Latin İstilası (3): Konstantinopolis’in En Karanlık Günleri

İkinci bölümde Konstantinopolis’in surlardan önce çözülmeye başladığını gördük: Venedik’e borçlu kalan Haçlı ordusu, Aleksios Angelos’un taht ve para vaatleriyle şehrin önüne gelmiş; içeride ise saray, halk, Latin toplulukları, tüccarlar, din adamları ve savunma birlikleri birbirinden kopmuştu. 1204 baharında artık iki ayrı çöküş aynı anda ilerliyordu. Dışarıda kuşatma ordusu son hamlesini hazırlıyor, içeride ise kenti savunacak siyasî irade her gün biraz daha eriyordu. Herkes yaşanacak karanlık günleri beklemeye başlamıştı.

Üçüncü bölüm, bu iki çöküşün surlarda buluştuğu günün hikâyesi. Fakat burada yalnızca bir askerî yenilgiyi değil, duvarlar aşıldıktan sonra savaşın kent hayatına nasıl yayıldığını da izlemek gerekiyor. Çünkü 1204 Nisan’ında Konstantinopolis’te yaşananlar, bir ordunun surları geçmesinden ibaret değildi. Evler, ibadethaneler, aileler ve insanların bedenleri, kuşatmanın ardından başlayan kontrolsüz şiddetin içine çekildi. Şehir önce komutasını, sonra güvenliğini, ardından da tüm düzenini kaybetti.

İlk Taarruzun Çöküşü Ve Moral Savaşı

Kentin düşüşüne kadar yaşananları genel olarak Geoffroi de Villehardouin’den okuyabiliyoruz. Villehardouin, Dördüncü Haçlı Seferi’nin yalnızca tanığı değil, doğrudan aktörlerinden biriydi. Champagne kontluğunun mareşali olarak seferin askerî ve lojistik örgütlenmesinde kilit rol oynadı; Venedik’le yapılan anlaşmaların uygulanmasında, ordunun yönlendirilmesinde ve Konstantinopolis’e giden sürecin siyasal kararlarında komuta kademesinin içindeydi. Bu konumu nedeniyle kaleme aldığı La Conquête de Constantinople, seferi içeriden anlatan en kapsamlı Latin kroniği olarak kabul edilir.

Nihai saldırıdan hemen önce bir deneme daha yapıldı ve başarısız oldu. Villehardouin, 8 Nisan 1204 Cuma sabahı saldırının çok sert başladığını, fakat günün sonunda geri püskürtüldüklerini ve bunun ordu içinde umutsuzluk yarattığını yazar. Ardından karargâhta bir meclis toplanır; bir sonraki saldırıda yöntem, hedef ve gemilerin bağlanması gibi pratik kararlar konuşulur. Bu görüşme önemlidir çünkü kuşatmanın kazanılma anı kadar, kazanılma biçimi de burada netleşir: Deniz cephesinde kulelere iki gemi birden yüklenme, kara cephesinde ise uygun noktadan basınç.

İkinci saldırıdaki yenilgi sıradan bir askerî geri çekilme değildi; ordunun moralini sarsan, kuşatmanın anlamını tartışmaya açan ciddi bir psikolojik kırılma yarattı. Tam bu aşamada din adamları devreye girdi. Vaazlar verildi, günah çıkarma törenleri düzenlendi ve kuşatmanın Tanrı tarafından onaylandığı fikri orduya yeniden empoze edildi. Bu süreci anlamak için başvurulan kaynaklardan biri, Dördüncü Haçlı Seferi’ne katılan alt rütbeli bir Frank şövalyesi olan Robert de Clari’nin kroniğidir. Clari, komuta kademesinden değil, ordunun içinden konuşur; yazdıkları bu yüzden resmi propagandadan çok, sahadaki zihniyeti yansıtır. Onun aktardığına göre piskoposlar vaazlarda savaşı meşru ilan etmiş, saldırıya katılanlara günahların bağışlanacağına dair açık vaatler sunmuştur. Bu dil, ertesi gün yaşananlarla doğrudan bağlantılıdır.

Kuzey Rüzgârı: Deniz Surlarında Açılan Aralık

Haliç’i kapatan büyük zincir, 1204 Nisan’ındaki nihai saldırı sırasında değil, Temmuz 1203’te etkisiz hale getirildi. Latin ordusu önce zincirin kuzey ucunu koruyan Galata tahkimatını ele geçirdi. Savunmacıların kaleye çekilişi sırasında kapının kapatılamaması, Haçlıların içeri girmesini kolaylaştırdı. Tahkimat düşünce zincirin Galata tarafındaki bağlantısı savunmasız kaldı; zincir kesildi, gevşetildi ya da kontrol mekanizması kullanılarak açıldı.

Böylece Venedik filosu Haliç’e girerek zincirin gerisindeki zayıf Bizans deniz kuvvetlerini dağıttı ve Blakhernai önüne kadar ilerledi. Bu nedenle 1204 baharında gemiler Haliç zincirini yeniden aşmaya çalışmıyordu; zaten aylar önce limanın içine yerleşmişlerdi. Nihai saldırı, dışarıdan Haliç’e giriş harekâtı değil, içerideki Venedik gemilerinin deniz surlarına yaklaşarak kara birlikleriyle birlikte şehre baskı kurduğu bir kuşatmaydı.

12 Nisan 1204 Pazartesi günü kuşatmada gerçek kırılma yaşandı. Kaynakların bir bölümü bu anı doğrudan hava koşullarıyla ilişkilendirir. Günlerdir deniz surlarına yeterince yaklaşamayan Venedik gemileri, kuzeyden esen sert rüzgâr sayesinde Haliç hattına daha yakın manevra yapabildi. Bu ayrıntı teknik bir not değildir; kuşatmanın pratiğini değiştiren somut bir eşikti. Gemiler surlara yeterince yaklaştığında, güvertelere yerleştirilen merdivenler duvarlara dayandı, saldırı platformları kule hizasına çıktı. Villehardouin’in anlatısında bu an, deniz ile duvar arasındaki mesafenin neredeyse yok olduğu bir yakın muharebe olarak belirir; gemilerdeki askerlerle sur üstündeki savunmacıların mızrak ve kılıçları, duvarın tepesinde birbirine değecek kadar yaklaşır.

Savunmanın deniz cephesindeki en kritik unsurlardan biri, sur üstünde savaşan tecrübeli birliklerdi. 1204’te Konstantinopolis hâlâ güçlü duvarlara ve kuşatmaya karşı birikmiş bir savaş hafızasına sahipti. Ancak bu kuşatma tek bir kapının açılmasıyla değil, aynı anda birden fazla noktadan baskı kurulmasıyla kırıldı. Deniz cephesinde birkaç kulenin düşmesi, yalnızca fiziksel bir gedik yaratmadı; sur hattının psikolojisini de çökertti. Bir kulenin kaybı, yanındaki kulelerin arkadan çevrilebileceği korkusunu doğurdu. Bu korku yayıldıkça savunma hattı çözülmeye başladı ve deniz surlarındaki bu çözülme, kentin geri kalanındaki direncin de dengesini bozdu.

Kara Cephesi: Blakhernai Hattı, Kapılar Ve İçeri Sızma

Kara cephesinde Latinlerin odağı, Blakhernai bölgesinin görece daha kırılgan ve ele geçirilebilir hattıydı. Bu bölge, Theodosios surlarının ana hattına göre daha karmaşık ve savunması zor bir yapıya sahipti. Villehardouin, 12 Nisan günü saldırının hem denizden hem karadan eş zamanlı olarak yeniden başladığını, bu baskının sonunda kulelerin ele geçirildiğini, kapıların kırıldığını ve kente girildiğini açık biçimde anlatır. Onun anlatısında özellikle dikkat çekici olan nokta şudur: Konstantinopolis tek bir büyük gedikten düşmez. Önce küçük gruplar surları aşar, sınırlı alanlar açar; ardından bu alanlar genişletilir, kapılar zorlanır ve kırılır. Ancak bu aşamadan sonra atlar içeri alınır ve süvari birlikleri şehir içine yayılır. Villehardouin, surların tepesine çıkan askerlerin birkaç kuleyi ele geçirdiğini, ardından bazı kapıların açıldığını ve ordunun bu yollardan kente dolduğunu yazar.

Bu süreçte komuta kademesi de belirginleşir. Frank tarafında Boniface de Montferrat, Baldwin de Flandre ve Louis de Blois ön saflarda yer alır; Venedik tarafında ise Enrico Dandolo deniz saldırısının simgesel merkezidir. Bizans cephesinde Alexios V savunmayı yönetmeye çalışır; ancak kuşatma tek bir cephede yoğunlaşmadığı için, şehir içine yayılan baskıyı tek bir karşı taarruzla durduramaz. Mücadele bir meydan savaşı gibi ilerlemez; kontrol noktaları, geçitler ve dar hatlar üzerinden parça parça kayar. Bu da savunmanın bütüncül bir yanıt üretmesini imkânsız hale getirir.

Mourtzouphlos’un Kaçışı Ve Boşalan Şehir

Kentin düşüşünü yalnızca surların aşılmasıyla açıklamak yetersiz kalır; asıl belirleyici kırılma, iktidarın şehirden çekilmesiyle yaşandı. Villehardouin, kuşatmacıların 12 Nisan gecesini ele geçirilen surlara yakın bölgelerde, ertesi gün için daha büyük ve kanlı bir çatışmaya hazırlanarak geçirdiğini yazar. Aynı saatlerde, Bizans tarafında bambaşka bir şey oldu: Alexios V, karanlıkta kenti terk etti. Bu kaçış, yalnızca bir imparatorun geri çekilmesi değil, savunmanın belkemiğinin kırılmasıydı.

Konstantinopolis’in yüzyıllardır hiç geçilmeyen surları tarihte ilk kez aşılmıştı, ama şehir hâlâ düşmemişti. Kuşatmacılar ertesi gün, bu eşiğin ardından imparatorun başında olduğu son bir savunma bekliyordu. Bunun yerine, karşılarında örgütlü bir direniş bulamadılar. Liderlik ortadan kalkınca savunma birliklere ayrıldı; birlikler birbirinden koptukça komuta zinciri çözüldü. Birimlerin dağılması, şehir içindeki düzenin de hızla çökmesine yol açtı.

Bu noktadan sonra Konstantinopolis artık surlarla korunan bir başkent değil, başsız kalmış bir kentti. Tarihte ilk kez aşılmış duvarların ardında, artık onları bir arada tutacak bir irade yoktu. Surların düşüşü fiziksel bir kırılmaydı; Alexios V’in kaçışı ise bu kırılmayı geri dönülmez hale getiren siyasi ve psikolojik çöküştü.

İmparatorun kaçışıyla birlikte savaşın sınırları da değişti. Artık hedef, yalnızca bir savunma hattını kırmak ya da bir kapıyı ele geçirmek değildi. Şehrin içinde komutayı verecek, askerleri toplayacak, mahalleleri koruyacak ve siviller için bir güvenlik alanı oluşturacak merkez ortadan kalkmıştı. Duvarların gerisinde kalan herkes, aynı gecede hem yenilginin hem de sahipsizliğin içine düştü.

İkinci Büyük Yangın: Korku, Bariyer Ve Kontrolün Kaybı

Şehrin düştüğü gece, Konstantinopolis bir kez daha alevler içinde kaldı. Villehardouin, yangının rastlantı sonucu çıkmadığını açıkça yazar; kuşatmacıların korkuyla hareket ettiğini, Bizanslılarla aralarına bir boşluk, bir tampon alan yaratmak isterken kenti ateşe verdiklerini belirtir. Alevler bu kez yalnızca ahşabı ve taşı değil, kentin iç dengelerini de hedef aldı. Mahalleler yanarken sokaklar karardı, yön duygusu kayboldu, şehir bir bütün olarak nefes alamaz hale geldi.

Bu yangın, yalnızca maddi bir yıkım değildi. Evlerin yanması, sivillerin kaçış yollarını kesti; saklanabilecek alanlar yok oldu. Alevlerin ve dumanın içinde yağma ve şiddet görünmezleşti, denetimsiz hale geldi. Kent, yangının örttüğü bir karanlık perdenin ardında parçalandı. Villehardouin’in karşılaştırması serttir: Yanan evlerin sayısını Fransa’daki en büyük üç şehrin evleriyle bir tutar. Bu ölçü, felaketin boyutunu anlatmak için seçilmiş bir benzetme değil, yaşanan yıkımın büyüklüğünü kavramaya yönelik bir çabadır.

Yangın aynı zamanda saldırının askerî bir başarı olmaktan çıkıp bir şehir felaketine dönüşmesini hızlandırdı. Çünkü surlar aşıldıktan sonra belirleyici soru artık düşmanı yenmek değil, kenti kimin yöneteceğiydi. 1204 gecesinde bu soruya yanıt veren kimse yoktu. Alevler, yalnızca evleri değil, yönetim ihtimalini de yok etti. Konstantinopolis artık kuşatılan bir şehir değildi; düzeni çökmüş, otoritesi dağılmış, kontrolsüz şiddetin hüküm sürdüğü bir enkaza dönüşmüştü.

Yangının ışığı, geceyi aydınlatmaktan çok şehrin bütün savunmasızlığını görünür kıldı. Evinden çıkamayanlar, çocuklarını yanında tutmaya çalışanlar, manastırlara ve kiliselere sığınanlar, sokakların hangi köşesinde güvenlik kaldığını bilmeyenler için artık savaş uzakta değildi. Korku, kapıların ardına, ibadet mekânlarına ve ailelerin içine girmişti.

Tanıkların Dilinden Vahşet: Katliam, Tecavüz, Esaret

Bizanslı tarihçi Niketas Khoniates, Konstantinopolis’in düşüşünden sonra şehir içinde yaşananları bir ağıt ya da duygusal patlama olarak değil, neredeyse soğukkanlı bir suç listesi halinde yazar. Olayları sıralar, ayırır, üst üste bindirir. Arka sokaklarda olan biteni tek bir yoğun cümlede toplar:

Dar geçitlerde insanlar yaralandı, kadınlara tecavüz edildi, siviller esir alındı; en yakın akrabalar birbirinden koparıldı.

Bu anlatım mecaz değildir. Khoniates, kentin içinde, düzenin çöktüğü bir anda gördüklerini kayda geçirir. Yaralama, cinsel saldırı, zorla alıkoyma ve ailelerin parçalanması onun metninde ayrı ayrı değil, birlikte ve sistematik biçimde yer alır.

Bu tabloyu yenilmiş bir Bizanslının öfkesi diye geçiştirmek mümkün değildir. Aynı yıl, karşı taraftan, Latin dünyasının en üst otoritesi olan Papa III. Innocentius, kendi ordusunu hedef alan mektuplarında benzer suçları açıkça sıralar. Innocentius, saldırganların yaşa da cinsiyete de bakmadığını yazar. Kadınların zorla alındığını, cinsel suçların gizlenmeden işlendiğini, rahibelerin saldırıdan kurtulamadığını belirtir. Kiliselerin yağmalanmasını, kutsal mekânların kirletilmesini ve altarların sökülmesini özellikle vurgular. Bu satırlar bir savunma değil, açık bir suç kabulüdür; üstelik kendi tarafına yöneltilmiş bir suçlama olarak yazılmıştır.

Konstantinopolisli bir din adamı ve saray çevresinin doğrudan tanığı olan Nicholas Mesarites’te anlatım daha da serttir. Mesarites, çocukların annelerinin kollarından koparıldığını, genç kızların ve bakirelerin kutsal şapellerin içinde zorla saldırıya uğradığını yazar. Bu eylemler evlerde, sokaklarda ya da rastgele köşelerde değil; ibadet mekânlarının içinde gerçekleşir. Kilise, sığınak olmaktan çıkar; şiddetin mekânına dönüşür. Mesarites’in metninde utangaçlık yoktur, örtme yoktur; yapılanlar doğrudan adlandırılır.

Bu tanıklıklar birlikte okunduğunda ortaya çıkan resim açıktır. Şehir düştüğünde askerî disiplin uygulanmadı. Siviller hedef alındı. Kadınlara yönelik cinsel şiddet yaygınlaştı ve sıradanlaştı. İnsanlar zorla alıkondu, esir pazarlarına sürüklendi. Aileler parçalandı, çocuklar yerlerinden edildi. Bu, tekil taşkınlıkların toplamı değildir. Kaynakların anlattığı şey, günler boyunca süren, şehir ölçeğinde bir suç dalgasıdır. Konstantinopolis, yalnızca askerî olarak yenilmedi; bedenler üzerinden, evler üzerinden ve kutsal mekânlar üzerinden parçalandı.

Şehrin en büyük felaketi, tam da burada askerî yenilgiden ayrılır. Bir ordunun geri çekilmesi, bir imparatorun kaçışı ya da bir surun düşmesi tarihin başka savaşlarında da görülebilir. Fakat Konstantinopolis’te şiddet, yalnızca karşı taraftaki savaşçıları hedef almadı; kentin gündelik hayatını taşıyan insanları, aile bağlarını ve sığınak olması gereken mekânları da içine aldı. Bu yüzden 1204’ün hafızası, yalnızca kaybedilmiş bir başkentin değil, korunması gereken her şeyin aynı anda savunmasız kaldığı bir gecenin hafızası oldu.

Ayasofya’da Kırılma

Konstantinopolis düştüğünde, kutsal mekânların aşağılanması meselesi tek bir kiliseye indirgenmedi; ama anlatıların düğüm noktası Ayasofya oldu. Bizanslı tarihçi Niketas Honiatis, yağmanın en görünür ve en simgesel sahnelerini Büyük Kilise’nin yani Ayasofya’nın içine yerleştirdi: İkonların ayaklar altında kaldığını, aziz kalıntılarının kirli yerlere atıldığını, Efkaristiya’ya dair kutsal unsurların yere saçıldığını açıkça yazar.

Honiatis’in metninde rahatsız edici ayrıntı, mekânın sadece soyulması değil, bilerek kirletilmesi ve aşağılanmasıdır. Ayasofya’nın değerli malzemelerle yapılmış sunağının parçalanıp askerlere dağıtıldığını söyler; ardından, yağma için içeri hayvan sokulmasını anlatır. Ayasofya’nın kutsal alanına katırlar ve eyerli atlar sürülür; kayıp düşen hayvanlar bıçaklanır ve zemin kan ve pislikle kirlenir. Kutsal mekân, ganimet deposu gibi kullanılır; ibadet alanı, askeri kalabalığın ayak altında bıraktığı bir zemine döner.

Niketas Khoniates’in Ayasofya sahnesi, 1204 yağmasının içinde özellikle aşağılama başlığına çakılı duran en sert parçalardan biri oldu; bu sahnenin hemen ortasına da patriklik kürsüsü olayını yerleştirdi. Khoniates’in kelimeleri, bunun rastgele bir taşkınlık değil, bilinçli bir aşağılama olduğunu hissettirecek şekilde ilerler. Kadını ismiyle vermez; bilerek anonim bırakır ve kimlik yerine hakaret dili kullanır: Günaha batmış bir fahişe, şeytanların hizmetkârı, büyü ve zehir işlerine bulaşmış biri gibi sıfatlar dizer. Sonra fiili açıkça yazar: Kadın patriklik kürsüsüne oturdu, müstehcen bir şarkı söyledi, tekrar tekrar dans etti ve bunu Mesih’i aşağılayarak yaptı. Khoniates’in cümleleri kısadır ama yükü ağırdır. Patriklik kürsüsü, Bizans dünyasında yalnız bir koltuk değildi; otoritenin görünen simgesiydi. Khoniates tam da bu yüzden Ayasofya’daki aşağılamayı, kapı kırılmaları ya da kule düşüşleriyle değil, makamın yerle bir edilmesiyle resmetti.

Ayasofya’da yaşananlar, şehrin yalnızca ekonomik olarak yağmalanmadığını hatırlatır. Bir mabedin içindeki değerli eşya alınabilir, duvarları zarar görebilir, hazinesi boşaltılabilir. Fakat burada anlatılan şey bunların ötesindedir: Kentin dinî hafızasının, imparatorluk otoritesinin ve sığınılacak son yer duygusunun hedef alınmasıdır. Surların açılmasıyla başlayan kırılma, Ayasofya’da bütün şehrin onurunu yaralayan bir sahneye dönüşür.

Diğer Kiliseler, Manastırlar, Rahibeler

Kutsal mekânların aşağılanması Ayasofya ile sınırlı kalmadı. Honiatis, tapınaklarda ve şehirde her yerde şiddetin yaşandığını, tecavüzün de bu şiddetin bir parçası olduğunu yazar; bunu örtmez, saklamaz. Saldırının şehir dokusunda nasıl yayıldığını anlatırken tapınakları da bir sığınak olmaktan çıkarır.

Dışarıdan bakınca, Bizanslı bir yazarın bunu abartması beklenebilir diye düşünenler olabilir; fakat Papa III. Innocentius’un 1204 Temmuz’unda yazdığı sert mektup, aynı başlıkları Batı kilisesi içinden de doğrular. Innocentius, Latinlerin yaş ve cinsiyet ayırmadığını söyler; ensest, zina, fuhuş gibi suçları, kadınların ve Tanrı’ya adanmış bakirelerin aşağılanmasını açıkça yazar ve kilise hazinelerinin, hatta altar kaplamalarının sökülmesini özellikle vurgular. Bu mektubun tonu bir siyasi polemik değil, kendi tarafına öfke duyan bir üst otorite tonudur; bu yüzden kutsal mekânların kirletilmesi ve cinsel şiddet başlıkları Bizans propagandası diye kenara atılamaz.

Latin Tanıkları: Yazdıkları Ve Sustukları

Latin kaynaklar arasında belirgin bir fark var: Bazıları olanı haklı savaş çerçevesinde aklar, bazıları ganimetin büyüklüğüne odaklanır, bazıları da açıkça susar. Robert de Clari örneği önemlidir: Metninde Bizanslıların Roma itaatinden koptuğu ve bu yüzden saldırının günah olmadığı yönünde din adamlarının orduya telkin verdiğini aktarır; hatta ordudaki kötü kadınların uzaklaştırılması emrinin varlığını da yazar. Bu iki unsur yan yana gelince, ahlak vaazlarının sahada şiddeti durdurmadığı gibi, bazı zihinlerde şiddete meşruiyet üreten bir çerçeveye dönüştüğü anlaşılır.

Ayasofya’nın hedef seçilmesi sadece bir hazine meselesi değildi. Burası imparatorluk törenlerinin, patriklik otoritesinin, Konstantinopolis’in dini merkezinin sahnesiydi. Yağmanın Ayasofya içinde hayvan sokma, zemin kirletme, kutsal eşyayı kırıp dağıtma gibi aşağılayıcı pratiklerle anlatılması, fetih sahnesinin sembolik bir baş kesmeye dönüşmesi demekti.

Bu noktada kalıcı iz sorusunu da Ayasofya üzerinden yanıtlayabiliriz: 1204’ten sonra Ayasofya sadece tahrip edilen bir mekân olarak kalmadı; Latin yönetimi, burayı fiilen Katolik katedraline çevirdi. Genel tarih çerçevesi açık: Ayasofya 1204–1261 arası Latin egemenliği döneminde Katolik hiyerarşinin katedrali olarak kullanıldı. Latin İmparatoru I. Baudouin’in 16 Mayıs 1204’te Ayasofya’da taç giymesi de mekânın ele geçirilmesini resmîleştiren tören oldu.

Yani aşağılamanın hemen arkasından kurumsallaştırma geldi: Şehrin en büyük mabedi, bir yandan Bizans hafızasında kirletilmiş bir yer gibi kaldı; öte yandan Latinler için yeni düzenin katedrali oldu. Bu ikili durum, 1204’ün Ayasofya’daki izinin maddi olmaktan çok siyasi ve litürjik bir iz olarak yaşamasına yol açtı.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *