17 Ağustos 1999’un üzerinden bugün tam 27 yıl geçti. Her yıldönümünde aynı cümleleri kuruyoruz: Unutmayacağız, ders çıkaracağız, bir daha aynı acıları yaşamayacağız. Sonra gündem değişiyor; deprem, yeniden yerin altına değilse bile toplumsal hafızanın alt katlarına gömülüyor. Yeni bir sarsıntı olduğunda ise yalnız binaların değil, yıllardır tekrarladığımız sözlerin de enkazı altında kalıyoruz.
Belki de asıl soru “Neden ders almıyoruz?” değil. Çünkü dersin ne olduğunu biliyoruz. Fayların nereden geçtiğini, hangi zeminin riskli olduğunu, kötü yapılmış binanın ne yapacağını, denetimin neden gerektiğini, afet sonrasında ilk saatlerin önemini artık kimse bilmiyor değil. Üstelik bunların hiçbirini ilk defa 17 Ağustos’ta öğrenmedik.
1855’te Bursa büyük bir depremle yıkıldığında Ahmed Cevdet Paşa, yardımın gecikmesini, devletin başka meselelerle meşgul oluşunu ve yabancıların Bursa’ya yardım ulaştırmakta daha hızlı davranmasını anlattıktan sonra tarihe şu cümleyi bırakmıştı: “Biz ne vakit hâb-ı gafletten uyanacağız?” Aradan yaklaşık 170 yıl geçti. Cümleyi bugünkü Türkçeye çevirmeye bile gerek yok.
Nikomedia’dan Gölcük’e: Aynı Coğrafyanın Eski Sesi
Marmara’nın deprem hafızası modern Türkiye’den çok daha eski. Roma tarihçisi Ammianus Marcellinus, 358 yılında Nikomedia’yı, bugünkü İzmit’i vuran depremi anlatırken çöken yapıların altında kalan insanlardan söz eder. Bazıları ilk anda hayatını kaybeder; bazılarıysa yıkıntılar arasında yaralı halde kurtarılmayı bekler. En ürpertici ayrıntı, enkazın altından sesleri duyulduğu halde ulaşılamayan insanlardır.
Bu satırları 17 Ağustos 1999’dan sonra okumak tuhaf bir zaman kırılması yaratıyor. Coğrafya aynı, enkaz aynı, yardım bekleyen insanın sesi aynı. Arada yalnızca 1641 yıl var.
İstanbul için de durum farklı değil. 557’de Konstantinopolis’i sarsan büyük depremi tarihçi Agathias anlatır. İnsanlar gece evlerinden sokaklara dökülür; fakat şehrin dar ve yoğun dokusunda açık alan bulmak bile zordur. Toplumsal hiyerarşinin bir anda silindiğini, efendilerle kölelerin, zenginlerle yoksulların aynı korkuyla sokakta birbirine karıştığını yazar. Deprem, Ayasofya’yı da ağır biçimde etkiler; kubbesi ertesi yıl çöker.
Agathias’ın belki en insani gözlemi ise depremden sonrasıdır. Felaketin hemen ardından insanlar daha yardımsever, daha dindar, daha erdemli davranmaya başlar. Fakat tarihçi bunun uzun sürmediğini özellikle kaydeder: şehir normale döndükçe insanlar da eski alışkanlıklarına döner. Deprem psikolojisinin bin beş yüz yıllık özeti neredeyse budur.

MS 17: Batı Anadolu’nun On İki Şehri
Roma tarihçisi Tacitus, MS 17’de Batı Anadolu’yu vuran büyük depremi anlatırken felaketin gece meydana geldiğini ve aynı anda on iki önemli şehrin yıkıldığını yazar. Merkezde Sardis vardır; fakat Magnesia, Philadelphia, Myrina, Kyme ve çevredeki başka kentler de ağır biçimde etkilenir. Tacitus’un anlatısındaki en ürpertici ayrıntı, insanların her depremde olduğu gibi açık alanlara kaçmaya çalışmaları ama bu kez bunun bile onları kurtaramamasıdır. Toprak yarılır ve kaçanların bir bölümü oluşan yarıklara düşer.
Tacitus dağların çöktüğünün, daha önce düzlük olan yerlerin yükseldiğinin ve yıkıntılar arasında ateşlerin görüldüğünün anlatıldığını kaydeder. Plinius ise bu depremi insan hafızasının bildiği en büyük depremlerden biri olarak tanımlar. Roma yönetimi felaket sonrasında özellikle Sardis’e büyük miktarda yardım gönderir ve etkilenen kentlerin vergilerini beş yıl boyunca kaldırır.
İki bin yıl önce Anadolu’da deprem sonrası tartışılan meselelerden biri yine aynıdır: Bir şehir yıkıldığında yalnız enkazı kim kaldıracaktır değil, hayatta kalanların ekonomik olarak nasıl ayağa kalkacağı da bir afet yönetimi problemidir.
MS 60: Laodikeia Kendi Enkazını Kendisi Kaldırıyor
Tacitus yaklaşık kırk yıl sonra Anadolu’dan başka bir deprem hikâyesi daha aktarır. Bugünkü Denizli yakınındaki zengin Laodikeia kenti MS 60 yılında büyük bir depremle ağır biçimde yıkılır. Fakat bu kez hikâyenin ilginç tarafı felaketin büyüklüğünden çok sonrasındaki davranıştır.
Tacitus, Laodikeia’nın Roma’dan mali yardım almadan kendi kaynaklarıyla yeniden kurulduğunu özellikle belirtir. Bu tek cümle bile kentin ekonomik gücünün Roma dünyasında ne kadar dikkat çekici olduğunu gösterir. Ticaret, bankacılık, tekstil ve tıp üzerinden zenginleşmiş şehir, büyük bir afetin ardından merkezi yönetimin yardımına başvurmadan ayağa kalkabilecek durumdadır.
Laodikeia örneği deprem tarihinin genellikle gözden kaçırılan başka bir boyutunu hatırlatıyor: Aynı büyüklükteki deprem her şehirde aynı felaketi yaratmaz. Bir toplumun ekonomik gücü, kurumsal kapasitesi ve yeniden inşa imkânları da depremin sonuçlarının parçasıdır.
115 Antakya: Cassius Dio’nun Enkaz Altındaki İnsanları
Roma döneminden elimizdeki en sarsıcı deprem tasvirlerinden biri Cassius Dio’ya aittir. 115 yılında İmparator Traianus kışı Antakya’da geçirirken şehir büyük bir depremle vurulur. İmparatorun doğu seferi nedeniyle Antakya askerler, tüccarlar, elçiler, davacılar ve imparatorluğun farklı bölgelerinden gelen insanlarla doludur. Cassius Dio bu yüzden Antakya’da yaşanan felaketi anlatırken neredeyse bütün Roma dünyasının orada bulunduğunu söyler.
Önce büyük bir uğultu duyulur, ardından yer şiddetle hareket etmeye başlar. Dio’nun tasvirinde binalar adeta havaya sıçrar, yeniden yere çakılır, bazıları denizdeki gemiler gibi sağa sola savrulur. Taşların, kiremitlerin ve ahşapların çıkardığı gürültüye yoğun bir toz bulutu eklenir; insanlar birbirlerini göremez, söylediklerini duyamaz hale gelirler. Açık alana çıkabilenlerin bile yere savrulduğunu, enkaz altında kalanların bazılarının hemen hayatını kaybetmediğini ve günlerce kurtarılmayı beklediğini anlatır.

Dio’nun aktardığı bir kurtuluş hikâyesi özellikle çarpıcıdır. Günler sonra enkazın altında bir kadın bebeğiyle birlikte sağ bulunur; kadın hem kendisini hem çocuğunu sütüyle hayatta tutmuştur. Başka bir yerde ise hayatını kaybetmiş annesinin göğsünden süt emmeye devam eden bir bebek bulunur.
Traianus da kaldığı yapıdan bir pencereden çıkarak kurtulur ve artçı sarsıntılar sürdüğü için günlerce hipodromda, açık havada yaşar. İki bin yıl önce yazılmış bu satırlarda enkaz altında yaşam belirtisi arayan insanlar, açık alanlarda sabahlayan yöneticiler ve artçıların bitmesini bekleyen bir şehir vardır.
396: Deprem Karşısında İmparator Da Sokağa Çıkıyor
Dördüncü yüzyılın sonunda Konstantinopolis’te meydana gelen depremler, Bizans dünyasında afetlerin yalnız fiziksel değil siyasal ve dinsel olaylara nasıl dönüştüğünü de gösterir. 396 depreminden sonra İmparator Arcadius halkla birlikte tövbe ve dua törenlerine katılır. Dönemin din adamı Severianus ve daha sonra tarihçi Socrates Scholasticus bu olayları aktarırken imparatorun kamusal alanda gösterdiği tevazuyu özellikle vurgular.
Bugünün afet yönetimi anlayışıyla elbette bunun bilimsel bir karşılığı yoktur. Fakat toplumsal davranış açısından ilginçtir. Deprem sarayın içinde tutulacak bir devlet meselesi değildir; imparator da korkan halkın arasına çıkmak, aynı meydanlarda bulunmak ve felakete verilen kolektif tepkinin parçası olmak zorundadır.
Bizans’ın ilerleyen yüzyıllarında bu davranış bir geleneğe dönüşecektir. Büyük depremlerde halk evlerden çıkar, meydanlara ve şehrin dışındaki açık alanlara gider; dinî törenler düzenlenir, kimi depremler yıllık anma günlerine dönüştürülür. Yani deprem yalnız hafızaya kaydedilmez, kamusal ritüelin parçası haline getirilir.
447: Surlar Yıkılıyor, Attila Yaklaşıyor
26 Ocak 447’de Konstantinopolis çok büyük bir depremle sarsıldı. Şehrin en önemli savunma sistemi olan Theodosius surlarının geniş bölümleri ağır hasar gördü; onlarca kule yıkıldı ya da kullanılamaz hale geldi. Sorun yalnız deprem değildi. Balkanlar’da Hun hükümdarı Attila’nın orduları ilerliyordu ve başkent savunmasının en kritik parçalarından biri tam da bu sırada çökmüştü.

İmparator II. Theodosius deprem sonrasında halkın katıldığı törenlere öncülük ederken şehir yönetimi bir yandan olağanüstü bir onarım seferberliği başlattı. Surların büyük bölümü yaklaşık iki ay içinde yeniden savunulabilir hale getirildi. Hipodrom gruplarının da çalışmalara katıldığı, kent nüfusunun geniş kesimlerinin onarım için seferber edildiği aktarılır.
Bu deprem Bizans tarihindeki en ilginç afet yönetimi örneklerinden biridir. Çünkü devletin önünde teorik bir risk değil, iki ayrı tehdit vardır: yeniden deprem olabilir ve düşman ordusu gelebilir. Tartışmanın ertelenme şansı yoktur. Şehir, afet sonrasında mümkün olduğunca hızlı biçimde savunma kapasitesini yeniden kurmak zorundadır.
526 Antakya: Malalas’ın Yok Olan Şehri
Antakyalı tarihçi Ioannes Malalas’ın 526 depremi anlatısı antik ve ortaçağ deprem edebiyatının en dramatik metinlerinden biridir. Üstelik Malalas şehri bilen, büyük olasılıkla felaketin etkilerini doğrudan gören bir Antakyalıdır.
Deprem sırasında şehir çökerken yangınlar başlar. Malalas toprağın gürlediğini, insanların hem yıkılan yapıların hem de ateşin arasında kaldığını anlatır. Ayakta kalan yapıların bir bölümünü de depremden sonraki yangınlar yok eder. Onun ifadesiyle Antakya sonunda neredeyse kullanılamaz hale gelir.
Malalas’ın verdiği 250 bin can kaybı rakamı antik kroniklerdeki büyük sayılar gibi ihtiyatla karşılanmalıdır. Fakat felaketin olağanüstü büyüklüğü konusunda başka kaynaklar da onun anlatısını destekler. Üstelik deprem büyük bir dinî bayram sırasında meydana geldiği için şehir çevreden gelen ziyaretçilerle doludur.
Daha da kötüsü, hikâye burada bitmez. Antakya 528’de yeniden büyük bir deprem geçirir. Henüz onarılmış ya da ilk depremden kurtulmuş yapıların bir bölümü yeniden çöker. Bir şehir, daha ilk felaketin yaralarını kapatamadan ikinci kez yıkılır.

740: Bizans Depremi Takvime Yazıyor
26 Ekim 740’taki büyük Konstantinopolis depremi, şehrin tarihindeki en önemli sarsıntılardan biridir. Theophanes, depremin şiddetini anlatırken birçok kilise ve manastırın çöktüğünü, insanların hayatını kaybettiğini ve sarsıntıların uzun süre devam ettiğini kaydeder. Deprem yalnız Konstantinopolis’i değil Marmara çevresini, İznik ve İzmit dahil geniş bir alanı etkiler.
26 Ekim daha sonra Konstantinopolis’in litürjik takviminde depremi anma günü haline gelir. Deprem için ilahiler ve dualar hazırlanır; sonraki kuşaklar o günü geldiğinde yüzlerce yıl önce yaşanan felaketi yeniden hatırlar. Daha sonraki depremler için bile kullanılabilecek özel dualar ortaya çıkar. Bugünden bakıldığında olağanüstü bir hafıza mekanizmasıdır. Bizanslılar depremin tekrar edeceğini jeolojik anlamda açıklayamıyordu ama depremin tekrar eden bir şehir gerçeği olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle felaketi yalnız kroniklere değil, takvime de yazdılar. Biz bugün 17 Ağustos’u anıyoruz. Bizanslılar da yaklaşık 1300 yıl önce 26 Ekim’i anıyordu. Depremi hatırlama meselesinde insanlık sandığımız kadar ilerlemiş olmayabilir.
989: Leo Diaconus’un Yıkılan Konstantinopolis’i
989 depremi için elimizde çok değerli bir tanık vardır: tarihçi Leo Diaconus. Konstantinopolis’te yaşayan Leo, kendi dönemindeki olayları yazan bir tarihçidir ve depremi olağanüstü büyük bir felaket olarak tasvir eder. Onun anlatımına göre sarsıntı şehir surlarını ağır biçimde hasara uğratır, çok sayıda ev çöker ve evlerin bir bölümü içindeki insanlar için mezara dönüşür. Ayasofya da ağır hasar görür; kubbeyi taşıyan batı kemerlerinden ve yapının üst bölümlerinden bir kısmı çöker.
İmparator II. Basileios, Ayasofya’nın onarımını Ermeni mimar Trdat’a emanet eder. Onarım yıllar sürer. Leo Diaconus’un verdiği bilgi, binanın yeniden kullanılabilir hale getirilmesinin yaklaşık altı yıllık bir süreç olduğunu gösterir. Burada Ayasofya’nın hikâyesi İstanbul’un hikâyesine dönüşüyor. Yapı 557’de deprem görüyor, kubbesi çöküyor ve yeniden yapılıyor; 869’da tekrar hasar görüyor; 989’da yeniden ağır yara alıyor ve yeniden onarılıyor.

1509: İstanbul’un “Küçük Kıyamet”i
10 Eylül 1509 gecesi İstanbul bir kez daha sarsıldı. Osmanlı kaynaklarının Kıyamet-i Suğra, yani Küçük Kıyamet adını verdiği deprem, kentin tarihindeki en yıkıcı sarsıntılardan biriydi. Rûhî ve Kemalpaşazâde gibi dönemin tarihçileri felaketi ayrıntılarıyla kaydetti; evler, surlar, minareler ve büyük yapılar yıkıldı, artçı sarsıntılar haftalarca sürdü. Modern araştırmalar da 1509 depreminin Marmara’daki büyük tarihsel kırılmalardan biri olduğunu doğruluyor.
Şehir büyük bir seferberlikle yeniden inşa edildi. Anadolu ve Rumeli’den ustalar, işçiler ve malzeme getirildi; İstanbul kısa zamanda ayağa kaldırıldı. Bu, Osmanlı devletinin felaket sonrasında gösterdiği ciddi bir organizasyon gücüydü. Fakat İstanbul’un tarihindeki büyük paradokslardan biri de burada başladı: Şehrin hızla yeniden kurulabilmesi, felaketin hızla unutulmasını da kolaylaştırdı.
17 Ağustos 1668: Anadolu’nun Öteki 17 Ağustos’u
17 Ağustos tarihinin Anadolu’nun deprem tarihinde 1999’dan çok daha eski ve ürpertici bir karşılığı var. Tam 331 yıl önce, 17 Ağustos 1668’de, Kuzey Anadolu Fayı üzerinde meydana gelen çok büyük bir deprem Bolu’dan Tokat, Amasya ve Niksar çevresine kadar geniş bir bölgeyi yıktı. Modern araştırmalarda büyüklüğü yaklaşık 7,8–8,0 aralığında tahmin edilen deprem, Anadolu’da tarihsel kayıtlara geçmiş en büyük sarsıntılardan biri kabul ediliyor. Bolu’nun büyük bölümünün yıkıldığı, binlerce insanın hayatını kaybettiği, depremin etkilerinin Erzincan’a kadar uzandığı ve artçıların aylarca sürdüğü aktarılıyor. Tarihsel kayıtlarla jeolojik araştırmalar bir araya getirildiğinde, Kuzey Anadolu Fayı’nın yüzlerce kilometrelik bölümünün bu deprem sırasında kırılmış olabileceği düşünülüyor.
Bu deprem için elimizde 1719’daki Râşid gibi olayın merkezinden konuşan güçlü bir Osmanlı yazarının ayrıntılı anlatısı yok. Fakat tarihin tesadüfü bile yeterince çarpıcı: Anadolu, 17 Ağustos tarihini büyük bir depremle ilk kez 1999’da tanımadı. Aynı fay sistemi üzerinde, aynı takvim gününde, üç yüzyıldan fazla önce de dev bir felaket yaşanmıştı.

1719: Râşid’in Depremi Ve İlk Risâle-i Zelzele
1719 Marmara depremi ise Osmanlı deprem hafızasının yazılı kaynaklar açısından en zengin örneklerinden biridir. Depremi bizzat yaşayan vakanüvis Râşid Mehmed Efendi, sarsıntının İstanbul’u ve çevresini uzun süre salladığını; surların, bazı kulelerin, saraya ait yapıların ve çok sayıda binanın zarar gördüğünü anlatır. Yaklaşık bir saat sonra yeni bir sarsıntı gelir ve artçılar devam eder.
Fındıklılı Silâhdar Mehmed Ağa’nın Nusretnâme’sinde felaketin İstanbul’dan çok daha ağır biçimde İzmit ve çevresini vurduğu görülür. İzmit’in büyük bölümünün yıkıldığını, camilerin çöktüğünü ve çok sayıda insanın enkaz altında kaldığını aktarır. Böylece 1719 depremi, İstanbul merkezli bir felaketten çok İstanbul–Yalova–Karamürsel–İzmit–Sapanca hattını etkileyen büyük bir Marmara depremi olarak belirir. Fakat 1719’un asıl ilginç mirası başka yerde duruyor. Depremden sonra Ahmed b. Receb el-Kostantinî, Risâle-i Zelzele adlı küçük bir eser kaleme alır. Bugün bilinen Osmanlı Türkçesindeki ilk müstakil deprem kitabı kabul edilen eser, şaşırtıcı biçimde enkaz sayılarıyla değil, insanların depremi açıklamak için ürettiği söylentilerle ve depremin neden meydana geldiği sorusuyla ilgilenir.
1766’da İstanbul bir kez daha çok büyük bir deprem yaşadığında Hâkim Efendi, Şemdanizâde Süleyman Efendi ve Çeşmizâde Mustafa Reşid gibi tarihçiler yine yıkılan camileri, medreseleri, evleri ve hayatını kaybeden insanları kayda geçirdiler. 22 Mayıs’taki ilk büyük depremi aynı yıl ağustosta başka güçlü bir sarsıntı izledi. Şehir yeniden onarıldı, hayat yeniden başladı. İstanbul’un deprem tarihi aslında bir yıkılma tarihinden çok, yıkılma–onarılma–unutma döngüsünün tarihi haline geldi.
1822 Antakya: Deprem Destana Dönüşüyor
13 Ağustos 1822’de Antakya, Halep ve Ayıntab’ı içine alan geniş bölge çok büyük bir depremle sarsıldı. Antakya ağır biçimde yıkıldı; Halep’te büyük hasar oluştu, artçı depremler uzun süre devam etti ve zaten felaket içindeki bölgede salgın hastalıklar da can kayıplarını artırdı. Dönemin kayıtları toplam kaybın on binlerle ifade edildiğini gösteriyor.
Fakat 1822 depreminden geriye yalnız resmî kayıtlar kalmadı. Felaket üzerine Ermeni harfleriyle Türkçe bir zelzele destanı da yazıldı. Bugün Desdan Zelzele Üzerine adıyla incelenen bu metin, depremin halk hafızasına nasıl girdiğini göstermesi bakımından olağanüstü değerli.
Deprem burada devletin tuttuğu hasar cetvelinden çıkıp sözlü kültüre yaklaşır. Yıkılan şehirler, hayatını kaybeden insanlar, korku ve çaresizlik bir destanın konusu olur. Anadolu’daki deprem hafızasının yalnız vakanüvisler ve devlet belgeleriyle değil, ağıtlar, destanlar ve halk anlatılarıyla da taşındığını gösteren güçlü örneklerden biridir.
1851 Meğri: İnsanlar Yine Çadırlarda, Söylentiler Yine Sokakta
Bugünkü Fethiye’nin o dönemki adıyla Meğri’yi 1851’de vuran deprem, Tanzimat döneminin yeni basın dünyası sayesinde farklı bir tür tanıklık bıraktı. Cerîde-i Havâdis, depremi ve devam eden sarsıntıları okuyucularına aktardı. Artçılar yaklaşık bir ay sürdü. İnsanlar havanın soğuk olmasına rağmen evlerine girmeye korkarak sahilde kurulan çadırlarda yaşamaya başladı. Devlet bölgeye görevli gönderdi, hasar tespitleri yapıldı ve afetzedelerin vergi yükünün hafifletilmesi gündeme geldi. Halk vergilerin tamamen affedilmesini istedi; merkezî yönetim ise vergilerin bir süre ertelenmesine karar verdi.
Basında başka bir tanıdık hikâye daha ortaya çıktı. Deprem sonrasında bazı dağlarda volkanların ortaya çıktığı, dağların birbirine yaklaştığı gibi olağanüstü anlatılar dolaşıma girdi ve gazeteye kadar ulaştı. 1894 İstanbul depreminde göreceğimiz söylenti dünyasının daha erken bir örneğidir bu. Deprem olur, insanlar evlerinden çıkar; artçılar sürer, çadırlar kurulur; ardından boşluğu söylentiler doldurmaya başlar.

1855 Bursa: “Biz Ne Vakit Uyanacağız?”
1855 Bursa depremleri bu döngünün belki de en çarpıcı yazılı tanıklığını bıraktı. Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir’de Bursa’yı anlatırken şehrin adeta fırtınadaki bir gemi gibi sallandığını, insanların çocuklarını ve yakınlarını kaybederek sokaklara döküldüğünü, kâgir yapıların çöktüğünü, çarşıların yıkıldığını ve ardından yangınların çıktığını kaydeder. Gazi Ahmed Muhtar Paşa da çocukluk anılarında yerin hareket ettiğini, kaçmaya çalışırken ayakta duramayıp yere düştüğünü anlatır.
Fakat Cevdet Paşa’nın anlatısındaki asıl ürpertici bölüm depremden sonra başlar. Bursa’daki insanlar canlarının derdindeyken İstanbul’a resmî haber ancak günler sonra ulaşır. Cevdet Paşa’nın aktarımına göre İngilizler bu arada bölgeye ekmek ve para yardımı göndermiştir. Devlet merkezindeki yöneticiler ise savaş ve bürokratik meselelerle uğraşmaktadır. Cevdet Paşa bunu yalnız bir doğal afet olarak değil, bir yönetim problemi olarak görür. Ve ardından o soruyu sorar: “Biz ne vakit hâb-ı gafletten uyanacağız?” 1855 yılında yazılmış bu cümlenin 17 Ağustos 2026’da hâlâ güncel olmasından daha rahatsız edici çok az şey var.
1881 Sakız Ve Çeşme: Afetzedenin Mektubu Gazeteye Ulaşıyor
3 Nisan 1881’de Sakız Adası ve karşı kıyıdaki Çeşme çevresi büyük bir depremle sarsıldı. Sakız’da yerleşimlerin büyük bölümü harap oldu; binlerce insan hayatını kaybetti ve on binlerce kişi evsiz kaldı. Çeşme ve çevresindeki köyler de ağır hasar gördü.
Bu kez elimizde yalnız resmî raporlar değil, doğrudan afetzedenin sesi vardır. Sakızlı bir depremzedenin Tercümân-ı Hakîkat gazetesine gönderdiği mektup, ana sarsıntının hemen ardından art arda şiddetli depremler yaşandığını ve insanların nasıl sürekli korku içinde kaldığını aktarır.
Gazeteler yalnız yıkımı anlatmakla kalmaz; yardım kampanyalarının da parçası haline gelir. İstanbul’dan, İzmir’den ve imparatorluğun farklı bölgelerinden yardımlar toplanır; Avrupa şehirlerinde bile Sakız depremzedeleri için yardım girişimleri düzenlenir.
Böylece deprem haberinin niteliği değişmektedir. Vakanüvisin saray çevresinden yazdığı felaket, on dokuzuncu yüzyılda gazeteye mektup gönderen sıradan insanın yaşadığı felakete dönüşmeye başlar.
