Joe Hisaishi: Miyazaki’nin Sesi, Ritmi, Melodisi

Manşet Notaların Akışı

Hayao Miyazaki ile Joe Hisaishi ortaklığını yalnızca yönetmen-besteci işbirliği gibi görmek eksik kalır. Burada asıl dikkat çekici olan şey, iki ayrı sanat disiplininin zamanla aynı nefes düzenine ulaşmasıdır. Miyazaki görüntüyü hiçbir zaman sadece süs olarak kurmadı; rüzgârın yönünü, boş bir koridorun tedirginliğini, çimenlerin ağırlığını, yürüyen bir çocuğun kararsızlığını bile anlatının parçası yaptı. Hisaishi de bu dünyanın üstüne sonradan eklenen bir müzik yazmadı. O dünyanın içinde zaten varmış gibi duran, bazen önceden hissedilen, bazen de çok geç fark edilen bir ses dili kurdu. Bu yüzden onların ortaklığında müzik, sahneyi açıklayan bir araç değil; sahnenin ikinci bedeni gibi çalıştı. Ortaklık 1984 tarihli Nausicaä of the Valley of the Wind ile başladı ve on yıllar boyunca Totoro, Princess Mononoke, Spirited Away, Howl’s Moving Castle, The Wind Rises ve The Boy and the Heron gibi filmlerle sürdü.

Başlangıcın Ritmi

Bu ilişkinin başlangıcı bile biraz kader, biraz da doğru sezgi işiydi. Hisaishi ile Miyazaki 1980’lerin başında, Nausicaä hazırlanırken bir tavsiye üzerinden bir araya geldi. Hisaishi’nin anlattığına göre projeye seçilmesinde Isao Takahata’nın rolü vardı; Takahata hem klasik müziğe yakınlığıyla hem de Miyazaki üzerindeki ağırlığıyla bu eşleşmede belirleyici oldu. O dönem Hisaishi daha çok minimalizm, elektronik dokular ve tekrar fikriyle ilgilenen bir besteciydi. Miyazaki ise doğa, savaş, çocukluk ve yıkım arasında gidip gelen ama bunları tek bir duyguya indirmeyen bir dünya kuruyordu. Nausicaä bu iki hattın ilk ciddi kesişme noktası oldu. Film teknik olarak Studio Ghibli öncesine ait olsa da, bugün geriye dönüp bakınca sonradan kurulacak estetik evrenin ilk tam provası gibi duruyor.

Nausicaä ile birlikte kurulan şey yalnızca başarılı bir film müziği değildi. Daha baştan, Miyazaki sinemasında müziğin nasıl işleyeceğine dair bir kural seti de oluştu. Hisaishi’nin temaları kolay hatırlanıyordu ama basit değildi. Melodiler çocuk şarkısı kadar berrak görünürken, altta hafif bir huzursuzluk taşıyordu. Bu yüzden Nausicaä dinleyicide aynı anda hem umut hem de kayıp hissi bırakıyordu. Ortaklığın sonraki yıllarında da değişmeyen çekirdek buydu: Masumiyet ile tehdit aynı müzikal cümlede yaşayabiliyordu.

Bir Dünyanın Nasıl Duyulduğu

Miyazaki sinemasının en büyük özelliklerinden biri, hareketli sahneleri kadar duraklamalara da güvenmesidir. Karakterler bazen yürür, bazen bekler, bazen sadece bakar. Pek çok yönetmenin boş bırakacağı bu anlar, onun filmlerinde dünyayı inşa eder. Hisaishi’nin büyüklüğü de tam burada ortaya çıkar. Müziği sürekli yükselten bir anlatım yerine, boşlukla dost bir müzik kurar. Kimi zaman birkaç nota, kimi zaman tekrar eden kısa bir motif, kimi zaman da tek başına piyano sahnenin omurgası olur. Bu yüzden Hisaishi’nin müziği görsele saldırmaz; onunla yan yana yürür. Kendisinin de söylediği gibi, film müziğinde önce karakteri, hikâyeyi ve görüntüyü tam olarak anlamaya çalışır. Bu çalışma tarzı, Miyazaki gibi sahnenin iç ritmine takıntılı bir yönetmenle buluşunca olağanüstü bir denge yarattı.

Bu denge özellikle My Neighbor Totoro ve Kiki’s Delivery Service döneminde çok netleşti. Totoro’nun müziği çocukça neşeli görünür ama hiçbir zaman aptallaşmaz. Kiki’de ise uçmanın hafifliği ile büyümenin yalnızlığı aynı çerçevede tutulur. Hisaishi yıllar sonra Totoro temasını çok kısa sürede yazdığını anlattı; bu ayrıntı önemli, çünkü onun melodik berraklığı çoğu zaman zahmetsizmiş gibi duyulur. Oysa bu sadelik, karmaşığı gizleme becerisidir. Miyazaki’nin çizgileri de böyledir: Basit görünür, ama basit değildir.


Çocukluk, Korku Ve Büyüme

Bu ortaklığın geniş kitleler için kalıcı hafızaya dönüşmesi büyük ölçüde üç filmle oldu: My Neighbor Totoro, Princess Mononoke ve Spirited Away. Çünkü bu üç film, Hisaishi ile Miyazaki ilişkisinin üç ayrı yüzünü açık biçimde gösterir. Totoro’da güven ve merak vardır. Princess Mononoke’de çatışma, öfke ve toprağın sertliği öne çıkar. Spirited Away’de ise çocukluğun çözülmesi, yabancılaşma ve kimlik arayışı baskın hale gelir. Aynı bestecinin elinden çıkmalarına rağmen bu üç dünyanın birbirine benzememesi, Hisaishi’nin bir imza atıp geri çekilen biri olmadığını gösterir. O, Miyazaki evrenine tek bir ses dayatmadı; her filmin kendi solunumunu bulmasına yardım etti.

Princess Mononoke bu açıdan özel bir eşiktir. Burada Hisaishi’nin müziği artık sadece pastoral bir eşlik değildir; vurmalıların, koral dokuların ve senfonik genişliğin öne çıktığı daha sert bir yapı kurulur. Filmin 14. yüzyıl Muromachi dönemine yerleşen sert dünyası, endüstri ile doğa arasındaki çatışmayı daha ağır bir sesle taşır. Buna karşılık Spirited Away’de müzik yeniden içeri çekilir. One Summer’s Day gibi parçalar büyük dramatik hamlelerle değil, neredeyse fark edilmeden genişleyen bir duyguyla çalışır. Spirited Away’in uluslararası başarısı ve Oscar yolculuğu içinde görseller kadar Hisaishi’nin kurduğu ses hafızasının da payı büyüktü.

Uzun süren işbirliklerinde çoğu zaman tekrar başlar. Miyazaki ile Hisaishi’de ilginç olan, tekrar tehlikesinin her seferinde biçim değiştirerek aşılmasıdır. Howl’s Moving Castle’daki vals duygusu, The Wind Rises’daki daha kırılgan ve tarihsel ton, bu ilişkinin yaş aldıkça genişlediğini gösterdi. Hisaishi artık sadece fantastik dünyanın bestecisi değildi; geçmiş, kayıp, savaş ve yetişkinlik duygusunu da aynı kuvvetle taşıyabiliyordu.

Bu çizginin en güncel halkası The Boy and the Heron oldu. 2023’te gelen bu filmde Hisaishi alışıldık büyük Ghibli taşkınlığından biraz geri çekildi. Birçok değerlendirme bu partisyonun daha minimalist, daha seyrek ve daha içe dönük olduğunu vurguladı. Miyazaki de bu kez besteciye daha geniş bir alan bıraktı; Hisaishi ilk kez filmi animasyon neredeyse tamamlandığında gördüğünü ve yönetmenin yaklaşımının oldukça serbest olduğunu anlattı. Bu ayrıntı önemli, çünkü gençlik dönemlerindeki ortaklıkta daha sıkı bir yönlendirme varken, geç dönemlerinde karşılıklı güven daha belirgin hale geldi. Artık birbirlerine ne yapacaklarını anlatmaları gerekmiyordu. Biri resmi tamamlıyor, öteki orada hangi sessizliğin eksik olduğunu sezebiliyordu.

Ortaklığın Kalıcılığı

Bu işbirliğinin neden bu kadar güçlü kaldığını anlamak için sadece filmlere değil, filmlerden sonra olanlara da bakmak gerekir. Hisaishi yıllar içinde Miyazaki filmlerinin müziklerini konser salonlarına taşıdı; Budokan konserleri, senfonik düzenlemeler ve 2024 tarihli A Symphonic Celebration gibi çalışmalar, bu müziklerin filmden bağımsız bir yaşam kurduğunu gösterdi. Bu da nadir bir durumdur. Birçok film müziği filmi hatırlatır ama kendi başına yaşayamaz. Hisaishi’nin Miyazaki için yazdıkları ise sinema salonundan çıkıp konser salonuna, plak rafına ve kişisel hafızaya yerleşti. Çünkü bu parçalar sahneye bağlı kaldıkları kadar, melodik olarak da ayakta durabiliyor.

Miyazaki ile Hisaishi ortaklığını büyük yapan şey kusursuzluk değil, karşılıklı ölçü duygusudur. Miyazaki hiçbir zaman müziği görüntünün yerine koymadı. Hisaishi de hiçbir zaman besteyi filmin önüne sürmedi. Biri çizginin içine hava koydu, öteki o havanın nasıl titreyeceğini buldu. Bu yüzden onların ortaklığı, sinema tarihinde nadir görülen türden bir uyuma dönüştü. Bir yönetmen ile besteci değil, aynı dünyanın iki ayrı anlatıcısı gibi çalıştılar. Hâlâ Totoro dendiğinde belli bir melodi akla geliyor, Spirited Away anıldığında bir piyano cümlesi içeri sızıyor, Mononoke düşünülünce toprağın sertliği neredeyse işitiliyor. Böyle ortaklıklar yalnızca başarılı olmaz; insanların hafızasında algının kendisini değiştirir. Miyazaki’nin dünyasını artık biraz da Hisaishi’nin kulağıyla hatırlıyoruz.

Tagged