığında sistem müdahale eder. Bu durum günümüzde de tanıdık gelebilir. Önümüzde sayısız ürün, dizi, uygulama ve tatil seçeneği vardır; fakat nasıl bir hayat yaşayacağımıza dair daha büyük kararları gerçekten kendimiz mi veriyoruz, her zaman emin olamayız.

Aile beklentileri, toplumun başarı tanımı, çevrenin uygun gördüğü meslek, yaşımıza göre yapmamız gerektiği söylenen şeyler ve sürekli karşımıza çıkan kusursuz hayat görüntüleri bizi görünmez biçimde yönlendirebilir. Truman’ın stüdyosu fiziksel bir kubbenin içindedir; bizim sınırlarımız bazen başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusundan, başarısız görünme endişesinden ve alıştığımız hayatı kaybetme düşüncesinden oluşur.

Truman’ın Sylvia’ya duyduğu özlem de bu nedenle yalnız romantik değildir. Sylvia, ona dışarıda başka bir dünyanın bulunduğunu hissettiren ilk kişidir. Truman onun yüzünü dergilerden kestiği parçalarla yeniden oluşturmaya çalışır. Çünkü hatırladığı şey yalnız bir kadın değil, senaryonun dışından gelen ilk gerçek duygudur.

Son yolculuğunda Truman, yıllarca içine yerleştirilmiş en büyük korkuyla yüzleşir. Deniz, onun için yalnız su değildir; babasının ölümü, çocukluk travması ve dışarı çıkmaması için hazırlanmış görünmez duvardır. Christof fırtına çıkarır, tekneyi devirmeye çalışır ve Truman’ın vazgeçmesini bekler. Onu koruduğunu söyleyen sistem, Truman özgürlüğünü istediğinde hayatını tehlikeye atmaktan çekinmez.

Truman sonunda gökyüzünün duvarına çarpar. Önünde küçük bir merdiven ve karanlık bir kapı vardır. O kapının ardında ne olduğunu bilmez. Daha mutlu olacağının, sevileceğinin ya da başarılı olacağının hiçbir garantisi yoktur. Dışarıdaki dünya Seahaven’dan daha kaba, daha kirli ve daha acımasız olabilir.

Yine de Truman kapıya yürür. Çünkü gerçek bir acı, başkaları tarafından hazırlanmış kusursuz bir mutluluktan daha değerlidir. Kendi yanlışını yapmak, kendisi adına verilmiş doğru bir kararın içinde yaşamaktan daha insanca gelir.

The Truman Show bugün bize “Hepimiz gizlice televizyonda mıyız?” diye sormuyor. Çok daha tanıdık bir soru soruyor: Hayatımızın ne kadarı gerçekten bizim, ne kadarı görünmek, kabul edilmek ve güvende kalmak için oynadığımız bir rolden oluşuyor?

Belki de filmi bu kadar güncel tutan şey, hepimizin hayatında küçük bir Seahaven bulunmasıdır. Her gün aynı yolu kullanmak, sevmediğimiz halde alıştığımız bir işe gitmek, mutlu görünmeye çalışmak, telefon ekranında başkalarının hayatlarına bakıp kendi hayatımızdan kuşku duymak… Çıkış kapısını fark etmek bazen mümkündür; asıl mesele, kapının ardında ne olduğunu bilmeden o merdivenleri çıkmaya cesaret edebilmektir.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *