Bugün Kadıköy denince akla vapur iskelesi, çarşı, kalabalık sokaklar, kahve sıraları, stadyum ve eski semt hafızası geliyor. Ama bu kıyının derin geçmişinde, yüzyıllar boyunca yalnız bir mahalleyi değil, bütün Hristiyan dünyasının hafızasını etkileyen bir kadın vardı: Euphemia. Onun adı bir şehit olarak başladı, sonra bir mezarın etrafında büyüdü, ardından kilise tarihinin en büyük tartışmalarından birine karıştı, sonra da denizleri aşan efsanelerle başka kıyılara ulaştı. Fakat her şeyden önce, Khalkedon’da yaşayan genç bir Hristiyan kadın olarak anlatıldı. Hikâyesinin ilk halkası burada başlıyor: Ailesiyle, inancıyla, yakalanışıyla, gördüğü işkencelerle ve ölümünden sonra büyüyen o yoğun kutsallık duygusuyla.
Khalkedon’da Bir Genç Kadın
Euphemia’nın hayatına dair en eski çekirdek, onu Roma İmparatorluğu’nun baskı yıllarında Khalkedon’da hayatını kaybeden bir genç Hristiyan kadın olarak hatırlıyor. Bugünkü Kadıköy’ün çok eski hali olan bu kıyı yerleşimi, Konstantinopolis’in tam karşısında, geçişlerin ve hareketin yoğun olduğu bir yerdeydi. Euphemia da bu sahnenin içinde, genç yaşta, varlıklı ve itibarlı bir aileye mensup bir kız olarak anlatıldı. İlk kaynaklar, babasının adını Philophronos, annesinin adını Theodosia olarak verdi. Bu isimler yüzyıllar boyunca onun biyografisinin değişmez parçalarından biri haline geldi. Böylece Euphemia sadece inancı uğruna direnen biri değil, iyi yetişmiş, yüksek statülü, saygın bir evden gelen bir genç kadın olarak hafızaya yerleşti.
Onun için çizilen portrede yaş da önem taşıdı. Çok gençti. Bakire olarak anıldı. Tanrı’ya adanmışlığı, bedensel saflığı, kararlılığı ve dünyevî güce boyun eğmemesi bir arada işlendi. Bu yüzden Euphemia’nın hayatı sadece bir zulüm kaydı gibi okunmadı; erken Hristiyanlığın kadın azize tiplerinden birinin tam biçimli örneklerinden biri sayıldı. Zenginlikten gelmesi, korkuya boyun eğmemesi ve bedeni üzerinde kurulan baskıya rağmen iç direncini koruması, onu sıradan bir şehit olmaktan çıkardı. Onun hikâyesinde daha baştan sınıf, cinsiyet, beden ve inanç aynı düğümün içine bağlandı.
Pagan Şenliği Ve Büyük Yakalanış
Anlatıların çoğu, Euphemia’nın hayatındaki kırılma anını büyük bir pagan töreniyle açtı. Khalkedon’un Roma yöneticisi ya da valisi olarak geçen Priscus, Ares adına büyük bir kurban merasimi düzenledi. Şehir halkının bu törene katılması, tanrılara kurban sunması ve imparatorluk düzenine bağlılığını göstermesi istendi. Bu tür sahneler, Büyük Takibat yıllarının dinsel ve siyasî baskısını tek bir görüntüde toplar: Bir yanda devlet töreni, öte yanda buna katılmayı reddeden küçük Hristiyan topluluk.
Euphemia da işte bu noktada sahneye çıktı. Rivayete göre o yalnız değildi; kırk dokuz Hristiyanla birlikte gizlice toplanmış, dua ediyor, ibadet ediyor ve pagan törenine katılmayı reddediyordu. Sayının kırk dokuz oluşu, anlatının hafızasında özellikle kaldı. Sanki tek bir kişilik cesaret değil, bir küçük cemaatin ortak direnişi söz konusuydu. Fakat kısa süre sonra yerleri ihbar edildi. Yakalandılar. İmparatorluğun resmi törenine katılmayan bu insanlar, bir evin içindeki dua hâlinden alınarak sorguya götürüldü.

Burada anlatı birden daralır. Toplu yakalanış vardır ama dikkat bir anda Euphemia’nın üzerine çevrilir. Çünkü onun gençliği, güzelliği ve asaletinin, yöneticinin gözünde onu ayrıca hedef haline getirdiği söylenir. Diğerleriyle birlikte ceza alması yetmez; ayrı ele alınır. Bu sahne, onun hikâyesini toplu iman sınavından kişisel çileye taşır.
Euphemia’yı Ayıran Şey
Priscus’un ve askerlerinin karşısında Euphemia yalnızca bir Hristiyan olarak değil, ikna edilmesi ya da kırılması beklenen genç bir kadın olarak durdu. Anlatılar, onun önce sözle yumuşatılmak istendiğini, ardından tehdit edildiğini, sonra da işkencelerin başladığını söyler. Bu geçiş çok önemlidir. Çünkü Euphemia’nın hikâyesinde şiddet hemen gelmez; önce boyun eğme çağrısı gelir. Roma düzeni, onun kendiliğinden itaat etmesini ister. O bunu reddeder. Böylece mesele yalnız dinî inat değil, irade meselesi haline gelir.
Euphemia’nın cevapları, yüzyıllar boyunca aktarılan metinlerde hep aynı çizgide kaldı: Sessiz ama inatçı bir sadakat. Ne ailesinin itibarı onu korudu, ne gençliği, ne de kadın oluşu. Anlatıların istediği şey açık: Devlet onun bedenini kırmak isterken, o bedenin içindeki irade yerinde kaldı. Bu yüzden Euphemia’nın hayatı, yalnızca işkence gören birinin hayatı değil; bedeni bir sınav alanına çevrilen bir genç kadının hikâyesidir.
Çark, Demir, Ateş
Euphemia’ya bağlanan işkence anlatıları zamanla o kadar büyüdü ki, neredeyse bütün işkence repertuvarı onun bedeninin çevresine yerleştirildi. En ünlü sahnelerden biri, üzerine keskin bıçaklar ve sivri demirler yerleştirilmiş çarktı. Euphemia’nın bu çarka bağlandığı, vücudunun parçalanmak istendiği anlatıldı. Fakat sahne her seferinde dünyevî şiddetin bozulmasıyla sonuçlandı. Çark durdu, düzenek işlemez hale geldi, işkenceciler şaşkınlığa düştü. Onun acısı büyüdükçe, anlatı da onu yalnızlığa değil yüceliğe taşıdı.

Sonra ateş gelir. Bir fırın, bir yanma düzeni, kızgınlık ve korku. Euphemia’nın ateşe atılmak istendiği, fakat yanmadığı, içeride ilahî bir korumayla ayakta kaldığı anlatıldı. Bazı versiyonlarda meleklerin onu koruduğu, bazılarında alevlerin ona dokunmadığı söylendi. Çarkla fırın arasındaki bağ açıktır: İnsan eliyle kurulmuş ölüm makineleri, onun karşısında tam işlemez. Hagiografinin sevdiği şey de budur. Dünya bütün araçlarını seferber eder, ama son darbeyi vuramaz.
Başka işkenceler de eklendi. Sivri bıçaklarla dolu çukurlar, bedenini parçalamaya dönük düzenekler, zincirler, dayaklar, sürüklenmeler. Onun hikâyesi ilerledikçe acı da katlanır. Fakat garip olan şu: Anlatı Euphemia’nın kırıldığı anları değil, kırılmamasını büyütür. Bedensel zarar uzar, iç yenilgi gelmez. Bu da onu erken Hristiyan şehit anlatılarında özel bir yere oturtur. Çünkü burada yalnızca ölüm değil, dayanıklılık anlatılır.
Victor Ve Sosthenes
Euphemia’nın hayatına bağlanan en etkileyici ayrıntılardan biri, ona işkence etmeye gönderilen ya da onu ölüme sürüklemekle görevli bazı askerlerin dönüşümüdür. Victor ve Sosthenes adları burada öne çıkar. Rivayete göre bu iki asker, Euphemia’nın gördüğü ilahî korumaya şahit olduktan sonra kendi taraflarından koptu. Onu ateşe ya da ölüme götürmeleri beklenirken, onun Tanrı tarafından korunduğunu gördüler ve geri çekildiler. Sonra da kendilerinin Hristiyan olduğunu açıkladılar.
Bu sahne, Euphemia’nın hikâyesini yalnız direniş anlatısı olmaktan çıkarır. Çünkü burada onun bedeni üzerinde kurulan baskı, çevresindeki insanları da dönüştürür. Zorbalığın içinden yeni tanıklar çıkar. Bu iki askerin daha sonra cezalandırıldığı ve hayatlarını kaybettiği anlatıldı. Böylece Euphemia’nın hikâyesi tek bir şehitlik değil, etrafında küçük bir dönüşüm halkası oluşturan kutsal bir merkez gibi çalıştı.
Hayvanların Önünde
Euphemia’nın ölümüne dair en çok bilinen sahnelerden biri arena sahnesidir. Onun vahşi hayvanların önüne atıldığı, aslanların, ayıların ya da başka hayvanların karşısına çıkarıldığı anlatıldı. Fakat burada da beklenen şey olmadı. Hayvanların ona saldırmadığı, yanına yaklaşıp onu kokladığı, hatta ayaklarını yaladığı söylendi. Bu anlatı geç antik şehitlik edebiyatının en sevdiği tersine dönüşlerden biridir. İnsanın kurduğu ölüm tiyatrosu, hayvanın doğal vahşetiyle tamamlanmak ister; ama hayvanlar bile bu düzene tam katılmaz.
Sonunda ölüm yine gelir. Bazı versiyonlarda bir ayının hafifçe ayağını ısırmasıyla, bazılarında küçük bir yaranın ardından, bazılarında başka bir darbeyle hayatını yitirdiği anlatılır. Ölüm anı çoğu anlatıda sessiz bir çöküş değil, kozmik bir sarsıntı gibi verildi. Yerin titrediği, duvarların sallandığı, pagan düzenin sarsıldığı söylenir. Burada artık Khalkedon’daki genç bir kadının ölümü değil, bütün düzeni titreten kutsal bir hadise anlatılır.

Ölümünün Çevresinde Büyüyen Koku, Kan, Şifa
Euphemia’nın hikâyesi onun ölümüyle bitmedi. Asıl büyüme burada başladı. Mezarı kısa sürede ziyaret edilen bir yere dönüştü. İnsanlar onun gömüldüğü yere gitmeye, dua etmeye, yardım istemeye başladı. Onun adına bir martyrion yükseldi. Sonra bu mezarın çevresinde yeni anlatılar doğdu. Sandukasından hoş kokular yayıldığı, bazen kan ya da kanı andıran kutsal bir sıvı çıktığı, hastalara şifa verildiği, dua edenlerin karşılık bulduğu söylendi.
Bu tür anlatılar bir azizenin ölümden sonraki ikinci hayatını kurar. Artık beden yoktur ama bedenin bıraktığı yer kutsaldır. Hristiyanlıkta relik kültü tam da bu noktada büyür. Euphemia da bu dünyanın en güçlü örneklerinden biri haline geldi. Onun mezarı, yalnızca hatırlama yeri değil, etkin bir temas noktası gibi görüldü. Orada dua edenler onun hâlâ canlı biçimde etkide bulunduğuna inandı. Böylece Khalkedon’daki genç bir kadının bedeni, yüzyıllar boyunca yaşayan bir kutsallığın merkezi haline geldi.
