Mesih Paşa: Bizans Sarayı’ndan Osmanlı Sarayı’na

Manşet Tarihin Akışı

Rum asıllıydı; kökleri, yıkılışın kıyısındaki bir hanedana uzanıyordu. Çağdaş anlatılar onu Paleologos hânedanına bağlar; kimi metinlerde son Bizans imparatorunun kardeşinin oğlu olduğu söylenir. Anne tarafından Venedik’in köklü Contarini ailesiyle akrabalığı zikredilir. Gerçek ismini net bilmediğimiz Mesih Paşa İstanbul’un fethinde ağabeyi Has Murad ile birlikte esir düştü; ikisi de Fatih Sultan Mehmet’in hizmetine alındı ve sarayda yetiştirildi. Ailenin bir başka kolu ise bambaşka bir yöne savruldu: 1491 tarihli bir kayıtta üçüncü kardeşin Hristiyan kaldığı ve Siroz (Serres) taraflarında zaîm olduğu anlaşılıyor. Mesih Paşa kader çizgisiyle, köklerinden koparılıp yeni bir merkeze bağlanan bir insan haline geldi: Ne doğduğu dünyaya dönebildi ne de yenisine kusursuzca yerleşebildi.

Yükselişin İlk Basamakları

Mesih Paşa’nın saraydaki ilk görevlerine dair açık kayıt yok. Buna rağmen, Fatih devrinin sonlarında vezâret rütbesine yükseldiğini biliyoruz; bu yükseliş muhtemelen 1476 sonbaharı veya 1477 başına denk gelir. 19 Şaban 882 (26 Kasım 1477) tarihli bir belge ile 1478 tarihli bir başka kayıtta adı ikinci vezir olarak geçer. 1480’de henüz taze bir tayinle dördüncü vezir sıfatıyla Rodos seferinin başına gönderildi.

Hedef, Saint Jean şövalyelerinin tuttuğu adayı düşürmekti; yaklaşık 160 gemilik bir kuvvet, ağır toplar, lağımcılar ve seri hücumlarla Rodos’un iki limanını kilitleyen savunmaya yüklendi. Grand Master Pierre d’Aubusson’un bizzat surlarda göründüğü günlerce süren çarpışmalar sonuç vermedi; kayıplar arttı, moral düştü ve kuşatma kaldırıldı. Mesih bu başarısızlığın bedelini hemen ödedi, vezaretten azledildi.

Literatürde onu aynı dönemde Gelibolu sancak beyi olarak gösteren kayıtlar var; Gedik Ahmed Paşa’nın da aynı görev için anılması bu tayini tartışmalı kılar. Buna karşılık, 888’de (1483) Gelibolu’da bir cami, bir kervansaray, bir başhâne, bir bozahâne ve tamamlanmamış bir medrese yaptırması, o yıllarda bölgede bulunduğunun somut bir işareti sayılır. Franz Babinger’in 1470’te Gelibolu sancak beyi Mesih’in Venediklilere ihanet ettiğini ileri süren belgesi ise yanlış okuma yüzünden hatalıdır; metinde “Mesih” değil “Maut” (Mahmud) yazar.

Divan’a Dönüş ve Diplomatik Becerisi

Fatih Sultan Mehmet, 1481’de yaşamını yitirdi. 1482’nin Mayıs veya Haziranında, büyük olasılıkla o sırada vezîriâzam olan ve Gedik Ahmed Paşa’nın kayınpederi konumundaki İnegöllü İshak Paşa’nın baskısıyla Cezerî Kasım Paşa’nın yerine kubbe vezirliğine getirildi. Böylece iktidar grubuna, yani Gedik Ahmed Paşa çevresine belli bir yakınlık kurdu; yine de II. Bayezid’e olan sadakatini hiç tartışmaya açmadı.

Tam bu sırada Cem Sultan Rodos’a sığınınca en hassas dosyalardan biri açıldı. Şaban 887’de (Eylül 1482) Rodos şövalyelerinin elçileriyle yürütülen müzakerelerde Mesih Paşa, Gedik Ahmed Paşa’yla birlikte masadaydı. Gedik’in sert tavrı görüşmeleri kopma noktasına getirdiğinde, krizi yumuşatan ve süreci kabul edilebilir bir sonuca taşıyan Mesih oldu. Bu başarı II. Bayezid’in güvenini belirgin biçimde artırdı.

Nitekim Gedik Ahmed Paşa’nın Kasım 1482’deki idamından sonra Mesih ikinci vezirliğe yükseldi. İshak Paşa kısa süre sonra bir tür onursal sürgün sayılabilecek Selanik sancak beyliğine gönderilince, Kemalpaşazâde’nin anlatısına göre Mesih vezîriâzamlığa çıktı ve 1485’e kadar bu makamda kaldı. Buna karşılık Oruç b. Âdil’in genişletilmiş nüshasında o evrede birinci vezir olarak Dâvud Paşa gösterilir. Kaynaklar arasındaki bu gerilim, 889’da (1484) II. Bayezid’in Kili ve Akkerman seferlerine katılan kişinin vezîriâzam olarak anılmasıyla iyice belirginleşir; unvan ve fiilî rolün dönem dönem kaydığı, rütbe hiyerarşisinin akışkan olduğu anlaşılıyor.

Düşüş, Sürgün ve Yeniden Dönüş

1485’te birden gözden düştü ve Filibe subaşılığına gönderildi. Sebep belirsiz; saray içi rekabet, Cem dosyasının sönmeyen kıvılcımları ve Memlük cephesindeki sürtüşmeler bu inişi açıklayan başlıca ihtimaller. Topkapı’ya yazdığı bir arzında düşüşünü düşmanlarının entrikalarına bağlayıp affını istedi. 1487’de Kefe sancak beyi oldu. Karadeniz’in uç kıyısında yönetim ile iktisadın iç içe geçtiği bir rol üstlendi. II. Bayezid’in küçük oğlu Mehmed’in 1489’da Kefe’ye vali tayini, Mesih’in buradaki faslını kapattı. 1491 tarihli Arapça bir vakfiye, Eğridir’de zâviyeli bir cami vakfettiğini gösterir; yapıdan iz kalmasa da, imzanın kâğıttaki izi bugüne ulaştı.

1497’de Polonya Kralı Jan Olbracht’ın Boğdan’a hücumu sırasında Mesih Paşa bizzat sefere çıkmadı; yerine voyvodası Yahyâ Ağa’yı gönderdi. Leh ordusu çekilince azledildi. İki yıl sonra, Venedik savaşının hararetli günlerinde bu kez hacca gitti. Bu ölçekte bir devlet adamının böyle bir sırada hacca çıkması istisnaydı; kişisel dindarlıkla siyasî hesap arasında duran bir tercih gibi göründü. Yine de dönüşünde divana ikinci vezir olarak alındı; çok geçmeden kapılar yeniden açıldı.

Çandarlızâde İbrahim Paşa’nın 14 Aralık 1499’daki ölümü üzerine Mesih vezîriâzamlığa geçti. Fakat iki ay sonra, Venedik dostu olduğu kanaati ağır bastı ve makamı Hadım Yakub Paşa’ya bıraktı; kendisi ikinci vezirlikle Mora seferine katıldı. Savaşın ritmi içinde yeniden sadrazamlığa yükseldi. 25 Mart 1501’de Taş-ili’nde Varsaklılar’ın desteklediği Karamanoğlu Mustafa isyanını bastırmakla görevlendirildi; istihkâmlar kurdu, boy beylerini itaate çekti, bölgeyi kontrol altına aldı. Bu operasyon taşrada zor bir düğümü çözebildiğini gösterdi; ama sarayda ipler her an yeniden gerilebilirdi. İstanbul’a döndüğünde Midilli’nin Fransız–Venedik müttefik donanmalarına düştüğü haberini geç ilettiği ileri sürülünce, II. Bayezid’in öfkesi patladı; sultanın yayı başına vurduğu sert jest, saray içi hiyerarşinin çıplak dilidir. Birkaç gün sonra, 17 Kasım 1501’de Galata’daki büyük yangını bizzat denetlerken yukarıdan düşen bir taşla ağır yaralandı; kısa sürede öldü.

Eserleri, Ailesi ve Hatırası

Mesih Paşa, şehre bıraktığı eserlerle hafızasını taşın içine gömdü. En görünür iz, Lâleli’deki Bodrum Camii’dir. Orta Bizans’ın seçkin örneklerinden Myrelaion Manastırı kilisesi camiye çevrilmiş, tuğla beden duvarları ve avlusundaki sarnıçla yeni bir kimlik kazanmıştı; sarnıçtan ötürü yapı Bodrum adını aldı. Bu dönüşüm, Mesih’in kendi hanedan geçmişiyle Osmanlı başkentinin yeni düzeni arasında kurduğu estetik bir köprü gibidir. Aksaray’daki Murad Paşa Külliyesi hem ağabeyi Has Murad’ın adını hem de Mesih’in mezarını taşır; mezar taşı bugün de caminin yanında görülebilir. Gelibolu’daki cami ve ticari yapılar, deniz kapısında tasarladığı idari-sosyal programın izleridir.

Ailesine gelince: kronikler onu ilim ve sanat erbabına yakın bir devlet adamı olarak anlatır; şiirle meşgul olduğu söylenir. Üç oğlundan Ali Bey ve Mahmud Çelebi’nin yanında yer aldı, Bâlî Bey 1503’te Vulçıtrın sancak beyi oldu; torunu Ahmed Bey’in 1519’da Gelibolu’daki vakfın mütevellisi olarak göründüğü kaydedilir. Devşirme kökenli bir elitin iki kuşak içinde şehirli, vakıf sahibi bir aileye dönüşümünün örneğidir bu.

Bir Bahtın Hikâyesi: Taşın Altındaki Adam

Mesih Paşa’nın hayatını bir çizgi gibi okursak, hep aynı dalgalanmayı görürüz: yükselir, düşer; başarır, kuşkuya düşer; sadakat gösterir, töhmet altında kalır. Bir yanda Rodos önündeki başarısızlık, öte yanda Rodos şövalyeleriyle masada krizi çözen bir diplomat; bir yanda taşrada ayaklanmayı bastıran komutan, öte yanda Midilli haberinde gecikmeyle padişahın öfkesini üzerine çeken bir devlet adamı. Ölümü de bu dalgalanmanın simgesi gibidir: Galata yangınında kamu işini bizzat denetlerken üstüne düşen taş, sanki ömrü boyunca altında kaldığı gölgenin somut hâli.

Onu anlamak, fetih sonrası Osmanlı’nın devşirdiği insan sermayesini nasıl dönüştürdüğünü anlamaktır: Bizans’ın çocukları Osmanlı’nın vezirleri olurken, bir insan da kendi bahtsızlığını aşmak için defalarca kendini kanıtlamaya çalıştı; bazen kazandı, bazen kaybetti.

Tagged