Julius Caesar ve Korsanlar: Fidyesini Az Bulan Rehin

Manşet Tarihin Akışı

Genç Caesar henüz Roma’nın mutlak hâkimi değildi. Ne Rubicon geçilmişti, ne senato titremişti, ne de “diktatör” kelimesi onun adıyla aynı nefeste anılır olmuştu. O yıllarda Julius Caesar, geleceğin değil, hırslı ama henüz kırılgan bugünün adamıydı: borçlanan, bağlantı kuran, kendini yetiştiren, Roma aristokrasisinin içinde yükselmek için her fırsatı kollayan genç bir soylu.

MÖ 75 yılı civarında, Ege’nin doğusunda seyahat ederken Kilikyalı korsanların eline düştü. Akdeniz o dönemde yalnızca ticaretin, savaş gemilerinin ve imparatorluk hayallerinin denizi değildi; aynı zamanda korsanların da sahnesiydi. Roma’nın büyümesi, denizde düzen getirmemişti. Aksine, zenginlik arttıkça deniz yolları daha iştah açıcı hale gelmişti. Gemiler, tüccarlar, elçiler, soylular, askerî görevliler; hepsi korsanlar için yürüyen fidyeydi. Caesar da böyle bir fidyeye dönüştü. Ama hikâyeyi unutulmaz yapan esir düşmesi değil, esir gibi davranmayı reddetmesiydi.

“Yirmi Talent Mi? Beni Tanımıyorsunuz”

Korsanlar onu yakaladıklarında fidye bedeli olarak yirmi talent istediler. Bu zaten küçük para değildi; fakat Caesar’ın tepkisi korku, pazarlık ya da yalvarma olmadı. Aşağılanmış gibi davrandı. Onlara kendi değerini bilmediklerini söyledi. Yirmi talent çok azdı. Onun için en az elli talent istemeliydiler. Kibir, gösteri duygusu, kendine inanç, soylu küstahlığı ve sahneyi ele geçirme içgüdüsü. Caesar’ın bütün karakteri bu yanıtla ortaya çıkıyor gibiydi. Korsanların elinde, bıçağın ucunda, denizin ortasında bile rol dağılımını tersine çevirdi. Esir o değildi sanki; korsanların ne kadar beceriksiz pazarlık yaptığını gösteren misafirdi. Adamlarını fidyeyi toplamak için çevre kentlere gönderdi. Kendisi ise korsanların kampında kaldı. Yaklaşık beş hafta boyunca, öldürülme ihtimaliyle değil, canı sıkılmış bir aristokrat gibi yaşadı.

Korsan Kampında Bir Roma Soylusu

Caesar’ın esaret günleri neredeyse komediyle trajedi arasında tuhaf sahnelerden oluşur. Korsanların yanında kalır, onlarla konuşur, oyun oynar, şakalaşır. Uyumak istediğinde gürültü yapmamalarını emreder. Şiirlerini, konuşmalarını onlara okur; beğenmezlerse onları kaba saba cahiller diye azarlar. Bir esirin korsanlara emir vermesi başlı başına olağanüstüdür. Ama Caesar için olağanüstü olan şey, başkalarının ona emir vermesidir. Daha genç yaşında bile iktidarı bir makamdan önce bir davranış biçimi olarak taşıdığını gösterdi. Nerede olursa olsun odanın merkezine yerleşiyor, denizde bile Roma forumundaymış gibi konuşuyordu.

Korsanlar onu sevmiş olabilir. En azından eğlenceli bulmuş olmalılar. Zengin, küstah, cesur ve tuhaf bir esirdi. Ölümden korkar görünmüyordu. Onlara sık sık, serbest bırakıldığı gün geri dönüp hepsini çarmıha gereceğini söylüyordu.

Korsanlar gülüyordu.

Caesar gülmüyordu.

Esaretin İçinde Kurulan İntikam

Bu hikâyenin en çarpıcı tarafı, Caesar’ın intikamı sonradan düşünmemiş olmasıdır. Daha esirken kararını vermişti. Onun için fidye, serbest kalma bedeli değildi; yalnızca sahnenin ikinci perdesine geçiş ücretiydi. Korsanlar elli talenti alacak, onu bırakacak, sonra da Caesar’ın kim olduğunu öğreneceklerdi. Burada Caesar’ın karakterindeki tehlikeli denge görünür: hakareti unutmaz, gecikmiş cevabı sever, kişisel aşağılanmayı siyasî hesapla birleştirirdi. Korsanlar onu birkaç hafta boyunca tuttular; fakat o bu birkaç haftayı bir yenilgi olarak değil, gelecekte anlatılacak bir iktidar hikâyesine çevirdi. Fidye geldi. Korsanlar parayı aldı. Caesar serbest kaldı. Sonra hemen harekete geçti.

Çoğu insan böyle bir olaydan sonra Roma’ya döner, ailesine kavuşur, tanrılara adak adar, yaşadığı korkuyu anlatırdı. Caesar ise gemi topladı. Bölgedeki yetkililerin ağır davranmasını beklemedi. Kendi küçük filosunu kurdu ve korsanların peşine düştü. Bu noktada hikâye bir anda tersine döner. Az önce esir olan adam, avcı olur. Az önce fidye alanlar, kaçacak yer arar. Caesar onları yakaladı, ele geçirdikleri parayı geri aldı ve korsanları hapse attırdı. Sonrası, Roma dünyasının sert adalet anlayışına uygundu. Korsanlara daha önce söylediği şeyi yaptı: onları çarmıha gerdirdi. Rivayete göre, önce boğazlarını kestirdi. Bu küçük ayrıntı, Caesar’ın merhameti gibi değil, daha çok kendi soylu adalet fikrinin soğuk bir jesti gibi durur: sözünü tutmuş, ama uzun acıyı kısaltmıştır.

Neden Bu Hikâye Unutulmadı?

Bu olayın yüzyıllar boyunca anlatılıp durmasının nedeni, yalnızca genç bir Romalı soylunun korsanlara esir düşmesi değildir. Asıl mesele, Caesar’ın daha iktidarın uzağındayken bile iktidar refleksiyle davranmasıdır. Yakalanır, ama hikâyenin tonunu korsanlara bırakmaz. Fidyesini yükseltir, onları azarlar, kendi şiirlerini dinletir, uyumak istediğinde sessizlik ister ve bütün bunları çaresiz bir esirin korkusuyla değil, sahneyi ele geçirmiş bir adamın rahatlığıyla yapar. Bu yüzden korsanlar hikâyede yalnızca suçlu değil, aynı zamanda yanlış kişiyi küçümseyen figürler olarak kalır. Caesar’ın asıl gücü burada başlar: aşağılanmayı içine atmaz, onu bir sonraki hamlenin yakıtına çevirir. Esaret onun için kapanan bir kapı değil, dönüş sahnesinin hazırlığıdır. Roma’da ileride defalarca yapacağı şeyi burada küçük ölçekte dener; bekler, izler, sözünü saklar ve zamanı gelince çok sert biçimde geri döner.

Genç Caesar’ın Portresi

Bu hikâyedeki Caesar, henüz Galya fatihi, Roma’nın tartışmasız hâkimi ya da Rubicon’u geçen adam değildir. Ama bütün o büyük sahnelerin tohumu burada görünür. Kendisini yalnızca soylu doğmuş biri olarak değil, kaderi büyük şeylere ayrılmış biri olarak taşır. Bu inanç bazen dayanılmaz bir kibir gibi durur; fakat aynı anda şaşırtıcı bir cesaret, hızlı karar verme yeteneği ve insanları kendi etrafında döndürme becerisi de taşır. Korsan kampında davranışı neredeyse akıl dışı bir özgüven gösterisidir. Ölüm tehdidini küçümser, esirlik düzenini tersine çevirir, kendisini dinlemeyen adamlara kültürsüz muamelesi yapar. Buna gülüp geçmek kolaydır, ama Caesar’ın ilerideki bütün siyasal kişiliği tam da bu noktadan okunur. O, kendisini olayların içinde sürüklenen biri olarak değil, olayları kendi hikâyesine bağlayan merkez figür olarak görür. Esir düştüğünde bile mağduriyet üretmez; malzeme toplar.

Aynı zamanda bu hikâye onun acımasız tarafını da saklamaz. Serbest kaldıktan sonra korsanların peşine düşmesi yalnızca kişisel cesaret değil, kişisel hakareti cezaya çeviren soğuk bir iradedir. Caesar için söz oyun değildir. Esirken söylediği tehdit, korsanların kahkahaları arasında havada kalmış gibi görünür; ama onun zihninde çoktan verilmiş bir hüküm gibidir.

Tagged