İnsanın Sykes-Picot meselesine bakıp “Kim bu gerizekalılar?” diye sorması boşuna değil. Çünkü ortada sadece iki diplomatın imzası yoktu; başkalarının toprağını, limanını, suyunu, demiryolunu ve geleceğini cetvelle paylaştırabileceklerine samimiyetle inanan bir emperyal zihin vardı. Birinci Dünya Savaşı sürerken Mark Sykes ile François Georges-Picot, Osmanlı-Arap topraklarını savaş sonrası nasıl bölüşeceklerini konuştu. Bu görüşmeler Kasım 1915 ile Mayıs 1916 arasında ilerledi ve sonuçta Britanya ile Fransa arasında gizli bir paylaşım anlaşmasına dönüştü. Metin, Fransa ve Britanya’ya doğrudan yönetim bölgeleri, nüfuz alanları ve uluslararası idareye bırakılacak bir Filistin tasarlıyordu; Haifa ve Akka Britanya’ya ayrılıyor, Suriye kıyıları ile iç bölgelerin önemli kısmı Fransız etki alanına giriyordu.
Mark Sykes bu masaya boş bir memur olarak oturmadı. 1879 doğumlu, varlıklı ve soylu bir aileden gelen, genç yaşta Levant ve Anadolu’da dolaşmış, Doğu üzerine gezi kitapları yazmış, 1911’de Avam Kamarası’na girmiş bir muhafazakârdı. Kendini bölgeyi anlayan uzman gibi sunuyordu. Savaş yıllarında Doğu işleri için Genelkurmay çevresinde etkili hale geldi. Ama bu bilgi, sahadaki toplumları kendi dinamikleriyle kavrayan derin bir anlayıştan çok, imparatorluk merkezlerinde çok sevilen türden bir bilgiye benziyordu: Haritayı okuyabilen ama insanların hafızasını, korkusunu, yerel güç dengelerini ve uzun vadeli kırılmaları küçümseyen bilgi. Sykes’ın ünü biraz da bu kendine güvenli yüzdendi; Akra ile Kerkük arasına düz bir çizgi çekebileceğini söyleyecek kadar rahat davranması, onun masa başı zihnini özetleyen en meşhur anekdotlardan biri haline geldi.
François Georges-Picot ise Fransız devlet geleneğinin daha klasik ama en az onun kadar buyurgan tipiydi. 1870’te doğdu; tarihçi Georges Picot’nun oğluydu, önce Paris Temyiz Mahkemesi’nde çalıştı, sonra 1896’da diplomasiye geçti. Kopenhag’da görev yaptıktan sonra Beyrut başkonsolosu oldu. Beyrut yılları önemliydi, çünkü Picot bölgeye dışarıdan bakan sıradan bir masa diplomatı olmaktan çıkıp Fransız nüfuzunu yerel Hristiyan ağları üzerinden kurmaya çalışan bir isim haline geldi. Marunî çevrelerle yakın ilişki kurdu, Fransız sömürgeci çizginin aktif savunucularından biri oldu ve savaş sonrası Suriye ile Filistin’de Fransız varlığını askeri güçle tahkim etmeyi savundu. 1917-1919 arasında yüksek komiserlik görevinde rol aldı; daha fazla Fransız askeri talep ederek Paris’in Levant üzerindeki iddiasını kâğıttan sahaya taşımaya çalıştı. Picot’da eksik olan şey cehaletten çok başka bir tür körlüktü: Bölgeyi yaşayan toplumların alanı değil, Paris’in nüfuz coğrafyası gibi görmesi.

