Diane Keaton sahnede ilk kez boy gösterdiğinde yaşananları kimse hatırlamıyor belki, ama o andan itibaren sahne, perde ve kamera onunla birlikte başka bir hale büründü. Doğum adı Hall’dü, Diane Hall. Los Angeles doğumluydu. Ailesi gösteri dünyasından değildi, ama annesi bir küçük bir güzellik yarışmasının galibiydi. Belki de Keaton’ın kendine has zarafetinde o geçmişin izleri vardı.
Lisede oyunculukla tanıştı. Kısa süre sonra, hayalinin peşinden New York’a gitti. Orada “hippi müzikali” Hair’in kadrosuna katıldı ama finalde diğer oyuncular gibi soyunmayı reddetti. Kendi sınırlarını bilen, ne istediğini söylemekten çekinmeyen bir karakterdi.

Woody Allen’la yolları ilk kez tiyatroda kesişti: Play It Again, Sam. Allen’ın beceriksiz kahramanı Allan, en yakın arkadaşının karısı Linda’ya (Keaton) âşık oluyordu. Oyunu Herbert Ross yönetmişti; Ross, 1972’de sinema uyarlamasını da yönetecekti. İşte oradan başlayan yol, hem sinema tarihine hem de iki insanın dostluğuna iz bırakan bir serüvene dönüştü.
Allen ve Keaton’ın romantik ilişkisi efsanelerde anlatıldığı kadar uzun sürmedi, ama aralarındaki bağ ömürlük dostlukla devam etti. Keaton, yıllar sonra bile Allen’ı kamuoyu karşısında savunmaktan çekinmedi. “Erken dönem, daha komik filmler” olarak anılan Sleeper ve Love and Death’teki performanslarıyla Keaton, zeki, kırılgan, nevrotik ama özgür kadınları canlandırdı. Allen’ın filmlerindeki kasvetli entelektüel erkek figürüne karşılık, Keaton hayatın enerjisini temsil ediyordu.
Ama Keaton yalnızca komedinin değil, trajedinin de dilini biliyordu. Coppola’nın The Godfather’ında (1972) Kay rolüyle, Amerikan sinemasının en karanlık hikâyelerinden birine duygusal bir ağırlık kattı. Michael Corleone’nin karısıydı ama aynı zamanda vicdanıydı. Filmin sonunda, Michael’ın kapıyı onun yüzüne kapattığı o sahnede, sadece bir evlilik değil, insanlığın bir parçası da kapanır. The Godfather Part II’de karakterine fazlaca “modern” bir hava kattığı söylense de, Keaton her zaman rolünün bütün sorumluluğunu taşıdı. Bu filmlerle tanıştığı Al Pacino, yıllarca birlikte olduğu Keaton’ın hayatındaki en yakın yol arkadaşlarından biri oldu. Pacino’nun yıllar sonra söylediği gibi, “Beni en doğru zamanda en doğru şekilde sarsan kişi oydu.”

1977’de Annie Hall geldi. Allen, filmin kendi ilişkilerinin bir yansıması olduğu yorumlarını hep reddetti. Ama Keaton’ın Annie’si o kadar gerçekti ki, izleyiciler bunu fark etmeden inanmak istedi. Annie, hayatta ne istediğini bilmeyen ama hissettiklerini inkâr etmeyen bir kadındı — ve Keaton’ın sıcak, özgür, sezgisel oyunculuğuyla bir dönemin kadın imgesini yeniden tanımladı. It Had To Be You’yu isteksiz bir gece kulübü kalabalığına söylerken, aslında kendi kuşağının sesini buluyordu.
1970’lerin sonunda Warren Beatty’yle hem kişisel hem profesyonel bir ortaklık kurdu. Reds filminde, kadın hakları savunucusu yazar Louise Bryant’ı oynadı. Tarihsel bir karakterdi ama Keaton’ın enerjisi onu zamansız bir figüre dönüştürdü. Beatty filmde iyiydi, ama Keaton izleyicide kalandı. Aynı yıl Looking for Mr. Goodbar’da ise New York’un gece hayatındaki kadın özgürlüğünü ve yalnızlığı çarpıcı biçimde yansıttı. Richard Brooks’un ahlakçı yaklaşımı, Keaton’ın cesur gerçekçiliği karşısında sönük kaldı.
Alan Parker’ın Shoot the Moon’unda, bir küvetin içinde, elinde sigara, Beatles’ın If I Fell’ini söylerken kalbi kırılmış bir kadını oynuyordu. O sahne, Keaton’ın en saf haliydi: savunmasız, dürüst ve kırılgan. Seyirciyle arasındaki perdeyi kaldıran o sihirli temas…
Sonraki yıllarda temposunu düşürdü ama performanslarındaki kaliteyi asla. The Little Drummer Girl’de terörizm, ideoloji ve kimlik arasında sıkışmış bir kadına derinlik kattı. Mrs. Soffel’da Mel Gibson’la birlikte oynarken, içsel çatışmalarını fısıltıyla anlatan bir oyunculuk dersi verdi.
Sonra yeniden komediye döndü. Baby Boom’da, kariyerinin zirvesindeki bir iş kadınının anne olma yolculuğunu sevecen bir ironiyle anlattı. Ardından geldi Father of the Bride yeniden çevrimleri — sinema tarihçileri için bir “günah”, ama Keaton ve Steve Martin arasındaki kimya inkâr edilemeyecek kadar keyifliydi. Manhattan Murder Mystery ile Allen’la yıllar sonra yeniden buluştu; iki eski dostun doğal uyumu, filmi sıcak bir komediye dönüştürdü.

Ve sonra The First Wives Club: Goldie Hawn ve Bette Midler’la birlikte, 90’ların kadın dayanışmasının en neşeli sembolünü yarattılar. “Don’t get mad, get everything” sloganı kadar ikonik bir üçlüydü onlar.
Keaton, ilerleyen yaşlarında bile genç kuşaklara ilham vermeye devam etti. Book Club (2018)’da Jane Fonda, Candice Bergen ve Mary Steenburgen’le birlikte sahneye çıkarken, sadece bir filmde değil, bir dostluk manifestosunda yer alıyordu. Her biri Hollywood’un başka bir dönemini temsil ediyordu, ama Keaton hâlâ aynıydı: doğallığıyla ışık saçan, kendi kurallarına göre yaşayan bir kadın.
Artık o ışık, bir başka biçimde parlayacak. Annie Hall’un gözlüklerinin ardında, Godfather’ın kapısının ardında, Reds’in kalabalık meydanlarında, Baby Boom’un ofisinde… Diane Keaton, bir oyuncudan fazlasıydı. Kadın olmanın, komik olmanın, güçlü olmanın ve kırılgan olmanın aynı bedende nasıl var olabileceğini gösteren bir insandı.
Hollywood’un sahneleri, onun kahkahası olmadan eksik kalacak. Ama her filminde, bir yerlerde biri yeniden şunu hissedecek:
“Diane Keaton, kamera karşısında yalnızca oynamadı — yaşadı.”
Arkadaşlarının Sözleriyle Diane Keaton
Jane Fonda, Book Club ve devam filmi Book Club: The Next Chapter’daki rol arkadaşı, Instagram’da gülümseyen bir Keaton fotoğrafıyla şu satırları paylaştı:
“İnanmak zor… ya da kabullenmek… Diane’in artık aramızda olmadığını. O her zaman bir yaşam ve ışık kıvılcımıydı; kendi tuhaflıklarına gülüp geçen, sonsuz bir yaratıcılıkla dolu… oyunculuğunda, gardırobunda, kitaplarında, dostluklarında, evlerinde, kütüphanesinde, dünyayı görüşünde. Benzersizdi. Ve bunu bilmezdi belki ama, aman Tanrım, ne kadar da harika bir oyuncuydu!”

The First Wives Club’daki bir diğer rol arkadaşı Bette Midler da Instagram’da şunları yazdı:
“Muhteşem, güzel, olağanüstü Diane Keaton hayatını kaybetti. Ne kadar dayanılmaz derecede üzüldüğümü anlatamam. O çok komikti, tam bir orijinaldi ve asla suni değildi — bir yıldızdan beklenen o rekabetçiliğin zerresi yoktu. Ne gördüysen oydu. Ah, la, lala!”
Goldie Hawn ise şu cümlelerle veda etti:
“Seninle First Wives Club’da çalışmak benim için bir şanstı. Her sabah makyaj karavanında kahvelerimizi içerken gülüp şakalaşarak başladık güne, son çekim gününe kadar da öyle devam ettik. Aşk dolu bir lunapark gibiydi. Birbirimize ‘birlikte yaşlanacağız, bir gün belki aynı evde yaşarız’ demiştik. Aynı evde yaşayamadık ama yaşlandık birlikte. Kim bilir, belki bir sonraki hayatta… Orada peri tozunu serp, sevgili dostum. Seni deli gibi özleyeceğim.”
Şarkıcı Nancy Sinatra da şöyle yazdı:
“Diane Keaton aramızdan ayrıldı ve bunun beni ne kadar derinden sarstığını anlatamam. Ona tapardım — onu idolüm bilirdim. O çok özel bir insandı, inanılmaz yetenekli bir oyuncuydu; oynadığı her rolü unutulmaz kıldı. Bıraktığı sanatla ışığı hep parlayacak. Yolun açık olsun Diane. Kalbim ailesiyle ve bu büyük kaybın yasını tutan hepimizle.”
Oyuncu Viola Davis ise şu satırlarla seslendi:
“Hayır!! Hayır!!! Hayır!!! Tanrım, daha değil, HAYIR!!! Kadın olmanın anlamını sen tanımladın. Duyguların, mizahın, zarafetin, hep genç kalan ruhun ve kırılganlığın… Ruhunu her role kazıdın; başkasının o karakterleri hayal etmesi bile imkânsız artık. Sen apaçık, utanmadan, tamamen KENDİN’din! Seni sevdim. Dinlen şimdi. Tanrı aileni korusun. Biliyorum, melekler seni eve taşıyor.”
