Bugün Pangaltı, İstanbul’un en yoğun kent parçalarından biri. Kalabalık cadde, apartmanlar, hastaneler, okullar, pasajlar, kiliseler ve Osmanbey’e doğru akan kesintisiz hareket. Fakat Pancaldi adından Pangaltı’ya uzanan hikâyenin başlangıcında bu görüntü yoktu. Şehir burada seyrelir, Pera’nın taş dokusu kır havasına karışır, mezarlıklar, bostanlar, dutluklar, patikalar ve açık tepeler başlardı. Kısacık bölge bilgisi bundan ibaret: İstanbul’un merkezinden çıkıp kuzeye doğru uzanan yolda, şehirle kır arasında bir eşik.
Giovanni Battista Pancaldi bu eşiğe yerleşti.
Bologna kökenli Katolik bir İtalyandı. İstanbul’daki Latin ve Levanten çevrelerde Jean-Baptiste Pancaldi adıyla da anıldı. Büyük bir aileden mi geliyordu, Bologna’da ne iş yapmıştı, Roma’dan ayrılmadan önce nasıl bir hayatı vardı; bunlar karanlıkta. Ama İstanbul’a geldiğinde ne yaptığını biliyoruz. Taksim’in ötesinde, o dönem İcadiye diye anılan çevrede bir işletme açtı. Han, birahane, kır kahvesi, mola yeri, buluşma noktası; hepsinden biraz taşıyan bir yer.
Pancaldi’nin Hanı
Pancaldi,çzekâsını kullanarak entin tam içine değil, kentin dışarı açıldığı yere yerleşti. Pera’dan çıkanların, avcıların, kıra gelenlerin, doğa meraklılarının, yolcuların ve çevredeki sakinlerin uğrayacağı bir durak kurdu. O yıllarda böyle bir işletme yalnızca yemek yenilen ya da gece kalınan bir yer değildi. Günün ritmini tutan, insanları karşılayan, atların ve arabaların soluklandığı, yola çıkanın hazırlandığı, dönüşte yorgunluğun atıldığı bir ara mekândı.
Pancaldi’nin hanında şehrin dilleri de birbirine karışmış olmalı. İtalyanca ve Fransızca bilen Levantenler, Rumlar, Ermeniler, Türkçe konuşan yolcular, Pera’dan gelen aileler, avdan dönen erkekler, kır gezisine çıkan gençler, çevredeki kurumlara gidenler. Bir masada bira, bir masada kahve, dışarıda bekleyen atlar, içeride yol ve hava konuşmaları. Pancaldi’nin kurduğu şey sadece bir işletme değildi; İstanbul’un büyümeden önceki boşluğunda açılmış canlı bir duraktı.
Sonra ad yerleşti. İnsanlar o çevreye giderken uzun tariflerle uğraşmadı. Pancaldi’ye gidiyoruz demeye başladı. Önce kişinin adı mekâna geçti. Sonra mekân çevreyi tarif etti. Sonra ad halkın ağzında değişti. Pancaldi, Pankaldi’ye, ardından Pangaltı’ya yaklaştı. Bir İtalyan hancının soyadı, İstanbul’un gündelik dili içinde semt adına dönüştü.

Roma’daki Evlilik Dosyası
Fakat Pancaldi’nin hikâyesinin asıl ateşi İstanbul’da değil, Roma’da kaldı. Çünkü Pancaldi, İstanbul’a gelirken karısı Rosa Zaghi’yi Roma’da bırakmıştı. Bu ayrıntı hikâyeyi bir semt etimolojisi olmaktan çıkarır. Ortada yalnızca akıllı bir girişimci, işlek bir han ve kalabalıklaşan bir çevre yoktu. Roma’da kalan bir aile de vardı. Kocasının İstanbul’da para kazandığını, yeni bir hayat kurduğunu, adının çevreye yayıldığını duyan; ama kendisi o hayatın dışında bırakılmış bir kadın. Rosa Zaghi sessiz kalmadı. Pancaldi’nin yokluğunu aile içinde yutmadı. Kocasının ilgisizliğini kiliseye taşıdı. Böylece evin içindeki kırılma, Katolik bürokrasisinin dosyalarına girdi. Rosa’nın şikâyeti Roma’dan İstanbul’a doğru uzanan bir yazışma zincirine dönüştü.
30 Eylül 1841’de Kardinal Lambruschini devreye girdi. İstanbul’daki Papalık temsilcisine yazılan mektupta Pancaldi’ye müdahale edilmesi istendi. Amaç açıktı: Roma’da bıraktığı karısına sahip çıkması için bu hancıya baskı yapılacaktı. Bu cümle bile tek başına yeterince güçlü. İstanbul’un kenarında iş yapan, hali vakti yerinde bir adam; Roma’da onu kiliseye şikâyet eden eşi; araya giren bir kardinal; İstanbul’daki Papalık temsilcisinden beklenen müdahale.
Mektubun tam metni bugün yaygın dolaşımda değil. Rosa Zaghi’nin kendi satırları şimdilik görünmüyor. Ama şikâyetinin Roma’dan İstanbul’a uzanan bir kilise yazışmasına dönüşecek kadar ciddiye alındığı biliniyor. 30 Eylül 1841 tarihli Lambruschini mektubunda, İstanbul’daki Papalık temsilcisinden Pancaldi’ye müdahale etmesi ve Roma’da bıraktığı eşine karşı sorumluluğunu yerine getirmesini sağlaması istenir.
Pancaldi’nin o mektuptan sonra ne yaptığı karanlıkta. Rosa Zaghi’ye para gönderdi mi? Roma’ya döndü mü? Eşini İstanbul’a çağırdı mı? Kilisenin baskısını savuşturup hanını işletmeye devam mı etti? Bunların cevabı yok. Elde kalan tablo daha yalın ve daha sert: Rosa Zaghi peşini bırakmadı; Lambruschini devreye girdi; Pancaldi’nin adı hem bir evlilik krizine hem de bir semtin doğuşuna bağlandı.
Bugün Pangaltı’nın kalabalığında bu ikisi de görünmez. Ne han kalmıştır, ne Rosa’nın sesi duyulur. Ama adın içinde hâlâ o eski çift vardır: İstanbul’da han işleten Giovanni Battista Pancaldi ve Roma’da unutulmayı reddeden Rosa Zaghi.
Okuma Önerileri
Rinaldo Marmara, Pangaltı / Pancaldi: 19. Yüzyılın Levanten Semti
Victor Del Giorno, Chroniques de la Basilique Cathédrale du Saint-Esprit