Bir Kadın Şehidin Bedeni
Euphemia’nın hayatına bakarken en çarpıcı noktalardan biri, anlatının sürekli onun bedeni etrafında kurulmasıdır. Gençtir, güzeldir, soyludur, bakiredir. İşkence görür, sürüklenir, çarka bağlanır, ateşe atılır, hayvanların önüne çıkarılır. Sonra ölür ama bu beden yok olmaz; mezar olur, relik olur, koku olur, şifa olur. Yani Euphemia’nın hikâyesi baştan sona bedenin el değiştirmesi gibidir. Önce devletin denetlemek istediği beden vardır. Sonra imanın koruduğu beden gelir. Sonra kutsal kalıntıya dönüşen beden ortaya çıkar.
Bu yüzden onun biyografisi yalnız bir azizenin hayatı gibi okunmaz. Geç antik dünyanın kadın bedenine, saflık fikrine, kamusal şiddete ve kutsallık tahayyülüne dair çok şey taşır. Euphemia’nın önemi biraz da burada yatar. O yalnızca ölmeyi reddeden biri değildir; onun bedeni etrafında kurulan anlatı, nasıl bir kutsal kadın figürü hayal edildiğini de gösterir.
Ailesinden Mezara Uzanan Çizgi
Euphemia’nın anne ve babasının adlarının yüzyıllar boyunca ısrarla korunması boşuna değildir. Onu aileden kopuk, havada asılı bir figür gibi sunmak istemediler. Bir evden geldi. Bir soydan geldi. Bir şehirde yaşadı. Sonra aynı şehirde sorgulandı, aynı şehirde eziyet gördü, aynı şehirde hayatını kaybetti ve yine aynı şehirde hatırlanmaya başladı. Euphemia’nın adı yalnız teolojik metinlerde değil, mekânda da kaldı. Khalkedon, onun adıyla birlikte anıldı.
Mezarın Etrafında Büyüyen Şehir
Euphemia’nın ölümünden sonra hikâye bitmedi; tersine, asıl ağırlığını o andan sonra kazandı. Khalkedon’daki mezarı kısa sürede bir ziyaret yerine dönüştü. İnsanlar onun gömüldüğü yere gitmeye, dua etmeye, yardım istemeye, hastalık ve dert için orada durmaya başladı. Mezarı çevresinde bir kutsal alan oluştu; zamanla bu alan bir martyrion, yani şehidin hatırası üzerine kurulan büyük bir ibadet mekânına dönüştü. Kadıköy kıyısındaki bu mezar artık sadece bir defin yeri değildi. Şehrin hafızasında yaşayan, yolculuk edilen, adına yortu tutulan, duvarlarına hikâyesi işlenen bir merkezdi. Euphemia böylece ölümünden sonra Khalkedon’un yerel azizesi olmaktan çıkıp daha geniş bir dünyanın parçası haline geldi.
Bu ilk kutsal çevrenin gücü çok erken tarihte fark ediliyor. Daha 4. yüzyıl sonlarında onun adına yapılan anma, dua ve görsel anlatımın yerleştiği anlaşılıyor. Yani Euphemia sadece ölümünden sonra hatırlanan biri olmadı; çok kısa süre içinde etrafında ayin, ziyaret, anlatı ve mimari toplanan bir figüre dönüştü. Bu ayrıntı önemli, çünkü sonraki yüzyıllarda Kadıköy Konsili’nin onun mekânında toplanabilmesi de ancak böyle güçlü bir yerel kültün önceden oluşmuş olmasına dayanıyordu. Önce mezar vardı, sonra hafıza oluştu, sonra da o hafıza bütün Hristiyan dünyasının en büyük tartışmalarından birine sahne oldu.

Kadıköy Konsili Ve Azizenin Sessiz Ağırlığı
451 yılı geldiğinde Euphemia artık yalnızca Khalkedon’da gömülü bir şehit değildi. Onun martyrionu, yani kutsal mekânı, imparatorluk düzeyindeki büyük dinî tartışmanın sahnesi haline geldi. Kadıköy Konsili’nin belgelerinde toplantının Aziz Euphemia’nın en kutsal kilisesinde ve onun martyrionunda yapıldığı açık biçimde geçiyor. Bu tek başına bile çok çarpıcı: Hristiyanlık tarihinin en sarsıcı doktrin tartışmalarından biri, Boğaz kıyısında bir kadın şehidin mezarı çevresinde yürütüldü.
Konsilin metinlerinde Euphemia’nın adı yalnızca adres bildirmek için geçmez. Toplantıya katılanların Papa Leo’ya yazdığı mektupta onun, meclisi görünmez biçimde koruyan ve yönlendiren bir mevcudiyet gibi anıldığı görülüyor. Yani piskoposlar yalnız kendi akıllarıyla karar verdiklerini söylemiyor; bu kutsal mekânın ve burada yatan şehidin de bu birliğe eşlik ettiğini ima ediyorlar. Sonraki yüzyıllarda anlatı daha da büyüdü ve sonunda mesele neredeyse doğrudan Euphemia’nın lahdine havale edildi. İnanç metinlerinin onun tabutuna bırakıldığı, birkaç gün sonra lahit açıldığında doğru sayılan metnin azizenin elinde, ötekinin ise ayaklarının dibinde bulunduğu anlatısı böyle doğdu ve çok yayıldı. Kadıköy’de bir noktadan sonra teoloji yalnız kitaplarla değil, tabutla da konuşur hale geldi.
Bu yüzden Euphemia’nın adı konsil tarihinde yalnız bir dekor değildir. O, kararın verildiği mekânın sahibidir. Tartışma onun etrafında toplanır, inanç tanımı onun gölgesinde ilan edilir, sonraki hafıza da bu olayı onun onayıyla mühürlenmiş gibi anlatır. Bir kadın şehidin mezarı, yalnız yerel hac yeri olarak kalmaz; bütün Ortodoks dünyanın hafızasında doğru inancın sessiz hakemi gibi yer eder. Kadıköy’ün kıyısında gömülü bir beden, böylece imparatorluk düzeyinde doktrin hafızasının parçasına dönüşür.
7. yüzyıla gelindiğinde sahne değişti. Bu kez tartışma salonlarından değil, savaş korkusundan söz etmek gerekir. Pers baskısı Khalkedon kıyılarını tehdit ettiğinde, Euphemia’nın reliklerinin yerinde bırakılmasının güvenli olmadığı düşünüldü. Bu yüzden reliklerin Konstantinopolis’e taşındığı anlatılır. Tarih konusunda küçük farklılıklar olsa da hat aynıdır: Khalkedon’daki ilk kutsal merkez sarsılınca, azizenin bedeni ya da bedensel kalıntıları karşı kıyıya, imparatorluğun başkentine götürüldü. Böylece Euphemia’nın hikâyesi Kadıköy’den kopmadı ama artık sadece Kadıköy’e de sığmadı.
Bu taşınmanın anlamı büyüktü. Çünkü bir azizenin relikleri yalnız fiziksel güvenlik gerekçesiyle yer değiştirmez; nereye götürülürse orada yeni bir kutsal merkez yaratır. Euphemia için de olan buydu. Khalkedon’da doğan kült, Konstantinopolis içinde ikinci bir hayat buldu. Şehir onu sadece dışarıdan gelmiş bir azize olarak değil, kendi duvarlarının içine alınmış bir koruyucu gibi benimsedi. Böylece Kadıköy kıyısındaki ilk hafıza, başkentin merkezî dinî coğrafyasına taşındı.
Sultanahmet’teki Kilise
İstanbul’daki en dikkat çekici duraklardan biri bugün Sultanahmet çevresinde, Hipodrom’un yakınındaki Aziz Euphemia Kilisesi kalıntılarıdır. Burası baştan bir kilise olarak inşa edilmedi. Önce Antiochos’un 5. yüzyıla ait saray yapısının bir bölümüydü. Daha sonra, muhtemelen 7. yüzyılda, bu büyük yapı kompleksinin altıgen salonu kiliseye dönüştürüldü ve Euphemia’nın relikleri buraya bağlandı. Yani bugün Sultanahmet’te gördüğümüz şey, yalnızca bir ibadet mekânı değil; aristokrat saraydan şehitlik mekânına çevrilmiş bir yapı hafızasıdır.