Osmanlılarla İlişkileri
Sykes-Picot ikilisinin Osmanlılarla ilişkileri de uzaktan kurulmuş değildi. Mark Sykes gençliğinde Osmanlı vilayetlerinde dolaşmış, İstanbul’u ve Arap eyaletlerini görmüş, imparatorluk üzerine yazılar yazmış bir isimdi. François Georges-Picot ise Beyrut başkonsolosluğu üzerinden Osmanlı Suriye’sinde Fransız etkisini büyütmeye çalışan bir diplomattı. Yani ikisi de Osmanlı coğrafyasına yabancı değildi; sorun bölgeyi tanımamaları değil, tanıdıklarını sandıkları bu dünyayı yaşayan bir siyasi bütün olarak değil, çözülmesi beklenen bir miras ve paylaşılacak bir alan gibi görmeleriydi.
Bu ikiliyi bu kadar öfkeli biçimde hatırlatan asıl nokta, sadece sınır çizmiş olmaları değil, bunu yaparken bölgeyi bir pazarlık nesnesine indirgemeleriydi. Anlaşma; mavi bölge, kırmızı bölge, A alanı, B alanı ve kahverengi bölge diye ayrılmıştı. Mavi alan Fransa’nın, kırmızı alan Britanya’nın doğrudan idaresine açılıyor; A ve B alanlarında ise sözde bağımsız Arap devleti ya da konfederasyonu düşünülse bile, biri Fransız diğeri Britanya önceliği altında tutuluyordu. Filistin için uluslararası idare planlanırken limanlar, su kaynakları, demiryolu güzergâhları ve gümrük düzeni de ayrıca yazılıyordu. Yani masadaki soru halkların ne istediği değildi; hangi limanın kime yarayacağı, hangi hattın hangi imparatorluğun bağlantısını kolaylaştıracağıydı. Bu, haritaya renk sürülmüş bir ulaşım ve nüfuz projesiydi.
Aynı Ülkeye Sıkıştırılanlar
Üstelik mesele sadece liman, demiryolu ve nüfuz alanı değildi. Bu çizgi, yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşayan ama aynı tarihsel hafızayı taşımayan toplulukları da aynı siyasi gövdeye sıkıştırdı. Kerbela’da 680 yılında Hüseyin’in öldürülmesi, Ali taraftarları ile Sünni çoğunluk arasındaki ayrımı kalıcı hale getiren en büyük kırılmalardan birildi; Irak toprağı da bu hafızanın başlıca merkezlerinden biri olarak kaldı. Yüzyıllar sonra Sykes ile Picot’nun mirasına dönüşen düzen, Şii Arap ağırlıklı güneyi, Sünni Arapların ve Sünni Kürtlerin güçlü olduğu merkez ve kuzeyle aynı devlet çatısı altında topladı. Musul, Bağdat ve Basra gibi farklı idari ve toplumsal damarları tek bir siyasi gövdeye dönüştürmenin ne kadar zor olduğu da daha o dönemin tarih anlatılarında açıkça görülüyordu.
Suriye tarafında da tablo daha sade değildi. Arap çoğunluğun içine büyük bir Kürt nüfus, Hristiyan topluluklar, Dürziler ve farklı mezhep kümeleri yayılmış durumdaydı; Sünniler ülkenin çoğunda baskınken, Lazkiye hattında Aleviler, Süveyda’da Dürziler kendi yoğunluk alanlarını koruyordu. Üstelik Fransız manda düzeni, daha önce ayrı statüler taşıyan Alevi ve Dürzi bölgelerini Şam, Humus, Hama ve Halep gibi çoğunlukla Sünni merkezlerle aynı devlet yapısında birleştirdi. Haritada cetvelle düzgün görünen şey, sahada birbirinden farklı tarih, inanç, yerel sadakat ve korkuların aynı çatı altına yığılmasıydı.

Bir Yerden Fazla Söz
İşin daha da sinir bozucu tarafı, bu paylaşım yapılırken aynı anda başka sözler de veriliyordu. Britanya, 1915-1916 arasında Hüseyin-McMahon yazışmalarında genel çerçevede bağımsız bir Arap devleti fikrine kapı araladı. Sonra 1917’de Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasına destek verdi. Yani aynı savaşın içinde aynı coğrafya için birden çok tarafa birbiriyle çatışan vaatler dağıtıldı. Sykes ile Picot bu büyük düğümün tek aktörleri değildi belki, ama düğümün en meşhur yaratıcıları onlardı. Masada çizdikleri şema, sahada verilen sözlerle çarpışınca, sonradan patlayacak güvensizliğin, ihanete uğramışlık duygusunun ve dış müdahale alışkanlığının zemini kalınlaştırdı.
Anlaşma savaş sürerken gizli kaldı, ama 1917’de Bolşevikler gizli antlaşmaları yayımlayınca Sykes-Picot da ortalığa saçıldı. Arap isyanı sürerken ve Osmanlı düzeni çözülürken, bir yandan bağımsızlık umudu dolaştırılıp bir yandan paylaşım haritası hazırlanmış olduğu açığa çıktı. Savaş bittikten sonra mesele sadece kâğıtta kalmadı. 1918’de Faysal Şam’a girdi ve Arap yönetimi kurmaya yöneldi. Mart 1920’de Büyük Suriye bağımsızlığı ilan edildi. Ama Nisan 1920’de San Remo’da Fransa’nın Suriye üzerindeki, Britanya’nın da Mezopotamya ve Filistin üzerindeki manda düzeni resmileşti. Temmuz 1920’de Fransız ordusu Suriye’ye girip Faysal’ı sürgüne yolladı. Arşiv kayıtları da 1916’daki paylaşım mantığının 1919-1920’de Fransız yüksek komiserlik idaresine ve bölgesel taksime nasıl dönüştüğünü açıkça gösteriyor. Kısacası Sykes-Picot, savaş sonrasının tamamı bire bir o kâğıttan çıktı demek olmasa bile, manda çağının kaba iskeletini kuran ana eşiklerden biri oldu.
Geride Kalan Şey
Bu iki adamın kişisel sonları da tuhaf bir tezat taşır. Sykes 1919’da Paris Barış Konferansı sırasında İspanyol gribinden öldü; çizdiği düzenin gerçek sonuçlarını uzun uzun yaşamadı. Picot ise 1951’e kadar yaşadı; Bulgaristan ve Arjantin’de diplomatik görevlerde bulundu. Ama isimleri artık normal birer diplomat adı gibi anılmıyor. Bugün Sykes-Picot denince akla iki insanın biyografisinden çok, dışarıdan gelen bir kibir biçimi geliyor: Bölgeyi yaşayan halklara danışmadan onları haritada yeniden dizme hakkını kendinde gören düşük zeka. Bu yüzden öfke sadece geçmişe değil, yönteme dönük. İsimlerin kalıcılığı biraz da buradan gelir. Herkes onların yüzünü bilmez ama cetvelle konuşan imparatorluk üslubunu bilir.
Mesele yalnızca kötü niyet değildi. Kötü niyet vardı, çıkar hesabı vardı, savaş stratejisi vardı; ama hepsinin üstünde korkunç bir küçümseme vardı. Sykes-Picot, Halep’i, Şam’ı, Musul’u, Akka’yı, Beyrut’u ve Kudüs’ü yaşayan tarihsel düğümler olarak değil, dosya kalemleri olarak gördü. Limanı ayrı, iç bölgeyi ayrı, nüfuz alanını ayrı renge boyadılar. Bu yüzden arkalarında sadece bir anlaşma bırakmadılar; kendilerini dünyanın doğal muhasebecisi sanan bir devlet aklının en teşhirlik örneklerinden biri olarak kaldılar. Sykes-Picot dendiğinde hâlâ öfke doğmasının nedeni de bu: Kâğıt üzerindeki birkaç imza, milyonlarca insanın hayatına sınır, manda, kırgınlık ve kuşku olarak indi.
Okuma Önerileri:
James Barr, A Line in the Sand
David Fromkin, A Peace to End All Peace
Eugene Rogan, The Fall of the Ottomans
Eugene Rogan, The Arabs