1883 Çeşme Ve Urla: Afet Yönetimi Bir Organizasyon Meselesine Dönüşüyor
Sakız depreminden yalnız iki buçuk yıl sonra, 15 Ekim 1883’te bu kez Çeşme ve Urla çevresi büyük bir depremle sarsıldı. Binlerce ev yıkıldı, birçok köy yaşanamaz hale geldi ve on binlerce insan barınma sorunuyla karşı karşıya kaldı.
Dönemin gazeteleri felaketi ayrıntılı biçimde izledi. Çadırların dağıtılması, geçici barakaların kurulması, yiyecek ve diğer ihtiyaç maddelerinin bölgeye ulaştırılması, yardım komisyonlarının oluşturulması artık haberin asli parçalarıydı. Deprem tarihindeki zihinsel değişim burada açıkça görülür. Eski kroniklerde felaket çoğunlukla ne kadar korkunç olduğu üzerinden anlatılırken, on dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde sorular giderek değişmektedir: Kaç çadır gönderildi? İnsanlar nerede barınacak? Yardımı kim dağıtacak? Para nasıl toplanacak? Hasarı kim tespit edecek?
Yani deprem yavaş yavaş yalnız ilahî veya tabii bir felaket olmaktan çıkıp, yönetilmesi gereken bir kamu problemi olarak görülmeye başlanmıştır.

1887 Banaz: Gazeteler Anadolu’nun Köylerine Giriyor
30 Eylül 1887’de Banaz ve çevresinde meydana gelen deprem, özellikle köylerde büyük yıkıma yol açtı. Banaz’ın yanı sıra İslâmköy ve çevredeki birçok yerleşimde evlerin önemli bölümü yıkıldı veya oturulamaz hale geldi. Bu depremde dikkati çeken şey dönemin basın ağının ne kadar gelişmiş olduğudur. Tercümân-ı Hakîkat ve Hüdavendigâr gibi gazeteler farklı şehirlerden gelen haberleri birbirlerine aktarır; İzmir’den gönderilen bilgiler İstanbul basınına ulaşır. Hangi köyde kaç evin yıkıldığı, artçıların nerelerde hissedildiği ve insanların durumu giderek daha ayrıntılı biçimde kayda geçirilir.
Böylece Anadolu’nun küçük bir kasabasındaki deprem artık yalnız mahallî hafızada kalmamaktadır. Telgraf ve gazete sayesinde birkaç gün içinde İstanbul’daki okurun önüne gelir. Modern afet haberciliğinin altyapısı yavaş yavaş kurulmaktadır.
1893 Malatya Ve Adıyaman: 2023’ten 130 Yıl Önce
1893 Malatya depremi bugünden bakıldığında özellikle rahatsız edici bir tarihsel yankı taşıyor. Deprem Malatya’nın yanı sıra Hısnımansur, bugünkü Adıyaman; Kâhta, Besni ve Akçadağ çevresinde ağır yıkıma yol açtı. Yüzlerce insan hayatını kaybetti, binlerce bina yıkıldı veya hasar gördü ve artçı sarsıntılar uzun süre devam etti.
Felaket yalnız Osmanlı resmî kayıtlarında yer almadı. İstanbul ve Anadolu basınının yanı sıra Ermenice gazeteler de bölgeden gelen haberleri yayımladı. Punç, yani Demet gazetesi, Malatya’dan gönderilen bir mektubu yayımlayarak felaketin içinden gelen insanların sesini okuyucularına taşıdı.
Bu yüzden 1893 depremiyle 6 Şubat 2023’ün haritasını yan yana koymak insanı huzursuz ediyor. Malatya, Adıyaman, Kâhta ve Besni gibi isimlerin bir bölümü 130 yıl arayla yeniden aynı deprem cümlelerinin içinde karşımıza çıkıyor. Coğrafya aslında uyarısını çoktan vermiştir. Sorun, o uyarının bir kuşaktan diğerine kurumsal bilgi olarak aktarılıp aktarılmadığıdır.
1894: Şehir Sallanırken Sansür Çalışmaya Devam Ediyor
10 Temmuz 1894’te İstanbul yeniden büyük bir depremle sarsıldı. Kapalıçarşı’dan Fatih’e, Adalar’dan Üsküdar’a uzanan geniş bir bölgede ağır hasar oluştu. İstanbul halkı günlerce parklarda, bahçelerde ve mezarlıklarda uyudu; artçı sarsıntılar aylar boyunca sürdü. Bu deprem bize yalnız yıkımın değil, felaket karşısındaki devlet ve toplum reflekslerinin de sıra dışı bir edebî arşivini bıraktı.
Ahmet Reşit Rey anılarında depremi herkesin hissettiğini, insanların devlet dairelerinden dışarı kaçtığını anlatır. Buna rağmen deprem hakkında konuşmanın kısa süre içinde siyasî bir meseleye dönüşebildiğini, hasarlı bir devlet yapısının onarılmasında ısrar eden bir görevlinin cezalandırıldığını aktarır. Bir yanda deprem vardır, diğer yanda deprem hakkında neyin söylenebileceğini kontrol etmeye çalışan bir yönetim.
Ahmet Rasim’in hatırası daha da grotesktir. İkdam matbaasında çalışanlar sarsıntı sırasında duvarların hareket ettiğini, insanların sokaklara fırlayıp yakınlarının adlarını haykırdığını görürler. İstanbul’un yıkıldığı o dakikalarda matbaaya bir devlet memuru gelir. Getirdiği şey kurtarma emri değildir. Gazetenin kapatılması kararını getirmiştir. Kapatmanın nedeni deprem değildir; daha önce dizgide yapılmış siyasî açıdan sakıncalı bir hatadır. Fakat Ahmet Rasim’in anlattığı sahnenin tarihsel ironisi olağanüstüdür: Şehirde kimin hayatta olduğu bilinmezken sansür mekanizması görevini aksatmadan sürdürebilmektedir.

Depremin ardından söylentiler de bugünü şaşırtıcı biçimde hatırlatır. Marmara’nın altında volkan bulunduğu, adaların battığı, depremin yapay biçimde oluşturulduğu, belirli bir gün ve saatte yeni bir deprem olacağı gibi iddialar İstanbul’da hızla yayılır. Gazeteler halkı bunlara inanmamaya çağırır ama söylenti makinesi çalışmaya devam eder. Sosyal medya henüz icat edilmemiştir. Davranış biçimi çoktan icat edilmiştir.
1899 Aydın Ve Denizli: Felaket Artık Fotoğrafa Giriyor
20 Eylül 1899’da Aydın–Denizli hattında meydana gelen büyük deprem, Batı Anadolu’da geniş bir alanda ağır yıkım yarattı. Çok sayıda köy harap oldu, binlerce yapı yıkıldı ve binin üzerinde insanın hayatını kaybettiği tahmin edildi.
Bu deprem Osmanlı afet tarihindeki başka bir dönüşümü de temsil eder: felaket artık yalnız yazıyla değil fotoğrafla da kaydedilmektedir. Deprem sonrası çekilmiş görüntülerde yıkılmış evleri, çökmüş duvarları, harap sokakları ve insanların içinde yaşamak zorunda kaldığı fiziksel dünyayı doğrudan görmek mümkündür.
Erzincan: “Karın Ortasında Erzincan Ağlar”
27 Aralık 1939’da Erzincan ve çevresini vuran büyük deprem Cumhuriyet tarihinin en ağır felaketlerinden birine dönüştü. Kışın ortasında gerçekleşen deprem on binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açtı; haber Türkiye’ye ulaştığında ortaya çıkan manzara edebiyata da girdi.
Nâzım Hikmet’in Kara Haber şiirinde birkaç kelime bütün felaketi taşır: “Karın ortasında Erzincan ağlar.”
Nâzım’ın şiirinde deprem yalnız yer hareketi değildir. Kış, yoksulluk, uzaklık ve çaresizlik felaketin parçalarıdır. Anadolu’daki depremlerin tekrar tekrar öğrettiği temel gerçeklerden biri de budur: Aynı büyüklükteki doğa olayı, toplumun kırılganlığı arttıkça çok daha büyük bir insan felaketine dönüşür.

Yaşar Kemal’in Hasankale’si: Deprem Biter, Felaket Sürer
1952’de Pasinler ve Hasankale çevresinde meydana gelen depremden sonra bölgeye ulaşan ilk gazetecilerden biri Yaşar Kemal’di. Cumhuriyet için hazırladığı Hasankale Yerle Bir röportajlarında yalnız yıkılmış evleri anlatmadı; deprem sonrasında insanların nasıl yaşamaya mecbur bırakıldığını yazdı.
Erzurum kışında sıcaklık sıfırın çok altına düşerken binlerce insan çadırlardadır. Yaşar Kemal not tutarken ellerinin donduğunu, kaleminin elinden düştüğünü anlatır. Gökyüzüne baktığında ona güneş bile donmuş gibi gelir. İnsanlar çadırların üzerine keçe, ot, çul ne bulurlarsa yığmıştır; yine de ısınamazlar. Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar. Deprem birkaç saniye sürmüştür. Yaşar Kemal’in anlattığı felaket ise haftalarca sürmektedir. Çünkü bir noktadan sonra mesele artık jeoloji değildir. Barınmadır. Ulaşımdır. Organizasyondur. Yoksulluktur. Devlet kapasitesidir. Yapının niteliğidir. Hazırlıktır.
17 Ağustos 1999: “Milat” Dediğimiz Deprem
17 Ağustos 1999 saat 03.02’de başlayan sarsıntı yaklaşık 45 saniye sürdü. Kocaeli, Gölcük, Yalova, Sakarya, Düzce ve İstanbul başta olmak üzere Marmara’nın büyük bölümünü etkileyen depremde resmî kayıtlara göre 17 bini aşkın insan hayatını kaybetti. Yüz binlerce konut ve işyeri çeşitli düzeylerde hasar gördü.
17 Ağustos’a sıklıkla Türkiye’nin deprem konusunda miladı denildi ve bu bütünüyle haksız bir tanımlama değil. Sonrasında yapı denetim sistemi yeniden düzenlendi; 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun 2001’de yürürlüğe girdi. Afet yönetimindeki dağınıklığın giderilmesi amacıyla 2009’da AFAD kuruldu. Risk azaltma, kentsel dönüşüm ve bina yönetmelikleri konusunda da önemli düzenlemeler yapıldı. Yani Türkiye hiçbir şey öğrenmedi demek doğru değil. Sorun daha karmaşık: Öğrendiğimiz şeyi bütün ülkeye, bütün yapılara, bütün yerel yönetimlere ve onlarca yıllık bir zaman dilimine yayılan değişmez bir devlet politikasına dönüştüremiyoruz.
6 Şubat: Bildiğimiz Felaket
Bunun en ağır kanıtı 6 Şubat 2023 oldu. Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından Meclis’te kurulan araştırma komisyonunda jeologlardan mühendislik kuruluşlarına, yapı denetim temsilcilerinden belediyecilere kadar çok sayıda uzman aynı temel meselelerin etrafında konuştu: Eski ve riskli yapı stoku, zemin, planlama, denetim, kentsel dönüşüm, imar uygulamaları ve afet öncesi hazırlık. Daha rahatsız edici olan ise bu risklerin büyük bölümünün depremden önce de bilinmesiydi.
1855’te Cevdet Paşa. 1894’te Ahmet Rasim. 1939’da Nâzım Hikmet. 1952’de Yaşar Kemal. 1999’da Marmara. 2023’te on bir şehir. Metinlerin tarihlerini kapatırsanız bazı paragrafların hangi depremden sonra yazıldığını ayırt etmek zorlaşıyor.

Peki Neden Hâlâ Ders Almıyoruz?
Belki de “ders almamak” ifadesi meseleyi fazla basitleştiriyor.
Türkiye’de deprem konusunda bilgi eksikliğinden çok süreklilik eksikliği var. Büyük bir deprem olduğunda toplumun ve devletin dikkati bir anda bu konuya dönüyor; mevzuat değişiyor, kurumlar kuruluyor, projeler hazırlanıyor. Fakat deprem riski gündelik siyasette görünmez bir tehdittir. Yeni bir okulun, yolun ya da konutun açılışını yapabilirsiniz; güçlendirilmiş bir kolonun açılış kurdelesi yoktur. Önlenmiş bir felaketin televizyon görüntüsü olmaz.
Üstelik riskli yapı stokunu dönüştürmenin büyük ekonomik ve toplumsal maliyeti var. Bir binayı boşaltmak, bir mahalleyi yeniden planlamak, zemine uygun biçimde kentleşmek; mülk sahipleri, belediyeler, merkezi yönetim ve inşaat sektörü arasında çıkar çatışmaları yaratır. Kısa vadede ertelenmesi kolay, uzun vadede bedeli korkunç bir meseledir.
Buna bir de kuralların zaman zaman siyasî ve ekonomik gerekçelerle esnetilmesi eklenir. 6 Şubat sonrasında TBMM’de yapılan görüşmelerde imar aflarının bir daha tekrarlanmaması gerektiği açık biçimde tartışıldı. Çünkü deprem yönetmeliği ne kadar gelişmiş olursa olsun, kurala aykırı yapının sonradan hukukileştirilebildiği düşüncesi denetim kültürünün temelini aşındırır.
Belki en büyük sorun ise felakete müdahaleyi, felaketi önlemekten daha görünür ve daha kahramanca bulmamız. Enkaz başında çalışan kurtarma görevlisine doğal olarak minnet duyuyoruz; fakat o enkazın hiç oluşmamasını sağlayacak mühendisi, denetçiyi, şehir plancısını ve yıllar boyunca taviz vermeden kuralları uygulayan kamu görevlisini çoğu zaman fark etmiyoruz. Oysa gelişmiş deprem kültürünün başarı ölçüsü enkazdan kaç kişinin çıkarıldığı değildir. Enkazın hiç oluşmamasıdır.

Hafızamız Var, Kültürümüz Eksik
Anadolu’nun deprem hafızası olağanüstü zengin. Ammianus Nikomedia’yı yazdı. Agathias Konstantinopolis’i anlattı. Rûhî ve Kemalpaşazâde Küçük Kıyamet’i kaydetti. Hâkim Efendi ve Şemdanizâde 1766’yı yazdı. Cevdet Paşa Bursa’dan seslendi. Ahmet Rasim 1894 İstanbul’unun çığlıklarını matbaadan aktardı. Nâzım, Erzincan için ağıt yaktı. Yaşar Kemal Hasankale’nin çadırlarına girdi.
Dolayısıyla bizim sorunumuz unutmak için yeterince kayıt bırakmamış olmamız değil. Tam tersine, elimizde yüzlerce yıllık bir uyarılar kütüphanesi var.
17 Ağustos’un 27. yıldönümünde yapılabilecek en anlamlı şey, 1999’u tek başına hatırlamak değil belki de. 358’de Nikomedia’nın enkazından yükselen sesle 1855’te Cevdet Paşa’nın öfkesini, 1894’te Ahmet Rasim’in şaşkınlığını, 1939’da Nâzım’ın ağıdını, 1952’de Yaşar Kemal’in donmuş çadırlarını, 1999’un Gölcük’ünü ve 2023’ün Antakya’sını aynı uzun hikâyenin içine yerleştirmek.
Çünkü deprem hafızamız fazlasıyla güçlü. Eksik olan, bu hafızayı yapı yönetmeliğinden kent planına, eğitimden denetime, ekonomiden siyasete kadar pazarlık konusu yapılamayacak bir deprem kültürüne dönüştürmek. Ahmed Cevdet Paşa’nın 1855’te sorduğu sorunun cevabını hâlâ verememiş olmamız bundan…