Bu yapının hikâyesi ayrıca çok İstanbul’a özgü bir kader taşır. 1939’da bölgede çökmeler yaşanınca bir duvar ve üzerindeki freskler ortaya çıktı. Bu keşif, yapının Aziz Euphemia Kilisesi olarak tanımlanmasını sağladı. Ardından 1942’de kazılar yapıldı. Fakat 1950’de başlayan adliye inşaatı hem kiliseye hem de çevredeki saray kalıntılarına ciddi zarar verdi. Yani yapı bir yandan tesadüf eseri yeniden görünür oldu, öte yandan modern inşaat baskısıyla yeniden ezildi. İstanbul’un Bizans kalıntılarında sık görülen o acı sahne burada da tekrarlandı: Bir katman açıldı, hemen ardından başka bir katman tarafından bastırıldı.
Sultanahmet’teki bu kalıntıları özel kılan şeylerden biri de fresklerdir. Ortaya çıkarılan 14 fresk, Euphemia’nın hayatını ve çilesini anlatan bir dizi oluşturuyordu. Bunlar geç Bizans döneminin çok değerli görsel tanıkları olarak kabul ediliyor. Yani Euphemia’nın hayatı sadece metinlerde değil, şehrin duvarlarında da yaşamaya devam etti. Bir zamanlar Hipodrom’un uğultusuna yakın duran bu kilise, içinde Khalkedonlu bir azizenin acılarını resimle taşıyordu. Bugün bu ayrıntı, onun İstanbul’daki varlığını daha da somutlaştırıyor. O artık yalnız bir isim değil; duvar yüzeyine işlenmiş bir hikâye.
İkonoklazm, Deniz Ve Dönüş
Euphemia’nın İstanbul serüveni burada da sakin kalmadı. İkonoklazm döneminde, yani kutsal imgelerin ve onlarla ilişkili ibadet biçimlerinin büyük baskı gördüğü yıllarda, onun reliklerinin de tehdit altına girdiği anlatılır. En çok tekrarlanan hikâyeye göre azizenin kemikleri denize atıldı. Sonra dindar kişiler bunları kurtardı, Lemnos’a götürdü ve yıllar sonra, 796’da, Konstantinopolis’e geri getirdi. Euphemia’nın hikâyesinde deniz yalnız coğrafya değil, tekrar tekrar sahneye çıkan bir geçiş alanı gibidir. Önce Khalkedon’un kıyısında yaşar, sonra relikleri karşı kıyıya gider, sonra denize atılır, sonra yine denizden çıkar ve geri döner.
Bu geri dönüş, onun kültünü daha da güçlendirdi. Çünkü artık yalnız şehit değil, kaybolup geri gelen bir kutsallık da söz konusuydu. Bu anlatı Bizans zihninde çok güçlü çalışır: Yok edilmek istenen şey bütünüyle yok olmaz; saklanır, korunur, geri gelir ve yeniden şehrin merkezine yerleşir. Euphemia bu anlamda yalnız bir azize değil, Bizans’ın kendi yaralarını sarma biçiminin de parçası gibidir. Her saldırıdan sonra başka bir yerde yeniden belirir.
Fener’deki Sessiz Devamlılık
Bugün onun reliklerinin önemli bir kısmının Fener’deki Patrikhane’nin Aya Yorgi Kilisesi’nde korunduğu kabul ediliyor. Böylece Khalkedon’da başlayan hikâye, yüzyıllar sonra hâlâ İstanbul içinde sürüyor. Kadıköy kıyısında adı yükselen azize, bugün de şehrin başka bir noktasında saklanıyor. Bu süreklilik çok etkileyici: Roma zulmü, konsil tartışmaları, Pers tehdidi, ikonoklazm, saraydan çevrilmiş kiliseler, modern kent inşaatı… Bütün bunların içinden geçtikten sonra Euphemia yine İstanbul’da kalıyor. Şehir onu bir türlü bırakmıyor.

Adriyatik’e Uzanan Lahit
Fakat hikâye yalnız İstanbul içinde dönmedi. Adriyatik kıyısındaki Rovinj’de Euphemia bambaşka bir hayat kazandı. Kentin hafızasına göre onun mermer lahdi deniz üzerinden şehre ulaştı. En sevilen anlatıda taş lahit kıyıya kadar yüzerek gelir. Bütün kasaba onu çekmeye çalışır ama başaramaz. Sonunda küçük bir çocuk ya da genç bir oğlan, iki düve yardımıyla lahdi kolayca yukarı taşır. Böylece Euphemia, Boğaz kıyılarından çıkıp Istria’nın koruyucu azizesine dönüşür. Bu hikâye mantık değil sadakat ister; tam da bu yüzden yüzyıllardır canlı kaldı. Taşın yüzmesi fizik kuralını bozar ama şehir efsanesini güçlendirir.
Rovinj tarafında iş sadece anlatıyla kalmadı. Kente bakan tepedeki büyük Aziz Euphemia Kilisesi onun adını taşıdı, relikleri burada saklandı ve Euphemia kent kimliğinin merkezine yerleşti. Yani Kadıköy’de bir şehit olan kadın, Adriyatik’te bir şehir koruyucusuna dönüştü. Bu ikinci hayat çok ilginçtir, çünkü burada artık konsil tarihinden değil, yerel aidiyetten söz ederiz. Aynı azize bir yerde doktrin hafızasının parçasıdır, başka bir yerde liman şehrinin gözcüsü olur.

Denize Dönen Azize
Rovinj hattının en tuhaf ve en güzel ayrıntılarından biri de modern dönemde çıktı. 2017’de Aziz Euphemia’nın bir heykeli Banjole adası yakınlarında denize yerleştirildi. Amaç, hem kentin koruyucu azizesini anmak hem de dalış etkinlikleriyle bu hafızayı canlı tutmaktı. Sonraki yıllarda bu heykel çevresinde düzenli su altı hac ve dalış etkinlikleri yapıldı. Hikâyenin ironisi neredeyse kendi kendini kuruyor: Bir zamanlar lahdinin denizden geldiği anlatılan azize, bu kez insanlar tarafından bilinçli olarak yeniden denize indirildi. Önce deniz onu kıyıya getirmişti; şimdi insanlar onu tekrar suyun altına yerleştirdi.
Bu ayrıntı Euphemia’nın hafızasının ne kadar esnek olduğunu gösteriyor. Aynı figür, bir yandan geç antik şehitlik anlatısında yaşıyor, bir yandan 451’in ağır teolojik tartışmalarında beliriyor, bir yandan Sultanahmet’teki fresklerde duvara işleniyor, bir yandan da 21. yüzyılda dalgıçların ziyaret ettiği bir su altı heykeline dönüşüyor. Bazı azizeler yalnız takvimde yaşar; Euphemia ise şehir değiştirir, kıyı değiştirir, yapı değiştirir, ama hafızadan çıkmaz.

Kadıköy’den Çıkıp Dünyaya Dağılan İsim
Böyle bakınca Euphemia’nın ölüm sonrası hikâyesi tek çizgi halinde ilerlemez. Önce mezarı Khalkedon’da büyür. Sonra konsilin kalbine yerleşir. Sonra savaş korkusuyla Konstantinopolis’e taşınır. Sonra Sultanahmet civarında saraydan çevrilmiş bir kiliseye yerleşir. Sonra ikonoklazmın denizine düşer, Lemnos’a uğrar, geri gelir. Sonra Adriyatik kıyısında başka bir şehrin koruyucu adı olur. Yani Euphemia yalnızca yaşamış ve ölmüş bir kişi değildir; hareket eden bir kutsal hafızadır. Onun adı daima bir yerden başka bir yere taşınır, ama her taşınışta biraz daha değişir.
