Kleitos Malas: Kral Çıplak Ama Elinde Mızrak Var

Manşet Tarihin Akışı

MÖ 328 yılına gelindiğinde Alexander artık yalnızca bir fatih değildi. Granikos’tan Issos’a, Gaugamela’dan İran içlerine uzanan sefer zinciri onu Makedonya kralı olmanın çok ötesine taşımıştı. Darios III düşmüş, Bessos devre dışı bırakılmış, fakat doğu seferi bitmemişti; bu kez karşısında Sogdiana ve Baktria hattında direnen Spitamenes vardı. Seferin coğrafyası sertleşmiş, savaşın biçimi değişmiş, ordunun yorgunluğu artmıştı. Bu sırada Alexander’ın çevresinde başka bir değişim daha yaşanıyordu: Başarı artık sadece zafer olarak değil, neredeyse kaderin ve tanrısal seçilmişliğin kanıtı olarak konuşuluyordu. 328 yılının sonuna doğru yaşanan Kleitos Malas olayı tam bu ortamda geldi.

Yükselişin içinde ayakta kalan eski Makedon dünyası ise hâlâ başka bir hafızayla yaşıyordu. O hafızanın merkezinde Philippos II vardı. Makedon ordusunu dönüştüren, Yunan dünyasını dize getiren, oğluna fetih için çalışır halde bir savaş makinesi bırakan kral oydu. Alexander’ın yanında yürüyen yaşlı kuşağın önemli bir kısmı, elde edilen ihtişamın yalnızca genç hükümdarın dehasıyla açıklanamayacağını biliyordu. Sarayda ve orduda büyüyen gerginliğin temelinde de bu vardı: Yeni bir doğu imparatorluğu kurulurken, eski Makedon sadakat dili sessizce aşağı itiliyordu.

Kleitos Melas Kimdi?

O gece ölen adam, sıradan bir subay değildi. Antik Yunanca adıyla Kleitos ho Melas, yani Melas lakabıyla anılan Kleitos, Makedon aristokrasisinin içinden gelen deneyimli bir süvari komutanıydı. Kız kardeşi Lanike, Alexander’ın çocukluk çevresine kadar uzanan bir aile bağını temsil ediyordu. Bu yüzden Kleitos yalnızca komutan değil, sarayın dış halkasından biri de değildi; kralın büyümesini görmüş, ailesini tanımış, savaşta yanında durmuş bir isimdi. Hayatının en belirleyici anı ise Granikos’ta geldi. Pers saldırısı Alexander’ın üzerine çöktüğünde, Spithridates’in indirmek üzere olduğu darbeyi Kleitos kesti ve kralın hayatını kurtardı.

Melas sözcüğü Yunancada siyah anlamına gelir. Bu tür lakapların antik dünyada çoğu zaman kişiyi başka bir adaştan ayırmak için kullanıldığı biliniyor; nitekim Alexander çevresinde bir başka Kleitos’un da beyaz lakabıyla anıldığını gösteren kayıtlar vardır. Sonraki dönemlerde bu siyahlığın zırhla, görünüşle ya da mizaçla ilişkilendirildiği anlatılar dolaşmış olsa da, Kleitos Melas dediğimizde İngilizce bir şövalye unvanını değil, Makedon dünyasının içinden çıkan, kendi çağının diliyle anılan bir adamı görürüz.

Marakanda’daki Gece

Olayın geçtiği yer Marakanda idi; bugünün Semerkand’ına denk düşen bu şehir, Alexander’ın doğu seferindeki en gergin duraklardan biriydi. Antik anlatılara göre Kleitos kısa süre önce Baktria satraplığına atanmıştı. Bir yandan bu görev yükseliş gibi görünüyordu, öte yandan kralın merkezinden uzaklaştırılmak anlamına da geliyordu. Üstelik saray çevresi artık eski Makedon açıklığından çok, daha törensel ve daha mesafeli bir düzene kayıyordu. Şarap masasında başlayan gerginlik bu yüzden yalnızca içkinin işi değildi; masa, ordunun ve sarayın içinde birikmiş uzun huzursuzluğun yüzeye çıktığı yerdi.

Gece ilerledikçe övgülerin dozu arttı. Alexander’ın başarıları büyütüldü, Philippos’un payı küçümsendi. Arrianos’un aktardığına göre Kleitos artık kendini tutamadı; Philippos’un yaptıklarını öne çıkardı, Alexander’ın yaptıklarını küçümsemeye başladı ve en sonunda Granikos’ta kralın hayatını kurtardığını yüzüne vurdu. İçkiyle kabaran bu sözler, aslında uzun süredir söylenemeyenlerin patlamasıydı. Bir dost, bir kurtarıcı, bir eski Makedon subayı, hükümdarının yüzüne onun efsane olmadığını hatırlatıyordu. Alexander için aşağılayıcı olan tam da buydu: İmparatorluk büyüdükçe çevresindeki herkes yükselmek için onu yüceltirken, Kleitos tam tersini yaptı ve onu birden yeniden ölümlüler dünyasına çekti.

Arrianos’un anlatısında sahne birden hızlanır. Önce Alexander tutulur, sakinleştirilmeye çalışılır. Sonra öfke geri döner. Kleitos dışarı çıkarılır ya da uzaklaştırılır, fakat kavga bitmez. En sonunda Alexander bir mızrak ve onu öldürür. Tarihin bu anı, antik savaş anlatılarındaki en ağır ters dönüşlerden biridir. Granikos’ta kralı kurtaran el, Marakanda’da kralın öfkesiyle susturulur. Savaş meydanında ölümden çekip aldığı adam, dört yıl sonra ziyafet salonunda kendi canını ona verir.

Öfkenin Ardından Gelen Boşluk

Cinayet işlendiği anda salondaki bütün siyasi ve askerî dengeler de değişti. Bu, bir kralın dostunu kaybetmesinden daha büyüktü. Eski Makedon açık sözlülüğü o anda ağır bir bedel ödemiş oldu. Bundan sonra Alexander’ın etrafında kalmak isteyen herkes, nerede susması gerektiğini daha iyi biliyordu. Kleitos’un ölümü, sadece bir hayatın değil, hükümdarla arkadaşça konuşabilen dünyanın da sonlarından biriydi. Olay kişisel öfkenin patlaması kadar, saray kültürünün dönüşümünü de görünür kıldı.

Kaynakların hemen hepsi Alexander’ın ayıldığında ağır bir pişmanlığa kapıldığını anlatır. Kendi canını almak istediğine, günlerce yemeden içmeden kesildiğine, derin bir sarsıntı yaşadığına dair aktarımlar vardır. Bu pişmanlık gerçektir; fakat geri döndürücü değildir. Tarihin acı tarafı burada başlar. Alexander o andan sonra hâlâ büyük komutan, hâlâ fetheden kral, hâlâ dünyanın en korkulan adı olmayı sürdürdü. Ama Marakanda gecesi onun hayatındaki en çıplak insanî kırılmalardan biri olarak kaldı. Çünkü burada yenilen bir ordu, düşen bir sur ya da bozulan bir sath yoktu. Burada çöken şey, kendisini yenilmez sanmaya başlamış bir adamın iç dengesi oldu.

Bir Dostun Söylediği Son Şey

Kleitos Melas’ın önemi biraz da burada yatıyor. O gece sarhoştu, öfkeliydi, ölçüsünü kaybetmişti. Ama yine de salonda söylenenler arasında hakikate en yakın cümleler ondan geldi. Alexander’ın büyüklüğünü tümüyle inkâr etmedi; onun tek başına, boşluktan çıkmış bir tanrı olmadığını hatırlattı. Philippos’un payını, eski savaşçıların emeğini, Granikos’taki kırılganlığı, yani tarihin parıltılı anlatılarda silinmeye başlayan yüzünü geri çağırdı. Bu yüzden Kleitos’un çıkışı yalnızca bir meydan okuma değil, hafızanın son hamlesi gibi okunabilir.

Bir hükümdarın çevresinde en tehlikeli an, herkesin aynı dili konuşmaya başladığı andır. Övgü çoğaldıkça gerçek daralır. Alexander’ın masasındaki felaketin temelinde de bu vardı. O gece salonda yalnızca iki adam kavga etmedi; iktidarın kurduğu yeni dil ile eski sadakat dili çarpıştı. Mızrağı kaldıran el krala aitti, ama o darbeyi hazırlayan şey yıllar boyunca birikmiş sessizlikti.

Castaigne’nin Tuvalindeki An

André Castaigne’nin bu sahneyi ele alışında en çarpıcı taraf, olayı yalnızca tarihsel bir an olarak değil, patlama noktasına gelmiş bir iç dünya olarak görmesidir. Ressam bizi önce bir mahkeme ya da savaş alanına değil, bir ziyafet mekânına sokar. Böylece cinayetin dehşeti daha da artar. Masaların, kumaşların, bedenlerin ve bakışların arasından yükselen şiddet, beklenmedik olduğu için değil, tam tersine uzun süredir orada biriktiği hissini verdiği için etkileyicidir. Resim bu yüzden bir hareket anından çok, kontrolün çöktüğü ânı yakalar. O ana kadar kurulmuş bütün itibar, bütün dostluk, bütün askerî hiyerarşi bir tek hamlede parçalanır.

Castaigne’nin kompozisyonunda Alexander yalnızca saldıran adam değildir; aynı anda kendi felaketinin merkezine dönüşmüş kişidir. Kleitos’un bedeni darbeyi alan taraftadır, ama resimdeki asıl çöküş Alexander’ın yüzünde ve hareketinde açılır. Tarih burada bir cinayet kaydı olmaktan çıkar, karakterlerin içine döner. Bu yüzden tabloyu sona bırakmak doğrudur: Çünkü resim, anlatının başında değil, bütün bilgileri öğrendikten sonra daha sert vurur. Tuvale baktığınızda yalnızca bir öldürme ânı görmezsiniz; Granikos’u, Philippos’u, Spitamenes’in zorlu seferini, saraydaki övgüleri, sofradaki şarabı ve sonunda gelen o geri dönülmez sessizliği aynı karede hissedersiniz.

Marakanda’daki o gece böyle kaldı. Bir imparatorluğun en parlak hükümdarı, kendi karanlığını bir dostunun bedeninde gördü. Kleitos Melas ise fetih anlatılarının içinde, kralına en çok yaklaşabilmiş adam olarak değil, ona gerçeği en kötü anda söylemiş adam olarak yaşamayı sürdürdü.

Tagged