Frederick Bruce Thomas: Maksim’i Kuran Siyah Rus

Frederick Bruce Thomas 4 Kasım 1872’de Mississippi eyaletinin Coahoma County bölgesinde doğdu. Doğduğu yer, Amerika İç Savaşı’nın ardından özgürlük sözcüğünün kâğıt üzerinde büyüdüğü, ama tarlada, mahkemede, kasaba yolunda ve bir siyah ailenin evinde hâlâ kırılgan kaldığı Güney coğrafyasındaydı. Anne babası Lewis ve Hannah Thomas, kölelikten özgürlüğe geçmiş siyah Amerikalılardı. Bir kuşağın sırtında kırbaç izi, diğer kuşağın önünde borç, tehdit ve belirsiz gelecek vardı.

Thomas ailesi bu sert zeminde alışılmadık bir şey başardı. Coahoma County’de kendi toprağı olan, üretim yapabilen, yoksulluğun içinde bütünüyle ezilmeyen bir aile haline geldi. Frederick çocukluğunu pamuk tarlalarının, kırsal emeğin ve özgürlük sonrası Güney’in huzursuz sessizliğinin içinde geçirdi. Aile toprağı, yalnızca geçim kaynağı değildi; kölelikten çıkan bir ailenin insan yerine konma mücadelesinin somut karşılığıydı. Fakat Güney’de siyah bir ailenin mülk sahibi olması, hukuk önünde kazanılmış kalıcı bir hak gibi değil, güçlü beyazların canı sıkıldığında tehdit edilebilecek bir istisna gibi duruyordu.

Ailenin hayatındaki ilk büyük kırılma, zengin bir beyaz toprak sahibinin Thomasların mülküne el koymaya çalışmasıyla başladı. Hukuk, kâğıt üzerinde herkese açık görünüyordu; ama mahkeme salonu, tapu, borç, tehdit ve şiddet aynı düzende çalışıyordu. Lewis Thomas ailesini korumak için direndi, fakat bu direnç onları güvenceye değil, kaçışa götürdü. Aile Memphis’e sığındı. Toprağın kaybı, Frederick Bruce Thomas’ın hayatında bir kök sökülmesi gibi kaldı. Daha sonra Moskova’da ve İstanbul’da mekân kurma hırsında, kapısı olan, ışığı olan, sahnesi olan yerler yaratma tutkusunda bu erken kopuşun izi vardı.

Memphis de aileye huzur getirmedi. Lewis Thomas bir cinayete kurban gitti. Bu olay kimi anlatılarda beyaz şiddetin devamı gibi aktarılır; arşivlerin gösterdiği daha karmaşık çizgide fail siyah bir adamdı. Frederick için sonucu değişmedi. Babasını kaybetti, aile dağıldı, Amerika’nın Güney’i onun gözünde yalnızca doğduğu yer olmaktan çıktı. Toprağın alınabildiği, babanın korunamadığı, çalışmanın güvence getirmediği bir yerdi artık.

Genç Frederick, Amerika’da kalırsa hayatının başkalarının çizdiği sınırlar içinde geçeceğini çok erken anladı. Önce Chicago’ya, sonra Brooklyn’e gitti. Otellerde, restoranlarda, zenginlerin ağır perdelerle ayrılmış dünyasında çalıştı. Garsonluk yaptı, valelik yaptı, müşteri karşıladı, masa düzenledi, valiz taşıdı, kapı açtı. Buralar onun için yalnızca geçim kapısı olmadı. Zenginlerin nasıl eğlendiğini, nasıl yediğini, nasıl para harcadığını, ne zaman görünmek istediğini, ne zaman yalnız kalmak istediğini burada öğrendi. Bir siyah genç olarak o salonların müşterisi olamazdı; ama salonun nasıl işlediğini herkesten iyi kavrayabilirdi.

Bir süre şan eğitimi almayı, sesiyle yol açmayı da düşündü. Amerika’da bunun önündeki duvar kalındı. Hizmet sektöründe yükselse bile görünmez kalacaktı. Thomas, hayatının ilk büyük kararını bu duvarın önünde aldı. 1894’te Amerika’dan ayrıldı ve Londra’ya geçti.

