Atlar ve Son Kıyametleri: Birinci Dünya Savaşı

Manşet Tarihin Akışı

Birinci Dünya Savaşı insanlığın makineyle birbirini öğütmeye başladığı büyük kırılma diye anlatılır. Bu doğru. Ama o resmin kıyısında bırakılan bir başka gerçek daha var: Bu savaş aynı zamanda milyonlarca hayvanın da savaşıydı. Tel örgülerin, ağır topların, makineli tüfeklerin, zehirli gazın ve tankların çağında ordular hâlâ büyük ölçüde atlar sayesinde hareket edebiliyordu. Topları mevziye çeken, cephaneyi ileri hatta taşıyan, sahra mutfaklarını sürükleyen, yaralıları ambulans arabalarına bağlayan, haberleşme ve ikmal yükünü sırtlanan şey çoğu zaman motor değildi. Atlardı. Birinci Dünya Savaşı, atın savaş alanından kaybolduğu dönem değil; modern savaşın ortasında son kez bu kadar büyük ölçekte harcandığı yıllar oldu. Savaş boyunca bütün taraflar toplamında 10 milyon at kullanıldığı ve 8 milyonunun cepheden geri dönmediği belirtiliyor. Kesin rakam yok; zaten bu savaş insan ölümlerini bile tam sayamamıştı.

Savaş başladığında birçok komutanın zihninde hâlâ eski dünyanın hızı vardı. Süvari hareketi, geniş manevra, açık arazide ilerleyen birlikler, at üstünde taşınan ihtişam. Fakat Batı Cephesi birkaç ay içinde bu hayali lime lime etti. Makineli tüfek ateşi, topçu barajı, kablo gibi uzanan tel örgüler ve insanı yutan çamur, klasik süvari hücumunu neredeyse törenlik bir hatıraya çevirdi. Bir anlamda çöken şey at değil, atlı savaşın binlerce yıllık prestijiydi. Çünkü atlar ortadan kalkmadı; tam tersine, süvari darbe gücü küçülürken atın emek gücü daha da vazgeçilmez hale geldi. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı için en doğru cümle şu: Bu, atların savaştan çekildiği değil, atlı savaş fikrinin çöktüğü ama atın orduların omurgasında kalmaya devam ettiği büyük savaştı.

Savaşın Görünmeyen Omurgası

Bu omurga öyle küçük bir yan unsur da değildi. Britanya ordusu savaşa yaklaşık 25 bin atla girdi. Bu sayı birkaç haftada acınacak kadar yetersiz hale geldi. Daha savaşın ilk döneminde sivil hayattan yaklaşık 120 bin at toplandı. Ardından devasa bir satın alma ve sevk sistemi kuruldu. Britanya yalnızca kendi adalarından yüz binlerce hayvan almadı; Kuzey Amerika’dan da 600 binden fazla at ve katır gönderildi. Kanada tek başına yaklaşık 130 bin at yolladı. 1917’de Britanya ordusunun elindeki toplam at ve katır sayısı neredeyse 870 bine ulaşmıştı. Bu rakamlar bir ayrıntı değil, bütün savaşın maddi gerçeği. İnsanlar sanayi savaşından söz ederken çoğu zaman cephedeki motoru görür, ama o motorun çevresindeki ağır yük dünyasının büyük kısmı hâlâ canlı kaslardan oluşuyordu.

Atlar yalnızca subayların altında dolaşan gösterişli hayvanlar değildi. Onlar topçunun isimsiz işçileriydi. Bir topun namlusu tarihe geçer, onu çeken takım geçmez. Bir mermi hedefe düştüğünde raporlara girer, o mermiyi çamurun içinden saatlerce sürükleyen hayvanlar girmez. Oysa Batı Cephesi’nde topçunun varlığı, büyük ölçüde bu görünmeyen emek zincirine bağlıydı. İkmal arabaları, ambulanslar, sahra fırınları, su tankerleri, telefon kabloları, levazım malzemesi ve yem çuvalları onların ardından geliyordu. Cephede hareket eden her şeyin arkasında bir at sırtı ya da at göğsü vardı. Bu yüzden savaşın modernliği ile atın varlığı arasında bir çelişki değil, korkunç bir ortaklık vardı. Makine öldürüyordu; at taşıyordu. Makine parçalıyor, at o parçalanmayı mümkün kılan düzeni çekiyordu.

Yulaf Da Bir Savaş Malzemesiydi

Bu düzenin en sert taraflarından biri yem meselesiydi. Bir at ortalama bir askerin yaklaşık on katı kadar gıda istiyordu. Bu yüzden birçok ordu için cepheye taşınan en büyük kalemlerden biri at yemi oldu. Batı Cephesi’nde otlak yoktu; Orta Doğu’da da doğal ot yetmiyordu. Yulaf, saman ve yem torbaları neredeyse mermi kadar stratejik hale geldi. Britanya atları nispeten daha iyi beslendi. Almanlar ise abluka ve kıtlık yüzünden yeme talaş karıştırmaya kadar gitti; bu yüzden çok sayıda hayvan açlık ve zayıflıktan çöktü. Savaşın kaderini yalnızca çelik değil, yulaf da belirliyordu. İnsanlar açtı, atlar da açtı. İnsanlar donuyordu, atlar da donuyordu. Ve çoğu zaman top mermisinden önce tükenme geliyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nda at ölümlerinin en çarpıcı yanı da buydu. En yaygın tahayyül, onların büyük ölçüde kurşunla ve şarapnelle öldüğü yönündedir. Oysa ölümlerin çok büyük kısmı hastalık, bitkinlik, soğuk, enfeksiyon ve çamurdan geldi. Britanya verilerinde savaşta ölen atların yaklaşık yüzde 75’inin hastalık ya da tükenme nedeniyle kaybedildiği belirtiliyor. Çamur yalnızca insanı değil, hayvanı da yutuyordu. Deri hastalıkları, mange, solunum yolu problemleri, kötü yem, uzun yürüyüşler, ayağın sürekli ıslak kalması, açıkta bekleme, yük baskısı ve düzenli dinlenememe atı yavaş yavaş bitiriyordu. Cephede kahramanlık bazen ileri atılmak değil, ertesi sabaha kadar ayakta kalmaktı.

Bakımın Da Bir Bedeli Vardı

Bazı ayrıntılar neredeyse insanın boğazına oturuyor. Atların derisindeki enfeksiyonları azaltmak için tıraş edilmeleri emredildiğinde, bu kez de bir kısmı soğuk ve ıslak yüzünden daha kolay kırılmaya başladı. Emri gevşetmek zorunda kaldılar. Bir atın koşum ve beden temizliği bazen on iki saate kadar uzuyordu. Demir nal hızla aşındığı için çoğu zaman ayda bir değiştirilmesi gerekiyordu. Günlük yürüyüşler 60 kilometreyi aşabiliyordu. Açık arazide yeterli ahır yoktu; hayvanlar kazıklara bağlanıp açıkta tutuluyordu. Bazıları bulundukları yerde çamura gömülüyordu. Bir savaşın teknolojik üstünlüğü anlatılırken, onun aslında ne kadar ilkel bir bakım rejimi üstünde durduğu burada görülüyor.

Deniz yolculuğu bile başlı başına bir felaketti. Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya at taşımak, yalnızca lojistik bir mesele değildi; ölümle pazarlık yapmaktı. 1917’de Avrupa’ya gönderilen 94 binden fazla attan 3.300’ü denizde kaybedildi. Bunların yaklaşık 2.700’ü gemiler torpillendiği ya da batırıldığı için öldü. Geri kalanı hastalık, yaralanma ve yol koşulları yüzünden gitti. Bir hayvan daha siperi görmeden, kıtaya ayak basmadan, açık denizde boğulabiliyordu. 1915’te torpillenen Armenian adlı gemideki yaklaşık 1.400 at ve katırın tamamı öldü. Bu savaşta bazı atlar kurşunu hiç duymadan hayatını kaybetti. Demir gövdenin içinde sallanan bir gemide, bağlı durdukları yerde, derin sulara battılar.

Gaz Bulutunun İçindeki Hayvan

Zehirli gaz geldiğinde savaşın acayipliği bambaşka bir biçim aldı. İnsanlar için maske vardı; bir süre sonra atlar için de geliştirildi. İlk aşamada kaba burun tıkaçları denendi. Sonra özel at gaz maskeleri kullanıma girdi. Fotoğraflara bakıldığında en sarsıcı şeylerden biri, gaz bulutuna karşı korunan yalnız insan yüzü değil, uzun bir hayvan başının üstüne geçirilmiş o tuhaf maskedir. Çünkü o görüntü tek bir hakikati taşır: Savaş yalnızca insan bedenini değil, insanın savaşmaya mecbur ettiği bütün canlıları kendi teknolojisine uydurmuştu. Cephede bazı askerlerin önce kendi maskesini değil, atının maskesini taktığı anlatılıyor. Bazen o birkaç saniye, insanın kendi ciğerinden vazgeçip hayvanının nefesine öncelik verdiği andı.

Yine de bu hikâye yalnızca çaresizlikten ibaret değildi. Birinci Dünya Savaşı aynı zamanda modern askerî veterinerliğin büyüdüğü büyük laboratuvarlardan biri oldu. Britanya ordusunda tedavi gören hayvanların yaklaşık yüzde 80’i yeniden hizmete döndürüldü. Savaş boyunca yüz binlerce at veteriner birimlerince tedavi edildi. Yaralı ya da hasta atlar için ambulans sistemleri, tahliye düzenleri, temizleme ve bakım protokolleri geliştirildi. Mavi Haç adıyla bilinen yardım ağı, savaş boyunca 50 binden fazla hasta ve yaralı atı tedavi etti; 3.500’den fazla birliğe veteriner malzemesi ulaştırdı. Bu rakamlar şefkati romantikleştirmiyor; daha sert bir şey söylüyor. İnsanlık bu savaşta hayvanı çok büyük ölçekte harcadı, ama aynı anda onu ayakta tutmak için yeni kurumlar da kurdu. Çünkü at ölüyor diye üzülmek başka şeydi; at ölürse ordunun da aksaması başka. Merhamet ile zorunluluk, çoğu zaman aynı bandajın altında buluştu.

Osmanlı Cephesinde At, Katır Ve Deve

Osmanlı ordusundaki manzara Batı Cephesi’nden daha da ağırdı. Çünkü imparatorluk aynı anda Kafkasya, Çanakkale, Filistin-Sina ve Mezopotamya gibi birbirinden çok farklı cephelerde savaştı; demiryolu ağı sınırlıydı, motorlu taşıt sayısı düşüktü, deniz ulaşımı da savaş şartları yüzünden her yerde güvenilir değildi. Bu yüzden taşıma işinin büyük kısmı yine hayvanlara kaldı. Atlar, katırlar, eşekler, develer ve öküzler yalnız yük taşımadı; savaşın fiilî hareket kabiliyetini ayakta tuttu. Anadolu içlerinden cepheye uzanan hatlarda, özellikle de Çanakkale’ye giden güzergâhlarda hayvan gücü temel taşıma unsurlarından biri oldu. Arap çöllerine ve Mezopotamya’ya inildikçe bu tablo daha da sertleşti; burada yalnız at değil, deve de ikmalin vazgeçilmez gövdesine dönüştü. Osmanlı ordusu savaş boyunca çok sayıda hayvana el koydu ya da satın aldı; başka çare yoktu.

Bu cephelerde hayvanın yükü yalnız fiziksel değildi. Yem bulmak başlı başına krizdi. Zaten asker açtı; buna bir de yüz binlerce hayvanın ihtiyacı eklendi. Bazı birliklerde yulaf bittiğinde, hayvanları ayakta tutmak için askerlerin kendi erzakından verilen örnekler var. Cephane taşımak kadar o cephaneyi taşıyacak hayvanı beslemek de meseleydi. Osmanlı ordusunda atın ve diğer yük hayvanlarının hikâyesi, yalnız savaş meydanında değil, yokluk ekonomisinin içinde de yazıldı. Bu yüzden Osmanlı cephesindeki hayvan gerçeği, romantik süvari sahnelerinden çok, açlığın ve mesafenin dayattığı bir lojistik kader gibi duruyor.

Kurtuluş Savaşı’nda Türk Ordusunun Atla Kurduğu Son Büyük Bağ

Kurtuluş Savaşı’na gelindiğinde Anadolu’nun ulaşım ağı da son derece sınırlıydı. Demiryolu kısıtlıydı, kara yolu imkânları dardı, motorlu araç sayısı çok azdı. Bu yüzden at, yine yalnızca bir süvari unsuru değil; haberleşmenin, keşfin, ani baskının, geri çekilen birliklerin örtülmesinin ve cephe gerisindeki hareketin temel parçası olarak kaldı. Sakarya döneminde Fahrettin Altay’ın süvari grubu bu hareket kabiliyetinin merkezinde yer aldı. Büyük Taarruz’a gidilirken de süvari birlikleri yalnız cephede görünen vurucu güç olarak değil, hızları sayesinde düşman gerisine sarkabilen, irtibatı bozan ve çözülmeyi hızlandıran bir unsur olarak öne çıktı. Birinci Dünya Savaşı’nda atlı savaş fikrinin itibarı çökmüştü; ama Anadolu’da, yokluk içindeki bir ordunun elinde at son kez tarih belirleyen bir hareket üstünlüğüne dönüştü.

Cephede kurtarılamayan çok sayıda at da yerinde öldürüldü. Bazen vurularak, bazen daha kısa ve kontrollü yöntemlerle. Yaralı bir atı saatlerce acıyla bırakmakla onu hemen düşürmek arasında kalan insanlar için bu, savaşın en ağır işlerinden biriydi. Süvari ya da topçu birliklerinde hayvanına isim vermiş, onun huyunu ezberlemiş, onunla uyuyup onunla yürümüş askerler için bu sahne basit bir malzeme kaybı değildi. Savaşın dili her şeyi rakama çevirmişken, bir atın yokluğu rakama sığmıyordu.

Bu hikâyenin en sert sonlarından biri savaş bittikten sonra geldi. Hayatta kalanların hepsi eve dönmedi. Avustralya’nın cepheye gönderdiği 136 bin kadar attan yalnızca biri, Sandy, geri dönebildi. Geri kalanların büyük kısmı ya satıldı, ya devredildi, ya da geri taşınmaları mümkün görülmediği için bulundukları yerde bırakıldı ya da öldürüldü. Zafer alaylarının dışında kalan asıl kapanış buydu. Savaş bittiğinde insanlar evlerine dönme ihtimali taşıyordu; atların büyük bölümü taşınamayacak kadar masraflı, zor ya da önemsiz sayıldı. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı’nın son büyük at savaşı denirken, asıl kastedilen yalnız cephedeki rol değil, bir çağın ahlaki kapanışıdır da. At, modern ordunun merkezinde son kez bu kadar büyük ölçekte yer aldı; ama aynı modern dünya ona geri dönüş hakkını çoğu zaman tanımadı.

Nal İzleriyle Hatırlanan Savaş

Birinci Dünya Savaşı’nı yalnız tankların, topların ve siperlerin savaşı diye hatırlamak eksik kalıyor. O savaş, aynı zamanda çamura kadar batmış nal izlerinin savaşıydı. Saman kokusunun barut kokusuna karıştığı, yaralı insanla yaralı hayvanın aynı hatta beklediği, modernliğin bütün gürültüsünün altında hâlâ canlı bedenlerin çektiği bir savaştı. Bugün geriye dönüp bakınca görülen şey yalnızca milyonlarca atın kullanılmış olması değil. Daha sert olan, onların yeni çağın içine eski bir sadakatle sürülmüş olması. Makine çağının kapısı açılırken, eşiği ilk geçenlerden biri yine attı. Ve o eşikte çok büyük bir kısmı kaldı.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *