Bizim evlerde işler kötü gittiğinde ilk mesele, hatanın nerede yapıldığı değildir. İlk mesele, biricik oğlana kimin laf söylediğidir. Futbol dünyamız uzun zamandır böyle bir aile düzeniyle yaşıyor. Evin tek oğlu gibi, biricik oğlan gibi büyütülüyor: Herkesten daha çok para, daha çok ilgi, daha çok ekran, daha çok af, daha çok bahane ona ayrılıyor. Çocukluğundan beri “Sen özelsin” denmiş. Bir maç kötü geçince kader suçlanıyor, fikstür suçlanıyor, hakem suçlanıyor, atmosfer suçlanıyor, kötü niyetli insanlar suçlanıyor. Bir tek o çocuk, yaptığı işin merkezine oturtulmuyor.
Bu, Türkiye’deki her ailenin hikâyesi değil. Ama çok tanıdık bir aile arketipi. Oğlan çocuğuna doğduğu andan itibaren daha geniş bir hareket alanı, daha büyük bir hata payı ve daha yüksek bir temsil yetkisi tanınan bir düzenin yansıması. Psikolojide bunun en yakın karşılıklarından biri ebeveyn aşırı yüceltmesi olarak anılır. Çocuğun diğerlerinden daha özel, daha haklı, daha çok ayrıcalığı hak eden biri olduğuna dair sürekli bir davranış biçimidir. Sağlıklı özsaygı, çocuğun koşulsuz sıcaklık ve kabul görmesiyle büyür; aşırı yüceltme ise çocuğu hata yapabilen biri olarak değil, eleştirildiğinde aile onuru zedelenen istisnai bir figür olarak kurar.
Biricik oğlanlar yalnızca evin içinde yaşamaz. Okulda öğretmenin daha kolay affettiği öğrencidir; iş yerinde hatası başkalarına paylaştırılan genç adamdır; kulüpte, dernekte, şirkette ve siyasette bulunduğu makamı kendi mülkü gibi gören figürdür. Her yerde aynı ayrıcalıktan beslenir: Daha geniş bir alan, daha çok bağışlanma, daha az hesap. Toplumsal öğrenme kuramı tam da burada devreye girer. Çocuk, kendisine ne söylendiğinden önce, evde kime hangi davranışın ardından hoşgörü gösterildiğini izleyerek öğrenir. Oğlanın taşkınlığına gülünüyor, kızın itirazı ayıplanıyorsa; oğlanın hatasına mazeret bulunuyor, kızın hatası karakter kusuru sayılıyorsa, çocukların öğrendiği şey yalnızca cinsiyet rolü değildir. Kimin hata yapma hakkı olduğu, kimin ise her zaman kendini kontrol etmek zorunda kaldığıdır.
Kız çocuğuna “Dikkat et” denir. Oğlan çocuğuna “Git, gör, dene” denir. Kızın sesi fazla yükselirse terbiyesi sorgulanır. Oğlanın öfkesi erkeklik, taşkınlığı delikanlılık, başına buyrukluğu karakter diye okunur. Kız erken yaşta evin düzenini, küçüklere bakmayı, herkesi idare etmeyi öğrenir. Oğlan ise evin dışını, alan kaplamayı, istemeyi ve istediğinin yapılmasını öğrenir.
Bu eğitim bazen açık emirlerle verilir, bazen de hiçbir şey söylenmeden. Erkek çocuk sofrada beklerken kız çocuğu tabağı taşır. Oğlanın odası dağınıksa “Çocuk işte” denir; kızın odası dağınıksa karakteri hakkında hüküm verilir. Sonra o oğlan büyür. Hayatın ona borçlu olduğuna inanması için illa yüksek sesle övülmesine gerek yoktur. Herkesin onun etrafında biraz daha dikkatli davranması, hatasının biraz daha çabuk unutulması, talebinin biraz daha doğal kabul edilmesi yeterlidir.
Anne: Kısıtlanmış Hayatın Dışarıdaki Devamı
Hayatının büyük bölümü evin içine sıkıştırılmış, emeği görünmez sayılmış, kamusal dünyada söz kurması ve etkili olması engellenmiş anne için oğul yalnızca çocuk değildir. Oğul, onun sokağa çıkamayan arzusunun, kullanamadığı söz hakkının, yarım kalan hayallerinin ve ertelenmiş itibarının dış dünyadaki devamı gibi büyür.
Sosyal psikolojide yansımalı başarıdan pay alma diye açıklanan bir mekanizma bulunur. İnsan, kendi yapmadığı ama kendisini bağlı hissettiği bir başarının itibarıyla benlik değerini yükseltebilir. Futbolun kazandığı günlerde biz dilinin, kaybettiği günlerde onlar dilinin yaygınlaşması da bu mekanizmanın en tanıdık örneklerinden biridir. Anne ile oğul arasındaki ilişkiyi tek başına açıklamaz; fakat oğlun başarısının neden bazen annenin kendi kamusal itibarının devamı gibi yaşandığını anlamaya yardım eder.

Bu tespitin hedefi anneler değil. Asıl mesele, kadına kendi başına bir dünya kurma imkânını daraltan düzen. O düzen, kadına “Kendin olarak değerli ol” demek yerine “İyi eş, iyi anne, iyi oğul annesi ol” der. Kadının değeri kendi yaptığı işle, kendi sözüyle, kendi etkisiyle değil; kimin annesi olduğuyla ölçülmeye başlar. Böyle bir dünyada oğlun başarısı, yalnızca oğlun başarısı değildir. Annenin çevresine karşı taşıdığı gururun da biçimidir. Oğul yükselirse anne biraz daha görünür olur. Oğul alkışlanırsa anne de alkışın kenarından pay alır. Oğula yönelen eleştiri ise yalnızca çocuğa değil, annenin hayat boyunca kurmaya çalıştığı itibara yönelmiş gibi hissedilir.
Bu yüzden oğlanın her hatası savunulmaya başlar. Çünkü hata kabul edilirse sadece oğlanın değil, onun üzerinden kurulan bütün hayalin kırılacağı düşünülür. Oğlanın başarısızlığı bir sonuç değildir; annenin yıllarca tutunduğu ben de bir şey başardım duygusuna değen bir çatlak olur. Futbol dünyamızın her krizden sonra içine girdiği ruh hâli de biraz budur. Bir başarısızlık konuşulmaz; çünkü başarısızlığın kendisi, yıllardır futbolun üzerine kurulan büyük erkeklik hikâyesini rahatsız eder. O hikâyede futbol sadece spor değildir. Evin dışarıdaki sesi, ailenin gururu, erkeğin toplum önündeki gösteri alanıdır.
Bu nedenle futbolcuya “Bizim Çocuklar” denir. Bu ifade ilk bakışta şefkatli görünür. Ama şefkat, eleştirinin yerine geçtiğinde başka bir anlama bürünür. Çocuk denilen kişi yetişkin bir profesyonel, kurum denilen yapı ise hesap vermesi gereken bir organizasyon olmaktan çıkar. Aileye ait, korunması gereken, dışarıdan gelen her söze karşı savunulacak bir iç halka oluşur.
Aile sistemleri yaklaşımının diliyle bakıldığında, burada profesyonel alanla aile sadakati arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Eleştiri, işin sonucuna dair bir değerlendirme olmaktan çıkar; aileye dışarıdan yönelen bir tehdit gibi yaşanır. Bu nedenle futbolun profesyonelleri, kararlarının sonucu üzerinden konuşması gereken yetişkinler olmaktan uzaklaşıp korunması gereken çocuklara dönüşür.
Baba: Soyun, İsmin ve Yetkinin Veliahtı
Baba için oğul çoğu zaman yalnızca evlat değildir. Soyun devamı, ismin taşıyıcısı, evin dışarıdaki temsilcisi, kendi iktidarının gelecek zamandaki uzantısıdır. Baba oğluna bakarken bazen bir insan değil, kendi hayatının devam eden versiyonunu görür. Burada kırılgan erkeklik yaklaşımının işaret ettiği bir durum vardır. Erkeklik, bazı kültürlerde bir kez edinilip tamamlanan sabit bir kimlik gibi değil; başkalarının gözünde yeniden yeniden kanıtlanması gereken hassas bir statü gibi yaşanır. Bu statü sorgulandığında sertlik, meydan okuma, ses yükseltme ve eleştirene saldırma; başarısızlıkla sakin biçimde yüzleşmekten daha hızlı bir savunma yolu gibi görünür.
Bu yüzden oğlun başarısı babanın başarısı gibi yaşanır; oğlun yenilgisi ise babanın otoritesine yönelmiş bir itiraz gibi hissedilir. Oğul kötü oynadığında ya da yanlış yaptığında mesele basitçe çocuk hata yaptı noktasında kalmaz. Birden bire bize saldırıyorlar noktasına gelir. Veliaht olarak görülen oğlanın yerini başkası alamaz. Çünkü onun yerine başka bir çocuk konması, sadece bir değişim değil; babanın kurduğu düzenin, soyun ve temsil iddiasının kırılması gibi algılanır. Bu yüzden TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun “Başkanı gönderip yerine başkan alamazsınız” cümlesi, bir yönetim cümlesinden çok daha fazlasını taşır.
Orada konuşan kişi, görevini tartışmaya açan bir yönetici gibi durmaz. Yerinin doldurulabileceği fikrini kişisel bir tehdit gibi gören, kendisini makamla birbirinden ayırmakta zorlanan bir baba figürü belirir. Başkanlık makamı, sorumluluk alınacak bir görev olmaktan çıkar; dokunulması ayıp sayılan aile büyüğünün koltuğuna dönüşür. İbrahim Hacıosmanoğlu’nun kendisinden başkan diye üçüncü tekil şahısla bahsetmesi de bu yüzden sıradan bir dil tercihi değildir. İnsan kendi ismini, kendi rolünü, kendi makamını dışarıdan anlatmaya başladığında araya mesafe koyar. O mesafe, sorumluluğun da önünde bir koruma duvarına dönüşür. “Ben ne yaptım?” sorusu kaybolur. Yerine “Başkana bunu nasıl derler?” duygusu gelir.
Üçüncü tekil şahısla kendinden söz etmenin tek bir psikolojik anlamı yoktur. Araştırmalar, bu tür mesafeli dilin kimi durumlarda duyguyu düzenlemeye, kişinin kendine dışarıdan bakabilmesine ve yoğun duygusal yükü azaltmasına yardım edebildiğini gösteriyor. Fakat kamusal sorumluluğun konuşulduğu bir anda bu mesafe, ben ile makam arasına koruyucu bir perde de çekebilir. Burada mesele bir kişilik teşhisi değil; sorumluluk anında dilin nasıl bir savunma işlevi gördüğüdür. Bu, ergen erkek egosunun yetişkin dünyadaki en tanıdık biçimlerinden biridir. Eleştiriyi değerlendirmez; eleştirinin sahibini tartar. Sorunu çözmeye çalışmaz; soruyu soranı küçültür. Hata ile yüzleşmek yerine, itibarını korumaya çalışır.
Psikolojide benlik tehdidi denilen durum da burada işe yarar. Kişinin kendine dair güçlü, yetkin ve dokunulmaz imgesi sarsıldığında, zihin bazen olayın kendisiyle ilgilenmek yerine o imgeyi korumaya yönelir. Böyle anlarda eleştiri bir bilgi değil, saldırı gibi algılanır; karşılık da açıklama değil, itibar savunusu olur.

Hayal Değil, Evde Verilen Söz
TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun Dünya Kupası’na giderken kurduğu cümleler de bu evin şımartılmış oğluna yakışan cümlelerdi. Finalden başka hedef yoktu. New York’tan İstanbul’a dönüşün tarihi bile söylenmişti. Çünkü biricik oğul, daha sınava girmeden bile evde kupayla dolaşabilecek kadar kıymetliydi. Onun için hedef koymak plan yapmak değildi; coşkuyla büyük konuşmak, sonra da herkesin o büyük konuşmayı alkışlamasıydı.
Sonra iki maçta sıfır puan geldi.
Normal bir ailede burada masaya oturulur. “Neyi yanlış yaptık?” denir. “Bu hedefi neye göre koyduk?” denir. “Bu hazırlığı kim yönetti, bu takım niye bu haldeydi, bu turnuvada bizim sorumluluğumuz neydi?” diye sorulur. Fakat bizim futbol evinde önce kapılar kapandı. Çünkü biricik oğlana laf gelmişti. Başarı geldiğinde onu kendi becerimize, öngörümüze ve liderliğimize bağlarız; başarısızlık geldiğinde ise koşullara, şansa, hakeme, atmosfere, kötü niyetli insanlara ve dışarıdaki herkese. Bu yanlılık, benlik saygısını kısa vadede korur ama uzun vadede öğrenmeyi imkânsızlaştırır. Çünkü kişi, değiştirebileceği payı görmek yerine, değiştirilemeyecek dış etkenlerin arkasına sığınır. Sözlü olarak sorumluluk alıyoruz demek ile sorumluluğun gereğini yapmak arasında büyük fark vardır. Sorumluluk, yalnızca üzüldüğünü söylemek değildir. Hedefin hesabını vermek, hazırlığın nerede aksadığını açıklamak, yetkinin karşısına sonuçları koymak ve gerekirse kendi konumunu da tartışmaya açmaktır.
Biricik oğul düzeninde ise sorumluluk, çoğu zaman mahcubiyet gibi yaşanır. Bir süre baş öne eğilir, sonra aile yine oğlanın etrafında toplanır. “Moralini bozmayalım. Şimdi sırası mı?” denir. Böylece yüzleşme ertelenir, hata kişiselleşir ama sistem değişmez.
Şımarıklığın Aile Dili
Eleştirenler akbaba oldu, sırtlan oldu. Sorular kötü niyet sayıldı. Hayal kırıklığı yaşayan insanlar, cenazenin etrafında dolaşan düşmanlar gibi tarif edildi. Böylece başarısızlıkla yüzleşmek yerine, başarısızlıktan rahatsız olanlar hedefe kondu. Ergen erkek egosunun en tanıdık savunması budur: Yanlış yaptığını kabul etmek yerine, seni eleştirenin niyetini tartışmaya açmak.
Şımarıklık sadece yüksek sesle bağırmak değildir. Bazen şımarıklık, herkesin senin duyguna göre davranmasını beklemektir. Sen hayal kırıklığı yaşadığında herkesin susmasını; sen öfkelendiğinde herkesin geri çekilmesini; sen hata yaptığında herkesin nedenini başka yerde aramasını istemektir. Biricik oğlana tanınan sürekli istisna hâli, zamanla şunu öğretir: Sonuç ne olursa olsun eleştirilmeye değil, korunmaya hakkın vardır.
Biricik oğlanların en tehlikeli yanı hata yapmaları değil, hata karşısında yetişkinleşmemeleridir. Ortada elenmiş bir takım, kaybedilmiş yıllar, savrulmuş imkânlar ve kırılmış umutlar olabilir; ama onların ilk refleksi sorumluluk almak değil, rahatlarının bozulmasına duydukları öfkeyi büyütmektir. Felaketin ağırlığı, onlara yöneltilen sorunun ağırlığı kadar önem taşımaz. Bu çocuklar yalnız futbolun içinde değildir. Şirketlerde, kulüplerde, derneklerde, televizyon ekranlarında, bürokraside ve siyasette de aynı tavırla karşımıza çıkarlar. Bir kararın bedelini başkaları öder, sonuçlarını başkaları taşır, ama şımarık çocuklar oturdukları yerden kalkmaz. Onca felakete, onca kayba, onca yanlış karara rağmen sorumluluk almazlar; çünkü onlara hesap sormak, yetişkinliğe çağırmak değil, aileye saygısızlık sayılır.
Albert Bandura’nın ahlaki çözülme yaklaşımı, bu noktada sorumluluğun nasıl dağıtıldığını anlamaya yardım eder. Sonuçları küçültmek, sorumluluğu başkalarına devretmek, suçu koşullara veya eleştirenlere yüklemek, insanın kendi eylemiyle sonucu arasındaki bağı gevşetir. Böylece en ağır başarısızlık bile bir muhasebe anına değil, yeni bir mazeret hikâyesine dönüşür.
Biricik oğlana evde her şeyin açıklaması vardır. Uykusuzdu, sinirliydi, arkadaşları etkiledi, ortam kötüydü, zamanı değildi. Fakat ablanın mazeretleri dinlenmez. Abladan daha olgun olması, daha erken toparlanması, daha çok çalışması beklenir. Futbolun başarısızlığı da böyle okunuyor. Yenilgiyi açıklayacak onlarca dış neden bulunuyor; fakat başarısızlığın neden bu kadar tekrarlandığı, neden hazırlıkların hep büyük sözlerle başlayıp hayal kırıklığıyla bittiği, neden hesap sorma anlarının sürekli duygusal savunma duvarına çarptığı yeterince konuşulmuyor.
Bu evde futbolun başarısızlığı, oğlanın mahcubiyeti olarak yaşanmıyor. Ailenin dışarıya karşı korunması gereken itibarı gibi yaşanıyor. Bu nedenle yenilgi sonrası hesap yerine teselli, sorgu yerine sahip çıkma, değerlendirme yerine sadakat testi geliyor. Oğlanın keyfi kaçmasın diye gerçekler erteleniyor. Oğlan kırılmasın diye herkes biraz susuyor. Oğlan büyüsün diye değil, oğlan üzülmesin diye davranılıyor.

Ablanın Çocukluğu Çok Erken Biter
Kadın voleybolu ise aynı evin çalışkan ablası.
Ondan büyük cümleler kurması beklenmiyor. Kendi hakkında efsaneler anlatması beklenmiyor. Her gün yeniden çalışması, yeniden kanıtlaması, yeniden kazanması bekleniyor. O başarı getirdiğinde zaten yapması gereken buydu deniyor. Kaybettiğinde ise daha çok çalışması, daha çok mücadele etmesi, daha sakin olması, daha olgun davranması isteniyor.
Bu, kadın voleybolcuların doğuştan daha sabırlı, daha dayanıklı ya da daha olgun olmasıyla ilgili değil. Toplumun kız çocuklarına erken yaşta verdiği görevlerle ilgili. Kız çocukları, duygularını düzenlemeyi öğrenir. Çünkü öfkelendiklerinde huysuz, itiraz ettiklerinde şımarık, kendilerini öne koyduklarında bencil diye damgalanma ihtimalleri daha yüksektir.
Ablanın çocukluğu kısa sürer. Evdeki iş bölümü, kardeşlerin sorumluluğu, herkesin ihtiyacını gözetme görevi onun üzerine erken yaşta gelir. Bu yüzden abla çoğu zaman kendi hakkını istemeden önce ortamı toparlamayı öğrenir. Kırıldığı anda bile sofrayı kurar. Yorulduğu anda bile evi ayakta tutar. Burada parentifikasyon kavramını dikkatli kullanmak gerekir. Her kız çocuğunun ev işine yardım etmesi ya da kardeşine göz kulak olması parentifikasyon değildir. Temel olarak, çocuğun yaşına uygun olmayan yetişkin rollerini sürekli biçimde üstlenmesi için kullanılır. Fakat bakım, duygusal düzenleme ve herkesin ihtiyacını gözetme yükü küçük yaşta sistematik biçimde kız çocuklarına aktarılıyorsa, ablanın erken büyümesi yalnızca bir aile hikâyesi değil, rol kaymasının sonucu olur.
Bu metaforun Türkiye’de somut bir zemini de var. UN Women’ın Türkiye verisine göre kadınlar ve kız çocukları, ücretsiz bakım ve ev işlerine zamanlarının yüzde 19,2’sini ayırırken erkeklerde bu oran yüzde 3,7. Çalışkan abla figürü, bu yüzden sadece kültürel bir benzetme değil; emeğin ve sorumluluğun ev içindeki cinsiyetli dağılımına dair bir hafızadır.
Kadın voleybolunun Türkiye’deki karşılığı da bu yüzden çok tanıdık. Başarı, bir ayrıcalık talebine dönüşmez. Başarı, bir sonraki görevin başlangıcı olur. Kazanır, ertesi gün yeniden çalışır. Kaybeder, saldıracak bir düşman aramak yerine yeniden hazırlanır. Ablaya hata payı tanınmıyor. Ablanın küsmek, bağırmak, herkesi suçlamak, eleştireni düşman ilan etmek gibi bir lüksü yok. Çünkü o, evdeki yükü taşıyan kişi. Herkesin gurur duyduğu ama herkesin emeğini doğal kabul ettiği kişi.
Futbolun biricik oğluna ise sürekli yeni bir af çıkarılıyor. Kötü oynadıysa jenerasyon genç, başarısız olduysa süreç uzun, eleştirildiyse düşmanlar saldırıyor, hedef tutmadıysa her şerde hayır var. Her krizden sonra yeniden odasına çekiliyor, yeniden korunuyor, yeniden pohpohlanıyor. Sonra da bu çocuğun neden büyümediği soruluyor.
Psikolojide Sevgi İle Yüceltme Aynı Şey Değildir
Bir çocuğu sevmek ile onu herkesten daha özel, daha haklı, daha dokunulmaz olduğuna inandırmak aynı şey değildir. Sağlıklı sevgi, çocuğa değerlisin der. Şımarıklık üreten yüceltme ise sen diğerlerinden daha değerlisin der.
İlkinde insan hata yapabilir, öğrenebilir, telafi edebilir. İkincisinde hata, kişiliğe yapılmış saldırı gibi algılanır. Çünkü hata sadece bir davranışı değil, çocuğun üzerine kurulmuş ayrıcalık hikâyesini tehdit eder.
Psikoloji literatürü özsaygı ile üstünlük duygusunu birbirine karıştırmaz. Özsaygı, insanın değerli olduğunu bilmesidir; üstünlük duygusu ise kendisini başkalarından daha değerli görmeye başlamasıdır. İlki hata karşısında ayakta kalmayı kolaylaştırır. İkincisi, hatayı kabul etmeyi zorlaştırır. Çünkü özsaygı davranışın eleştirilebileceğini bilir; üstünlük duygusu ise eleştiriyi varlığa yönelmiş bir hakaret gibi yaşar.
Türk futbolunun yıllardır yaşadığı sorunlardan biri de bu. Futbola duyulan sevgi ile futbola tanınan sınırsız imtiyaz birbirine karışıyor. Futbol seviliyor diye her davranışı mazur görülüyor. Futbol milyonları ilgilendiriyor diye her başarısızlığı kutsal bir yaraya çevirmek isteniyor. Futbolcular, yöneticiler ve teknik ekip profesyonel sorumlulukları olan aktörler olmaktan çıkıp aile içinde kırılmaması gereken çocuklara dönüşüyor.
Bu yüzden eleştiri, gelişimin aracı olmuyor. Aileye karşı saygısızlık gibi okunuyor.
Biricik Oğlanın Siyaseti
Belki de mesele teknik direktör, kadro, taktik ya da tek bir turnuvadan daha büyük. Mesele, Türk futbolunun yıllardır bir başarı düzeni değil, bir aile ayrıcalığı içinde yaşaması. Futbolun hâlâ üzerine titrenen, her kusuru hoş görülen, her hayal kırıklığından sonra ama o bizim oğlumuz denilerek savunulan çocuk olması.
Biricik oğlan düzeni, sadece oğlanı bozmaz. Evin geri kalanını da yorar. Kız çocuğunu görünmez kılar. Anneyi oğlunun başarısına bağımlı hâle getirir. Babayı kendi otoritesini sorgulanamaz sanmaya iter. Ablayı ise her zaman daha çok çalışması gereken kişi yapar.
Biricik oğlanların her yerde oluşu, bu yüzden tesadüf değildir. Aynı evde başlayan ayrıcalık, okulda ayrı bir muameleye, işte ayrı bir sabra, kamusal hayatta ise ayrı bir dokunulmazlık beklentisine dönüşür. Sonuçları ne kadar ağır olursa olsun, bu çocukların çevresinde hep onları yeniden koruyacak bir aile dili kurulur. Bazen takım elenir, bazen yıllar kaybedilir, bazen daha büyük felaketler yaşanır; fakat şımarık çocuklar yine de sorumluluğu omuzlarına almaz. Çünkü onlara göre sorun yaptıkları şey değil, yaptıkları şeyin konuşulmasıdır.
Bu evde oğlanın başarısı aile meselesidir. Ablanın başarısı ise görev. Oğlan yenildiğinde herkes onu teselli eder. Abla yenildiğinde önce onun nerede eksik kaldığı konuşulur. Oğlan hata yaptığında çevresi onu korur. Abla hata yaptığında daha dikkatli olmalıydı denir. Oğlan büyük konuştuğunda özgüvenli bulunur. Abla büyük konuştuğunda kendini beğenmiş sayılır.
Futbolun hâlâ bu aile düzeni içinde korunuyor olması, kadın voleybolunun neden daha az kaynakla daha çok saygı üreten bir spor kültürü kurabildiğini de anlatıyor. Kadın voleybolu aynı evde, kapının arkasında, kendi emeğiyle yetişmiş abla gibi duruyor. Başarısının üstüne yeni başarı koyuyor. Ağlamadan, bağırmadan, herkesi düşman ilan etmeden, her gün yeniden çalışarak. Belki Türk sporunun en büyük sorusu da budur: Biricik oğlumuzu ne zaman gerçekten büyüteceğiz ve çalışkan ablamıza ne zaman sadece başarı getirdiğinde değil, hak ettiği yerde değer vereceğiz?
