Latin İstilası (2): Çözülen ve Dağılan Konstantinopolis

Manşet Tarihin Akışı

İlk bölümde, Kudüs’e gitmek üzere yola çıkan bir ordunun nasıl Venedik’in borç hesabına, Adriyatik’teki siyasî pazarlıklara ve sürgündeki bir Bizans prensinin vaatlerine bağlandığını gördük. Venedik rıhtımlarında başlayan mesele, 1203 yazında Konstantinopolis surlarının önüne geldiğinde artık yalnızca Haçlıların sorunu değildi. Borcun, gemilerin ve taht vaadinin bedelini bu kez şehrin içindeki insanlar ödeyecekti.

Altın Boynuz’a bakan surlarda bekleyen bir Konstantinopolisli için karşıdaki manzara tek bir anlam taşımıyordu. Bazıları yaklaşan filoda, kör edilerek hapsedilmiş II. Isaakios’un oğlunu tahta geri getirecek bir kuvvet görüyordu. Bazıları bunun Venedik’in ve Frank şövalyelerinin şehre açtığı kapı olduğunu düşünüyordu. Saray çevreleri hangi hanedanın ayakta kalacağını hesaplıyor, tüccarlar limanların ve depoların geleceğini tartıyor, din adamları Roma ile kilise birliği vaadinin nereye varacağını kaygıyla izliyor, halk ise yabancı askerlerin gölgesinde yeni vergiler, yeni fiyatlar ve yeni huzursuzluklar yaşayacağını hissediyordu.

Konstantinopolis o sırada yalnızca Bizans’ın başkenti değildi. Sarayın, kilisenin, tüccarların, zanaatkârların, liman emekçilerinin, askerlerin, yabancı toplulukların ve sarayla hiçbir bağ kurmadan gündelik hayatını sürdürmeye çalışan yüz binlerce insanın şehriydi. Aynı sokaklarda Rumca, Latince, İtalyanca, Ermenice, Slav dilleri ve başka diller duyuluyor; liman çevrelerinde Venedikli, Pisalı, Cenevizli, Amalfilı tüccarların eski ağları hâlâ hissediliyor; Müslüman tüccarlar ve yolcular da bu dev metropolün ticari hayatında yer tutuyordu.

Fakat bu çok seslilik, 1203’e gelindiğinde bir zenginlikten çok gerilim kaynağına dönüşmüştü. Herkes aynı imparatora, aynı saraya ya da aynı dış tehdide aynı gözle bakmıyordu. Şehrin en büyük sorunu yalnızca dışarıdaki Haçlı ordusu değildi. Konstantinopolis, daha surlarına tam anlamıyla saldırılmadan önce, kendi içinde birbirine güvenemeyen grupların şehri haline gelmişti.

Bir Şehir, Birçok Konstantinopolis

İmparatorluk sarayının bulunduğu Blakhernai ve Büyük Saray çevresinde başka bir Konstantinopolis vardı. Hanedan üyeleri, yüksek devlet görevlileri, vergi gelirlerinden beslenen aileler, askerî makam sahipleri ve büyük toprak sahipleri için mesele, şehrin savunulmasından önce hangi iktidarın ayakta kalacağıydı. III. Aleksios Angelos’un 1195’te kardeşi II. Isaakios’u devirip kör ettirmesi, Bizans dünyasında zaten ağır bir meşruiyet yarası açmıştı. 1203 yazında gelen Haçlılar, yalnızca bir dış ordu değil; bu eski saray suçunun geri dönen hesabı gibi görünüyordu.

II. Isaakios’un oğlu Aleksios Angelos, Batı’dan yardım getirerek şehre yaklaştığında onun yanında duranlar için mesele açıktı: Taht gasp edilmişti ve meşru hanedan geri dönmeliydi. Fakat Konstantinopolis halkının çok büyük bir bölümü bu hikâyeye aynı biçimde inanmadı. Çünkü genç Aleksios’un dönüşü, Bizans ordusunun ya da kent halkının gücüyle değil, Venedik gemileri ve Frank şövalyelerinin zoruyla gerçekleşecekti.

Bir hükümdarın yabancı askerlerle tahta çıkması, Bizans siyasî kültüründe yalnızca kötü bir başlangıç değildi. İmparatorun şehir üzerindeki meşruiyetini daha ilk günden zedeleyen bir yük anlamına geliyordu. Aleksios IV, babası II. Isaakios’la birlikte tahta çıktığında, sarayda imparatorluk tacını taşıyordu; fakat şehrin dışında onu bekleyen Haçlı ordusuna borçluydu. Bu borç, kısa süre içinde sarayın her kararının üzerine çökecekti.

Şehrin çarşılarında, atölyelerinde, limanlarında ve mahallelerinde yaşayanlar için ise imparatorluk tartışması daha somut meselelerle ilgiliydi. Tahılın fiyatı, vergi tahsildarlarının sertliği, ticaretin kesintiye uğraması, yangınlardan sonra evsiz kalanların durumu, limana girip çıkan gemiler ve yabancı askerlerin yarattığı baskı gündelik hayatı belirliyordu. Sarayın Latinlerle kurduğu ilişki, halkın gözünde yalnızca bir diplomasi meselesi değildi. Şehir kaynaklarının yabancılara aktarılması, imparatorluğun aşağılanması ve kendi hayatlarının daha pahalı, daha güvensiz hale gelmesi anlamına geliyordu.

Din adamları ve manastır çevreleri de bu tablonun dışında değildi. Aleksios IV’ün Batı’ya verdiği kilise birliği sözü, Konstantinopolis’te yalnızca teolojik bir tartışma yaratmadı. Roma’ya yaklaşma ihtimali, şehirde pek çok kişi tarafından siyasî boyun eğişin parçası gibi algılandı. Ayasofya çevresindeki ruhbanlar, manastırlar, patriklik ağı ve Ortodoks halk için mesele yalnızca hangi imparatorun hüküm süreceği değildi. Şehrin inancı, ritüeli ve dinî otoritesi de pazarlık konusu yapılmış gibi görünüyordu.

Latin toplulukların durumu ise daha karmaşıktı. Konstantinopolis’te yaşayan İtalyan tüccarlar tek bir blok değildi. Venediklilerin, Pisalıların, Cenevizlilerin ve başka Batılı grupların kendi ticari rekabetleri, mahalleleri ve koruma ağları vardı. Ancak şehirde Latinlere karşı büyüyen öfke, bu farklılıkları silmeye başladı. Batılı tüccar, liman işçisi, denizci ya da din adamı; giderek Haçlı ordusunun doğal uzantısı gibi görülüyordu.

Bu ortamda şehirdeki Müslüman topluluklar da gerilimin dışında kalmadı. Konstantinopolis, Haçlı anlatılarının sıklıkla görmezden geldiği kadar kozmopolit bir yerdi. Ağustos 1203’te yaşanan çatışmalardan birinde Latin kuvvetlerinin bir camiye yönelmesi, yerel Müslümanlar ile Bizanslıların birlikte direnmesi, şehrin o günlerde yalnızca Latinler ve Rumlar arasında bölünmediğini hatırlatan çarpıcı anlardan biri oldu. Yabancı saldırının yarattığı korku, farklı inançlara sahip bazı şehir sakinlerini kısa süreliğine aynı savunma çizgisinde buluşturabiliyordu.

Varangian Muhafızları, yerel askerî birlikler, saraya bağlı savaşçılar ve surlarda görev alan tecrübeli savunmacılar ise şehrin başka bir dünyasını oluşturuyordu. Onların görevi imparatoru, limanları ve surları korumaktı; fakat hangi imparator için, hangi saray adına ve hangi halkın desteğiyle savaşacakları giderek belirsizleşiyordu. Konstantinopolis’in duvarları hâlâ güçlüydü. Asıl soru, o duvarların üzerinde duranların arkasında ne kadar sağlam bir şehir bulunduğuydu.

1203 Yazı: Surların Önüne Gelen Eski Borç

Haçlı filosu 1203 yazında Konstantinopolis önlerine geldiğinde, ilk bölümde kurulan bütün hesaplar somutlaşmıştı. Venedik’e olan borç hâlâ kapanmamıştı. Aleksios Angelos, vaat ettiği para ve askerî yardımla bu borcu çözebileceğini söylüyordu. Haçlı liderleri, onu tahta çıkararak hem mali krizi aşacaklarını hem de Mısır yolunu yeniden açacaklarını düşünüyordu.

Şehrin içinden bakıldığında ise bu plan çok daha sert görünüyordu. Konstantinopolis, kendi hanedan kavgasının dışarıdan gelen silahlı bir güce teslim edildiği bir sahneye dönüşmüştü. Haçlılar, Aleksios’u meşru varis olarak sunuyordu. Fakat şehir halkı için bu meşruiyet, Venedik gemilerinin direkleriyle ve Frank şövalyelerinin zırhlarıyla birlikte geliyordu.

İlk kuşatma 1203 yazında başladı. Denizden Venedik filosu, karadan Frank şövalyeleri baskı kurdu. Bizans tarafı savunmaya çalıştı; fakat III. Aleksios, şehrin en kritik anında kararlı bir karşılık veremedi. Temmuz gecelerinden birinde saraydan kaçtı. Yanına değerli eşyaları ve imparatorluk hazinesinin ulaşabildiği kısmını alarak şehirden ayrılması, yalnızca askerî bir geri çekilme değildi. Başkentin savunulabilir olduğuna dair inancı ağır biçimde zedeledi.

Ardından kör edilmiş II. Isaakios hapisten çıkarıldı. Oğlu Aleksios IV, babasıyla birlikte imparator ilan edildi. Haçlıların resmî amacı gerçekleşmiş görünüyordu: Devrilmiş hanedan geri dönmüş, gaspçı imparator kaçmıştı. Fakat bu zafer, Konstantinopolis’in sorunlarını çözmedi. Tam tersine, şehrin içindeki bütün gerilimleri aynı anda görünür hale getirdi.

Aleksios IV artık imparatorluk tacını taşıyordu; fakat onun iktidarını ayakta tutan kuvvet, şehrin içinde değil dışında bekliyordu. Haçlılar ve Venedikliler, vaat edilen ödemenin yapılmasını istiyordu. Genç imparator ise sarayın kaynaklarının sandığı kadar geniş olmadığını çok kısa sürede anladı. III. Aleksios’un kaçarken götürdüğü servet, savaşın ve saray harcamalarının yarattığı yük, devlet gelirlerindeki dağınıklık ve imparatorluğun zaten aşınmış mali düzeni, Aleksios’un vaatlerini neredeyse imkânsız hale getiriyordu.

Saray para bulmak için vergi baskısını artırdı. Hazineye giren değerli madenler, kilise eşyaları ve farklı kaynaklar üzerinde daha sert tasarruflara yöneldi. Aleksios IV’ün Latinlere ödeme yapabilmek için kutsal eşyaların değerli parçalarına el uzatması, yalnızca mali sıkışmışlığın değil, siyasî çaresizliğin de işareti sayıldı. Halk açısından bu, yabancı askerlerin talebi uğruna şehrin ve kilisenin kaynaklarının tüketilmesiydi.

İmparator, Haçlıların dışarıdaki varlığını sona erdiremediği gibi, onların sözleşmesini uzatmak zorunda kaldı. Böylece Konstantinopolis halkı, şehri kuşatmış olan yabancı ordunun geçici bir yardımcı güç değil, kış boyunca yanı başında kalacak bir baskı unsuru olduğunu anladı. Şehirdeki her söylenti, her vergi, her çatışma ve her yangın bu gerilimi büyüttü.

Yangınlar, Mülteciler Ve Biten Bir Arada Yaşam

1203 Nisan’ındaki nihai saldırı bir anda doğmadı. Konstantinopolis, 1204’e ulaşmadan önce bir yıl boyunca korkunun, yangının, karşılıklı intikam duygusunun ve siyasî çözülmenin içinde yaşadı. İlk kuşatma sırasında başlayan ateşler, şehrin dokusuna fiziksel zarar verdi. Ancak asıl derin yarayı, kuşatmadan sonraki haftalarda yaşanan büyük yangın ve toplumsal kopuş açtı.

Temmuz 1203’teki ilk çatışmalar sırasında Venedik kuvvetlerinin geri çekilirken çıkardığı yangın, kentin bazı bölgelerini vurdu. Fakat Ağustos ayında yaşanan ikinci büyük felaket, çok daha geniş ve yıkıcı oldu. Şehirde Latinlere yönelik şiddetin yükselmesinin ardından, karşı taraftan gelen saldırılar yeni çatışmaları tetikledi. Bir camiye yönelen Latin kuvvetleri, Bizanslılar ve Müslüman savunucularla karşı karşıya geldi. Ardından çıkan yangın, kontrol edilemeyen bir felakete dönüştü.

Alevler iki gün iki gece boyunca kentin geniş bölgelerini yuttu. Duman, liman çevresinden şehrin merkezine doğru yayıldı; ticaret mahalleleri, evler, depolar ve sokaklar büyük hasar gördü. Konstantinopolis’in merkezine, Ayasofya yönündeki bölgelere kadar uzanan bu felaket, şehirdeki herkese aynı şeyi hissettirdi: Bu artık dışarıdaki bir ordunun kısa süreli baskısı değildi. Şehir yanıyor, insanlar evlerini kaybediyor, mahalleler yer değiştiriyor ve eski komşuluk ilişkileri geri dönülmez biçimde bozuluyordu.

Yangının ardından çok sayıda Latin sakini Haliç’in karşı tarafına, Haçlı kampına geçti. Bu geçişin askerî sonucu kadar psikolojik sonucu da büyüktü. Şehirde kalanlar için Latin mahalleleri artık içerideki ticari topluluklar değildi; dışarıdaki kuşatmacılarla birleşebilecek bir tehdit gibi görünmeye başladı. Haçlılar için ise bu mülteciler, Konstantinopolis’in içinden gelen haber, bağlantı ve insan kaynağı anlamına geldi.

Böylece şehir, yalnızca surların dışında bekleyen bir orduyla karşı karşıya kalmadı. İçinde yaşayan gruplar da birbirini potansiyel düşman gibi görmeye başladı. Latinler, Rumlar, saray görevlileri, liman çevreleri, din adamları, esnaf ve sıradan mahalle sakinleri arasında zaten var olan güvensizlik, yangınların ardından açık bir düşmanlığa dönüştü.

Bu dönemde Venedik ile Pisa arasındaki eski rekabetin, farklı İtalyan toplulukların Bizans içindeki konumunun ve Latin ticaret ağlarının karmaşıklığı halkın gözünde önemini yitirdi. Şehir dışarıdaki bütün Batılı güçleri aynı tehdidin parçası gibi görmeye başladı. Bu duygu, 1204’e doğru büyüyecek Latin karşıtlığının toplumsal temelini oluşturdu.

Sarayın Ödeyemediği Sözler

Aleksios IV’ün en büyük sorunu, Haçlılara verdiği sözlerin yalnızca siyasî değil, maddi oluşuydu. Bir imparatorun dışarıdaki yabancı ordudan yardım alması zaten tepki çekiyordu. Fakat o orduya para, erzak, asker ve kilise birliği vaat etmesi, şehirdeki tepkiyi daha ağır hale getirdi.

Haçlıların gözünde Aleksios IV, sözleşmeye uymayan bir hükümdardı. Konstantinopolis halkının gözünde ise o, şehrin kaynaklarını dışarıdaki Latin ordusuna aktarmaya çalışan bir imparator haline gelmişti. Bu ikili baskı, onun hareket alanını neredeyse yok etti.

İmparator bir yandan babasının ve kendi hanedanının meşruiyetini yeniden kurmaya çalışıyor, diğer yandan Venedik ve Haçlı liderlerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda kalıyordu. Haçlı ordusunun kış boyunca şehir yakınında kalması, bu baskıyı sürekli canlı tuttu. Latin askerlerinin varlığı, yalnızca askerî tehdit olarak algılanmadı. Şehrin günlük hayatına, ticaretine, güvenlik duygusuna ve siyasî onuruna yönelmiş bir baskı haline geldi.

Aleksios IV’ün rakibi III. Aleksios’u takip etmek için şehirden ayrılması da durumu daha da ağırlaştırdı. Yanında Haçlı kuvvetleriyle Trakya’ya yönelmesi, Konstantinopolis’teki muhalefete yeni bir malzeme verdi. Şehrin dışındaki yabancı orduyla birlikte hareket eden imparator, halkın gözünde kendi başkentinden çok Batılı destekçilerine yaslanan bir figüre dönüşüyordu.

Bu sırada saray çevreleri de tek bir çizgide birleşmiyordu. Bazı aristokratlar Aleksios IV’ün varlığını kendi konumları için tehdit sayıyordu. Bazıları Latinlerle yapılacak anlaşmaların imparatorluk içindeki dengeleri değiştireceğinden korkuyordu. Devlet görevlileri, askerî çevreler ve din adamları arasındaki huzursuzluk farklı biçimlerde büyüyordu. Herkes aynı çözümü istemiyor, fakat çok az kişi mevcut düzenin sürdürülebileceğine inanıyordu.

1204 Ocak ayında şehirdeki siyasî boşluk artık açık hale geldi. Aleksios IV’e karşı muhalefet yalnızca saray entrikası olarak kalmadı; imparatorluk makamının kime ait olduğu sorusu kamusal bir kriz haline geldi. Senato ve yüksek çevreler, kısa süreliğine başka bir aday arayışına bile girdi. Nikolaos Kanabos’un adı öne çıktı; ancak o bu görevi kabul etmeyerek kiliseye sığındı. Bu kısa olay, Konstantinopolis’in içine düştüğü ruh halini anlatır: Şehirde herkes mevcut iktidarın sürdürülemez olduğunu düşünüyordu, ama kimse bu iktidarın yerine geçecek gücün sorumluluğunu almak istemiyordu.

İlk bölümde Haçlıların önünde beliren fırsat, bu noktada şehirdeki herkes için bir kabusa dönüşmüştü. Venedik’e ödenecek para, Aleksios’un verdiği sözler, kilise birliği ihtimali ve yabancı ordunun varlığı; Konstantinopolis’in iç siyasetini tek tek değil, aynı anda çökertiyordu.

Aleksios V Doukas Mourtzouphlos: Geç Kalan Direniş

Bu ortamda Aleksios Doukas Mourtzouphlos öne çıktı. Saray içinde etkili bir figürdü; fakat onu yalnızca bir darbeci olarak görmek eksik kalır. Latin karşıtlığının büyüdüğü, Aleksios IV’ün yalnızlaştığı ve şehirde savunma talebinin yükseldiği bir anda, Mourtzouphlos kendisini daha sert, daha kararlı ve daha yerli bir seçenek olarak sundu.

1204 başında darbeyle iktidarı ele geçirdi. Aleksios IV hapsedildi ve kısa süre sonra hayatını kaybetti. Kör ve hasta II. Isaakios da bu kargaşa içinde yaşamını yitirdi. Böylece Haçlıların Konstantinopolis’e gelişini meşrulaştıran hanedan düzeni ortadan kalktı. Şehirde artık Haçlıların anlaşma yapabileceği, vaatlerini hatırlatabileceği ya da “meşru imparator” diye sunabileceği bir Aleksios kalmamıştı.

Aleksios V, tahta çıktığında ilk iş olarak önceki yönetimin Latinlere verdiği sözleri reddetti. Şehrin surlarını güçlendirmeye, savunma hazırlıklarını sıkılaştırmaya ve Haçlılarla uzlaşma ihtimalini kapatmaya yöneldi. Bu, Bizans açısından geç kalmış bir toparlanma girişimiydi. Halkın ve askerlerin bir bölümü için Mourtzouphlos, yabancı baskıya boyun eğen saraya karşı nihayet direnmeye çalışan bir hükümdardı.

Fakat Haçlılar için onun yükselişi bambaşka bir anlama geliyordu. Aleksios IV’ün vaat ettiği para artık yoktu. Kilise birliği sözü geçersizdi. Mısır seferine devam etmeyi sağlayacak destek ortadan kalkmıştı. Dahası, şehirdeki yeni iktidar onların varlığını meşru kabul etmiyor, borcu tanımıyor ve savunmayı sertleştiriyordu.

Konstantinopolis böylece iki ayrı krizin kesiştiği yere geldi. Şehrin içinde, yıllardır biriken hanedan çatışması, vergi öfkesi, Latin karşıtlığı, kilise kaygısı ve yangınların yarattığı yıkım vardı. Şehrin dışında ise borç içindeki, amaç değiştirmiş, geri dönmesi zorlaşmış ve artık kendisini açıkça tehdit altında hisseden Haçlı ordusu bulunuyordu.

1204 Nisan’ına gelindiğinde Konstantinopolis henüz nihai saldırıyla karşılaşmamıştı. Fakat şehir, bir yıldır süren baskının ardından çoktan yıpranmıştı. İnsanlar evlerini, mahallelerini, ticari bağlarını ve siyasî güvenlerini kaybetmişti. Saray değişmiş, imparatorlar devrilmiş, Latinlerle Rumlar arasındaki eski gerilim açık düşmanlığa dönüşmüş, şehrin dışındaki ordu artık misafir ya da geçici ortak değil doğrudan tehdit haline gelmişti.

Surların önünde bekleyen Haçlılar için Konstantinopolis artık yalnızca zengin bir başkent değildi. İçerideki çözülmenin, ödenmeyen borçların, tutulamayan vaatlerin ve kırılmış güvenin üzerine kurulmuş bir hedefe dönüşmüştü.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *