Chateaubriand: Devrim, İstanbul ve Bir Bifteğin Hikâyesi

Manşet Tarihin Akışı

Saint-Malo kıyılarında doğan bir çocuk, hayatının sonunda yine denize dönmek istedi. Arada devrimler, sürgünler, Amerika ormanları, İngiltere yoksulluğu, Napoléon’la gerilim, Roma görevi, Londra elçiliği, İstanbul sabahı, Kudüs yolu, Paris salonları ve kendi mezarından konuşur gibi yazılmış dev bir hatıra kitabı vardı. François-René de Chateaubriand, 4 Eylül 1768’de Bretagne kıyısındaki Saint-Malo’da doğdu; 4 Temmuz 1848’de Paris’te yaşamını yitirdi. Fransız romantizminin erken ve güçlü isimlerinden biri sayılır, fakat onu yalnızca edebiyat tarihine yerleştirmek yetmez. Chateaubriand, eski dünyanın yıkılışını görmüş bir aristokrat, yeni dünyanın yalnızlığını yazmış bir modern, adı bir et yemeğine dönüşmüş bir diplomat ve İstanbul’a bakarken hem büyülenmiş hem de kendi önyargılarından kurtulamamış sert bir seyyah olarak karşımızda durur.

Saint-Malo Kıyılarından Combourg Gölgesine

Chateaubriand, Bretagne’ın denizle, kayalıklarla ve rüzgârla yoğrulmuş tarafında dünyaya geldi. Saint-Malo bir liman şehriydi; korsanlık, ticaret, gemicilik ve Atlantik ufku bu çevrenin doğal kelime hazinesine dahildi. Çocukluğunun asıl sahnesi ise Combourg şatosu oldu. Eski taşlar, yarı çökmüş soyluluk duygusu, geniş ağaçlıklar, kapalı aile düzeni ve yalnızlık, onun daha sonra bütün eserlerine sızacak bir iç iklim yarattı. Chateaubriand’ın romantizmi sonradan edinilmiş bir edebî tavır gibi değil, çocuklukta öğrenilmiş bir mekân duygusu gibi görünür: Kule, orman, sis, deniz, mezar ve hatıra.

Ailesi eski aristokrat dünyaya aitti; fakat Chateaubriand’ın hayatı, aristokrasinin kendinden emin bir zafer hikâyesi olmadı. Fransız Devrimi başladığında gençti. Devrim onu doğrudan yakaladı; aile, sınıf, inanç ve sadakat ilişkilerini kırdı. 1791’de Amerika’ya gitti. Bu yolculuğun ayrıntıları daha sonra tartışıldı; fakat edebî sonuçları tartışmasız kaldı. Amerika onun metinlerinde yalnızca coğrafya değil, Avrupa insanının kendinden uzaklaşarak kendi içine baktığı geniş bir boşluk hâline geldi. Atala ve René bu boşluğun üzerinde yükseldi.

Chateaubriand, Fransa’ya döndüğünde tarihin yönü çoktan değişmişti. Louis XVI’nın kaçış girişimi, monarşinin çözülüşü ve devrimci şiddet, eski rejimin çocukları için yalnızca siyasal olaylar değil, ailelerin içine giren kırılmalardı. Chateaubriand kısa süre kraliyetçi orduya katıldı, Thionville kuşatmasında yaralandı ve ardından İngiltere’ye geçti. Londra sürgünü onun hayatındaki en çıplak dönemlerden biriydi. Parasızlık, çeviri işleri, Fransızca dersleri, gurur ve kırgınlık burada yan yana durdu. Genç aristokrat, bir anda Avrupa’nın en büyük şehirlerinden birinde geçinmeye çalışan yoksul bir göçmene dönüştü.

1797’de yayımlanan Essai sur les révolutions bu dönemin ürünüdür. Bu eser henüz büyük Chateaubriand cümlesinin tam olgunlaşmış hâlini taşımaz, ama onun devrimlere, tarihin döngülerine ve insan toplumlarının çöküşlerine olan merakını gösterir. 1798’de annesinin ölüm haberiyle gelen sarsıntı, onu çocukluğunun Katolik inancına yeniden yaklaştırdı. Kendi dönüşümünü anlatırken kullandığı kısa cümle meşhur oldu: “Ağladım ve inandım.” Onda inanç, yalnızca dogmatik bir kabul değil; yas, hafıza, kayıp ve estetik sarsıntıyla beslenen bir dönüş alanıdır.

Hristiyanlığın Estetik Savunusu

1802’de yayımlanan Le Génie du christianisme, Chateaubriand’ın adını Avrupa edebiyatının merkezine taşıdı. Kitap, Aydınlanma’nın akılcı eleştirileri karşısında Hristiyanlığı yalnızca teolojik savunmayla değil, sanatın ve duygunun diliyle yeniden kurmaya çalıştı. Gotik mimari, kilise müziği, mezarlıklar, ayinler, manastırlar, edebiyat ve resim, Chateaubriand’ın gözünde Hristiyanlığın Avrupa hayal gücünü besleyen damarlarıydı. Bu yüzden metnin etkisi yalnızca dindar çevrelerle sınırlı kalmadı; romantik kuşağa bir görüntü, bir atmosfer ve bir tarih duygusu verdi.

Kitabın siyasî karşılığı da vardı. Napoléon, Katolik Kilisesi ile ilişkileri toparlamaya çalışırken Chateaubriand’ın metni işine geldi. Chateaubriand kısa süre Roma elçiliğinde görev aldı; fakat 1804’te Enghien Dükü’nün idamından sonra Napoléon’dan uzaklaştı. Bu kopuş onun kişiliğine uygundu. İktidarın yakınında olmak istiyordu, ama iktidarın gölgesinde erimeyi kabul etmiyordu. Kendi cümlesiyle adını unvanından üstün tutan biriydi: “Adımı unvanıma tercih ederim.”

Chateaubriand’ın René adlı kısa romanı, Fransız romantizminin iç sesini belirleyen metinlerden biri oldu. René, dünyaya yerleşemeyen, kendini açıklayamayan, arzularıyla inancı, aile bağıyla kaçış isteği, geçmişle gelecek arasında sıkışmış bir karakterdir. Onun huzursuzluğu açık bir sebebe bağlanmaz; tam tersine, belirsizliğiyle etkili olur. 19. yüzyılın mal du siècle diye anılan ruh hâli burada erken bir biçim kazanır.

René’nin önemi, dramatik olay örgüsünden çok duygusal yapısında yatar. Chateaubriand, modern insanın içindeki fazlalık duygusunu yazdı: İnsan bir yerde durur, ama kendini oraya ait hissedemez; bir soydan gelir, ama soy artık güvenli bir ev vermez; dine yaklaşır, ama sarsıntıyı tamamen dindiremez; doğaya bakar, ama kendi iç karanlığını da beraberinde götürür. Bu çizgi daha sonra Lamartine, Musset, Hugo ve Baudelaire’e kadar uzanan geniş bir romantik ve post-romantik duyarlığın kaynaklarından biri oldu.

İstanbul Sabahı

Chateaubriand’ın İstanbul bağlantısı 1806 yolculuğundan gelir. Bu yolculuk 1811’de Itinéraire de Paris à Jérusalem adıyla yayımlandı. Güzergâh, Yunanistan, Ege adaları, Anadolu, İstanbul, Filistin, Mısır ve Tunus üzerinden ilerleyen büyük bir Akdeniz ve Doğu yolculuğuydu. İstanbul’a gelişi 13 Eylül 1806 sabahına denk geldi. Marmara’dan yaklaşırken önce Avrupa yakasının alçak ve çıplak kıyısını gördü, ardından Yedikule tarafına geçti, sonra sis içindeki serviler ve minareler yavaş yavaş belirdi. Sarayburnu’na yaklaşırken kuzey rüzgârı sisi dağıttı ve manzara bir anda açıldı. Bu ânı, “Bir cinin sihirli değneği değmiş gibiydi” diye anlattı.

İstanbul karşısındaki ilk duygusu hayranlıktı. Galata, İstanbul ve Üsküdar, Chateaubriand’ın gözünde aynı anda yükselen üç şehir gibiydi. Serviler, minareler, gemi direkleri, beyaz ve kırmızı evler, mavi deniz ve gökyüzü onun en güçlü İstanbul sahnesini kurdu. Şehir için söylediği en meşhur cümle de bu noktada gelir: “İstanbul’un evrendeki en güzel manzarayı sunduğu söylendiğinde abartılmış olmaz.” Hemen ardından kendi notunda Napoli Körfezi’ni tercih ettiğini belirtmesi ilginçtir. Chateaubriand hayranlık duyar, ama hayranlığını bile rekabet duygusuyla birlikte taşır.

Galata’ya çıktığında manzara değişti. Rıhtımdaki hamallar, tüccarlar, denizciler, farklı yüzler, farklı diller, değişik kıyafetler ve başlıklar ona Avrupa ile Asya’nın eşiğinde bir sınır kalabalığı gibi göründü. İstanbul’un içinde onu ilk çarpan üç şey kadınların neredeyse görünmez oluşu, tekerlekli araç sesinin yokluğu ve sahipsiz köpek sürüleriydi. Babuçlarla yürüyen insanların çıkardığı hafif ses, araba ve çan gürültüsünün yokluğu, sokaklara yayılmış mezarlıklar ve serviler, onun İstanbul’unu garip bir sessizlikle ördü. Çarşıdan mezarlığa geçiş hissi, metnindeki en keskin şehir görüntülerinden biri olarak kaldı.

Fakat Chateaubriand’ın Osmanlı İstanbul’una bakışı sert, yer yer düşmanca ve açıkça önyargılıdır. Yunan antikitesine ve Bizans mirasına hayran olan, Katolik ve Helenofil bir Fransız aristokratının gözünden bakar. Şehri sever, ama Osmanlı yönetimini sevmez. İstanbul’un güzelliğini kabul eder, fakat o güzelliğin içinde yaşayan toplum hakkında ağır hükümler verir. Bugün bu sayfaları okurken Chateaubriand’ın yalnızca İstanbul’u değil, kendi çağının Avrupa merkezli bakışını da kaydettiğini görmek gerekir. İstanbul onda hem dünyanın en güzel manzaralarından biri hem de kendi siyasal ve dinî öfkesinin sahnesi oldu.

Fransız Sarayı Ve Yafa Gemisi

İstanbul’daki diplomatik bağ, metnin en somut taraflarından biridir. Chateaubriand, o sırada Osmanlı nezdindeki Fransız büyükelçisi General Horace Sébastiani tarafından ağırlandı. Büyükelçi onu her gün Fransız Sarayı’nda yemek yemeye çağırdı; Chateaubriand ise ancak ısrarla handa kalmasına izin aldığını yazar. Franchini kardeşler, elçiliğin baş tercümanları olarak Kudüs yolculuğu için gerekli fermanları sağladı. Sébastiani, Filistin ve Mısır’daki konsoloslara tavsiye mektupları hazırladı, para ihtiyacına karşı kolaylık gösterdi ve İstanbul’un dikkat çeken anıtlarını ona bizzat gezdirdi.

18 Eylül 1806’da Chateaubriand, Yafa’ya gidecek Rum hacıları taşıyan gemiye bindirildi. Bu ayrılışın arkasında edebiyattan daha gündelik bir belge de var: Kaptan Dimitri ile yapılan sözleşme. Sözleşmeye göre Chateaubriand ve iki hizmetkârı için gemide küçük bir oda ayrıldı; ayrıca kaptanın ocağında yemek pişirebilmesi için yer verilecekti. Gerektiğinde su sağlanacak, yolculuk boyunca rahatsız edilmemesi için gerekli önlemler alınacaktı. Ücret 700 kuruştu. Büyük romantik seyyahın İstanbul’dan Kudüs’e çıkışı, bir yandan haçlı imgesi ve hac duygusuyla yüklüyken, diğer yandan oda, ocak, su ve yemek pişirme hakkı gibi çok pratik ayrıntılarla ilerledi.

Adı Yemeğe Dönüşen Yazar

Chateaubriand’ın adı bugün edebiyat dışı bir alanda da yaşamaya devam ediyor: Chateaubriand bifteği. Fransız mutfağındaki bu klasik yemek, genellikle dana bonfilenin kalın kısmından alınan, iki kişilik gösterişli bir kesimle ilişkilendirilir. Çoğu tarifte şarap ve arpacık soğanlı bir sosla ya da béarnaise sosla servis edilir; béarnaise içinde tarhun, yumurta sarısı ve tereyağı belirginleşir. Pahalı bir kesim olduğu için de özel gün ve restoran sofrası çağrışımı taşır.

Yemeğin kökeni için en yaygın anlatı, Chateaubriand’ın kişisel aşçısı Montmireil’e uzanır. Rivayete göre Montmireil, 19. yüzyılın başlarında bu yemeği Chateaubriand’ın onuruna hazırladı. Bazı mutfak kaynakları bu hikâyeyi 1822 Londra elçiliği dönemine bağlar; bazıları ise daha temkinli davranır ve yemeğin Paris restoran kültüründe daha geç biçimlenmiş olabileceğini belirtir. Bu belirsizlik metnin lezzetini azaltmaz. Tam tersine, Chateaubriand’ın hayatına yakışan bir çift anlam yaratır: Bir yanda mezar ötesinden konuşan büyük romantik yazar, diğer yanda kalın kesilmiş bir bonfileyle sofrada yaşayan aristokrat isim.

Mezardan Yazılan Hatıralar

Mémoires d’outre-tombe, Chateaubriand’ın en büyük eseridir. 1849-1850’de, ölümünden sonra yayımlandı; fakat yazılmaya çok daha önce, 1810 civarında başlandı. Kitap yalnızca bir yaşam öyküsü değil, Fransız Devrimi’nden Restorasyon’a, Napoléon çağından 19. yüzyılın siyasal çalkantılarına kadar uzanan geniş bir zaman kaydıdır. Chateaubriand burada kendini hem tanık hem oyuncu hem de kendi anıtını kuran yazar olarak sahneye çıkarır.

Bu eserdeki en güçlü cümlelerden biri, onun kendine bakışını özetler: “İskender geçtiği her yerde şehirler kuruyordu; ben hayatımı sürüklediğim her yerde düşler bıraktım.” Chateaubriand gerçekten de şehir kurmadı; ama Combourg’dan Amerika’ya, Londra’dan Roma’ya, İstanbul’dan Kudüs’e kadar geçtiği yerleri kendi iç dünyasının malzemesi hâline getirdi. Her coğrafya onda bir sahneye, her sahne bir hatıraya, her hatıra da cümleye dönüştü.

Denizle Kapanan Hayat

Chateaubriand hayatının sonunda Paris’teydi, ama mezarı için Saint-Malo’yu istedi. Grand Bé adacığında, denize dönük sade bir mezara gömüldü. Bu seçim rastlantı değildi. Doğduğu kıyıya, çocukluğunun rüzgârına ve hayatı boyunca metinlerinde dolaşan deniz sesine geri dönmek istedi. Grand Bé’ye ancak gelgit uygunken yürüyerek ulaşılabilir; mezarın çevresinde gösterişli bir anıt dili yoktur. Chateaubriand’ın bütün hayatı sahne kurmayı sevmişti, ama mezarında sahne neredeyse doğaya bırakıldı.

Chateaubriand’ın mirası bu yüzden tek bir alanda kalmaz. Edebiyatta romantik melankolinin büyük kurucularından biri, siyasette tutkulu ama huzursuz bir monarşist, seyahat yazısında Doğu Akdeniz’i Avrupa hafızasının aynasına çeviren bir anlatıcı, mutfakta ise adı bonfileyle yaşayan tuhaf bir kültürel simgedir. İstanbul’a bakarken büyülendi, ama kendi çağının sert önyargılarını da yanında taşıdı. İnancı savundu, fakat inancını bile yas ve estetik üzerinden duydu. Soylu doğdu, adını unvanından üstün tuttu. Yaşamı boyunca düşler bıraktığını söyledi; bugün o düşlerin bir kısmı kitaplarda, bir kısmı İstanbul sabahında, bir kısmı da hâlâ bir restoran menüsünde duruyor.

Tagged