Avrupa’da Bir Hizmet Okulu

Londra, Frederick Bruce Thomas için bir kaçıştan fazlasıydı. Amerika’nın ırk düzeninden uzaklaştığı ilk büyük duraktı. Burada siyah olmak kolay bir hayat anlamına gelmiyordu; fakat Mississippi’deki gibi ölümcül bir sınır çizgisi de yoktu. Thomas kısa süre içinde Avrupa’nın hizmet ve eğlence dünyasında dolaşmaya başladı. Londra’dan Fransa’ya, Fransa’dan kıtanın farklı şehirlerine uzanan yıllar, onun mesleki eğitimini derinleştirdi.

Paris ve Fransız Riviera hattında gördüğü şey, daha sonra bütün hayatını belirleyecekti. Restoran yalnızca yemek satmazdı; statü satardı. Kabare yalnızca gösteri sunmazdı; insanların kendilerini özel hissettikleri bir gece inşa ederdi. Bir garsonun gülümsemesi, bir masanın yeri, orkestranın ne zaman başladığı, dansçıların sahneye hangi sırayla çıktığı, menüdeki şarabın adı, girişteki ışık, vestiyerdeki düzen, hepsi aynı ticari hayalin parçalarıydı.

1896’da Cannes’daki Hotel des Anglais’de başgarsonluğa kadar yükseldi. Bu görev, onun Avrupa seçkinleriyle daha yakından temas etmesini sağladı. Fransızca öğrendi, sonra Almanca, İtalyanca, Rusça ve ilerleyen yıllarda Türkçe ile temas kurdu. Thomas yalnızca dil öğrenmedi; dillerin taşıdığı sosyal kodları öğrendi. Bir Fransız müşteriye nasıl yaklaşacağını, bir Rus aristokratın neyi beklediğini, İngiliz subayların hangi düzeni güven verici bulduğunu, Amerikalıların hangi neşeye para harcadığını sezdi.

Monte Carlo’da Rus soylularla çalışması, onu Çarlık Rusyası fikrine yaklaştırdı. Avrupa’nın salonlarında Rus müşteriler farklı bir ağırlık taşıyordu. Harcama güçleri büyüktü, gösterişten kaçınmıyorlardı, eğlenceyi yalnızca dinlenme değil, varlıklarının parçası olarak görüyorlardı. Thomas bu dünyayı yakından izledi. Amerika’da ona kapalı olan kapılar Avrupa’da aralanmıştı; fakat asıl büyük kapı 1899’da açılacaktı.

O yıl Rusya’ya gitti.

Rusya’da Renk Çizgisinin Kaybolduğu Yer

Frederick Bruce Thomas’ın Rusya’ya gelişi, dönemi için son derece sıra dışıydı. Siyah Amerikalıların Harlem’den Paris’e uzanan hikâyeleri daha sonra büyük bir edebi ve kültürel anlatı haline gelecekti; Thomas bu dalganın çok öncesinde, daha az bilinen ve daha uzak bir hatta yürüdü. Rusya’ya vardığında Amerika’daki renk çizgisinin orada aynı biçimde işlemediğini gördü.

Çarlık Rusyası sınıfsal, dinsel ve siyasal gerilimlerle doluydu. Yahudilere yönelik ayrımcılık, köylü yoksulluğu, saray çevresiyle halk arasındaki uçurum, polis devleti alışkanlıkları ve imparatorluğun ağır bürokrasisi vardı. Fakat Thomas’ın Amerika’da yaşadığı türden, derisinin rengine göre onu baştan aşağıya aşağılayan, hukuken ve sosyal olarak sabitleyen bir düzen yoktu. Siyahlığı Rusya’da çoğu zaman egzotik bir merak uyandırdı. Bu merak kimi zaman tuhaf, kimi zaman yüzeysel, kimi zaman avantajlıydı; ama Mississippi’deki gibi hayatını kilitlemiyordu.

Rusya’da kendisine Fyodor Fyodoroviç Tomas adıyla yeni bir kimlik kurdu. Bu ad değişimi yalnızca ses uyumu değildi. Thomas, yeni ülkesinde yerleşmek, kabul görmek ve yükselmek istiyordu. Rusça öğrendi, çevre edindi, otel ve restoranlarda çalıştı. Avrupa’da öğrendiği hizmet disiplini, Moskova’da değer buldu. Güler yüzü, soğukkanlılığı, hafızası ve müşteriyi okuma becerisi onu hızla öne çıkardı.

1903’te Aquarium adlı popüler kabare ve eğlence alanında maître d’hôtel olarak çalıştı. Bu unvan, basit bir servis görevliliğinden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Salonun akışını, müşterilerin yerleşimini, personelin davranışını ve işletmenin gece ritmini yöneten kişi oydu. 1908’e gelindiğinde Moskova’nın en ünlü mekânlarından Yar’da aynı konumdaydı. Yar, Moskova zenginlerinin, tüccarların, aristokratların, yüksek bürokrasinin ve dönemin sıra dışı figürlerinin uğradığı bir yerdi. Rasputin gibi imparatorluk çevresinde gölge gibi dolaşan isimler de bu dünyanın civarında görünüyordu.

Yar,x Thomas için gerçexk okuldu. Burada yalnızca servisin değil, abartının da ekonomisini öğrendi. Moskova zenginliği bazen ölçüsüz gösterilere dönüşüyordu. Bir müşteri, bir gece pahalı ananasları futbol topu gibi kullanarak masaları, tabakları ve şampanya şişelerini darmadağın edebiliyor; sonunda bütün zararı ödeyip geceye devam edebiliyordu. Bu tür hikâyeler, Çarlık Rusyası’nın son yıllarındaki uçurumu bütün çıplaklığıyla taşıyordu. Bir yanda yoksulluk, öte yanda bir gecede küçük servetlerin eğlence uğruna harcanması.

Thomas bu sahneleri yalnızca hayretle izlemedi. Paranın nerede aktığını gördü.

Aquarium Ve Moskova’da İlk İmparatorluk

1911’de Frederick Bruce Thomas artık yalnızca başarılı bir çalışan değildi. Aquarium yeni sahipleriyle yeniden açıldığında Thomas da ortaklar arasındaydı. Bu, hayatındaki en büyük dönüşümlerden biriydi. Mississippi’de toprağı elinden alınan bir ailenin oğlu, Moskova’da büyük bir eğlence işletmesinin ortağı olmuştu.

Aquarium, bir restoran ya da küçük bir kabare değildi. Açık hava eğlence bahçesi, konser alanı, varyete sahnesi, yemek ve içki düzeni, kalabalık organizasyonların birleştiği büyük bir mekândı. Moskova’da Hermitage Garden gibi ciddi rakipler vardı. Thomas, Aquarium’u yalnızca canlandırmadı; burayı başlı başına bir eğlence makinesine dönüştürdü. Programlar çeşitlendi, sahne akışı güçlendi, müşteri kitlesi büyüdü.

1912 yazına gelindiğinde Aquarium’un ilk sezon kârı 150 bin rubleye ulaştı. Dönemin karşılığıyla bu, Thomas’ı Rus İmparatorluğu’nun en güçlü tiyatro ve eğlence girişimcileri arasına sokan büyük bir rakamdı. Onun başarısı tek bir yeteneğe bağlı değildi. İyi garsondu, iyi yönetici oldu, müşteri psikolojisini biliyordu, sahne programını okuyordu, ortaklık kurabiliyordu, risk alabiliyordu.

Aquarium’daki başarı, onu daha iddialı bir adım için cesaretlendirdi. Moskova’nın merkezinde yeni bir mekân açacaktı. Bu kez adını tesadüfen seçmedi.

Moskova Maxim

1912’de Bolşaya Dmitrovka’da, daha önce Chanticleer adıyla bilinen ve beklediği başarıyı yakalayamayan bir müzikli eğlence mekânını aldı. Thomas burayı yeniden düzenledi ve 8 Kasım 1912’de Maxim adıyla açtı. Paris’te 3 Rue Royale’de Maxime Gaillard tarafından kurulan ünlü Maxim’s, onun için açık bir modeldi. Gaillard da eski bir garsondu. Çalıştığı yeri devralıp bir Paris efsanesine dönüştüren bu adam, Thomas’ın kendi hayatında görebileceği bir aynaydı.

Moskova’daki Maxim, Paris’in birebir kopyası olmadı. Thomas, Fransız şıklığını Rus zevkine uyarladı. Gece geç saatlerde başlayan programlar, yemek, içki, dans, sahne gösterileri, seçkin müşteri profili, dikkatle kurulmuş dekor ve ışık düzeni mekânın ruhunu belirledi. Maxim kısa sürede Moskova seçkinlerinin uğrak yerine dönüştü.

Açılış süreci kolay olmadı. Mekânın yakınında üç Rus Ortodoks kilisesi vardı ve kilise çevresi tiyatro ve kabarelere karşı sınırlamalar istiyordu. Thomas, Moskova’daki bağlantılarını kullanarak gerekli belediye izinlerini aldı. Bu izin başarısı, onun artık yalnızca sevilen bir işletmeci değil, Moskova kurumlarıyla konuşabilen güçlü bir figür olduğunu ortaya koydu.

1914’te Thomas ve ortakları Birinci Rus Tiyatro Hisse Şirketi’ni kurdu. 650 bin rublelik sermaye, onun hayalinin Moskova’yla sınırlı olmadığını gösteriyordu. Yeni tiyatrolar, yeni sahneler, imparatorluğun başka şehirlerinde büyüyebilecek bir eğlence ağı düşünüyordu. Birinci Dünya Savaşı bu planları yavaşlattı; fakat Thomas’ın işletmeleri savaş koşullarına rağmen ayakta kaldı. Savaş yardımları, özel geceler, bağış etkinlikleri ve vatansever programlarla kendisini yeni dönemin havasına uydurdu.

1915’te Rus vatandaşlığı aldı. Bu karar, geçici bir göçmenin tercihi değildi. Thomas artık Rusya’yı yurdu olarak görüyordu. Evlilikleri, çocukları, mülkleri, ortaklıkları ve çevresiyle Moskova hayatının içine yerleşti. 1901’de Prusyalı Protestan Hedwig Hahn ile evlendi; bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi. Hedwig 1910’da zatürre nedeniyle hayatını kaybetti. Çocukların bakımında Riga kökenli Baltık Almanı Valentina Hoffman öne çıktı. Thomas’ın hayatındaki evlilikler ve ilişkiler kaynaklarda farklı ayrıntılarla geçer; ortak çizgi nettir: Rusya’da aile kurdu, çocuk sahibi oldu, bir dacha aldı, Moskova’da binalara yatırım yaptı, hayatını kalıcı sandı.

1917 Şubatında hâlâ mülk yatırımı yapacak kadar geleceğe güveniyordu.

Aynı yıl Rusya’nın zemini çöktü.

Devrim, Kamulaştırma Ve Odessa Kaçışı

1917 Devrimi, Frederick Bruce Thomas’ın kurduğu dünyayı kısa sürede dağıttı. Çarlık düzeninin çöküşü, yalnızca sarayın değil, saray çevresinde para kazanan bütün eğlence ekonomisinin de çöküşüydü. Bolşeviklerin Ekim ayında iktidarı almasının ardından özel mülkiyet, eğlence sermayesi ve aristokrasiyle bağlantılı işletmeler hedef haline geldi. 1918’in ilk yarısında özel mülklerin kamulaştırılması Thomas’ın bütün emeğini elinden aldı.

Aquarium ve Maxim, artık onun değildi. Yıllarca çalışarak kurduğu imparatorluk birkaç karar ve yeni iktidarın sertliğiyle dağıldı. Thomas’ın durumu yalnızca zengin bir işletmecinin mal kaybı değildi. Yeni rejimin gözünde sınıf düşmanı olabilecek bir adamdı. Siyah olması onu burada korumuyordu; Rusya’da ırkın görünmezleştiği yerde sınıf belirleyici hale gelmişti.

Bu döneme ait en sert anlatılardan biri, eşinin bir Bolşevik komiserle ilişkisi üzerine Thomas’ın canının tehlikeye girmesiyle ilgilidir. Aktarılan olaya göre komiser onu öldürmeye yanaşmadı; fakat Thomas açısından işaret açıktı. Moskova’da kalmak artık ölümle sonuçlanabilirdi.

1918 Ağustosunda trenle Moskova’dan ayrıldı. Odessa yakınlarındaki villasına geçti. O sırada bölge Alman ordusunun kontrolü altındaydı. Sevgilisi ve çocukları oradaydı. Yaklaşık dokuz ay süren bu bekleyiş, eski Rusya’nın geri dönmeyeceğini anlamak için yeterli oldu. Bolşevik ilerleyişi ve iç savaş şartları onu bir kez daha yola çıkardı.

1919’da gemiyle İstanbul’a geldi.

Yanında Moskova’da kaybettiği milyonların çok küçük bir parçası vardı. Fakat hizmet sektörünün bütün hafızası, gece hayatını okuma yeteneği, çok dilli çevre kurma becerisi ve sahne kurma iradesi hâlâ kendisindeydi.

Mütareke İstanbulunda Yeni Bir Sahne

Thomas’ın İstanbul’a gelişi için 1919 tarihi verilir; bazı aktarımlar Karaköy rıhtımına 6 Nisan 1919’da indiğini söyler. Şehir, Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisiyle sarsılmıştı. Mondros Mütarekesi’nin ardından İtilaf kuvvetleri İstanbul’daydı. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan askerî personeli Pera, Galata, Taksim ve Şişli hattında görünür hale geldi. Limanda gemiler, sokaklarda üniformalar, otellerde subaylar, gazinolarda yabancı diller vardı.

İstanbul, yoksulluk ve çöküş içindeydi ama gece hayatı ölmemişti. Yenilmiş bir başkentte para hâlâ el değiştiriyordu. İşgal kuvvetlerinin personeli eğlenmek istiyordu. Levantenler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Batılılaşmış Osmanlı çevreleri, yabancı gazeteciler, askerler, tüccarlar ve şehirden geçen gezginler Pera çevresinde karşılaşıyordu. 1917 Devrimi sonrası gelen Beyaz Rus göçmenler bu karışımı daha da büyüttü. Wrangel tahliyesiyle bağlantılı büyük göç dalgası İstanbul’a on binlerce insan getirdi; bazı aktarımlarda Beyaz Rus nüfusunun 167 bin civarına ulaştığı söylenir.

Bu göçmenlerin içinde aristokratlar, subaylar, entelektüeller, doktorlar, gazeteciler, öğretmenler, dansçılar, müzisyenler, aşçılar, garsonlar ve sahne emekçileri vardı. Yanlarında para veya mücevher getirebilenler restoran, bar, küçük işletme ve atölye açtı. Hiçbir şeyi kalmayanlar ise bildikleri işi satmaya çalıştı. Thomas, Moskova’da tanıdığı bu insan tiplerini İstanbul’da yeniden gördü. Bu kez onlar da onun gibi sürgündeydi.

İstanbul’un Pera hattı Thomas’a şaşırtıcı derecede uygun geldi. Burada Batılı eğlenceyi anlayan müşteri vardı. Burada işgal personeli vardı. Burada sahneye çıkabilecek Beyaz Rus kadınlar, müzisyenler ve dekor işçileri vardı. Burada cazı merak edecek, dans öğrenmeye heves edecek, yabancı kalabalığın içinde görünmek isteyecek bir çevre vardı.

Thomas şehre yalnızca sığınmadı. Şehri okudu.

Stella Ve Anglo-American Garden Villa

İstanbul’daki ilk büyük hamlesini 1919’da Şişli’de yaptı. İsviçreli Arthur Reyser Jr. ve İngiliz Bertha Proctor ile birlikte Anglo-American Garden Villa adlı mekânı açtı. Mekân Stella adıyla da anıldı. Bertha Proctor’ın İngiliz istihbarat çevreleriyle bağlantılı olması, girişimin hedef kitlesini daha da anlamlı kılar. Anglo-American adı, İngiliz ve Amerikan personeline güven veren, onların kendilerini yabancı hissetmeyeceği bir alan vadediyordu.

Stella, bahçeli yapısıyla Pera’nın kapalı salonlarından farklı bir hava taşıdı. Burada yemek, dans, müzik, gösteri ve yabancı sosyalleşmesi bir araya geldi. Thomas, Moskova’da öğrendiği program disiplinini İstanbul koşullarına uyarladı. Kadrolarda Beyaz Rus sahne emekçileri yer aldı. İngiliz ve Amerikan müşteriler kendilerine hitap eden bir adla karşılandı. Mekân, Şişli’nin o dönemki genişleme hattında, şehir merkezinin kalabalığından biraz uzak ama ulaşılabilir bir gece adresi sundu.

31 Ağustos 1919 tarihli bir duyuru, Stella’nın Türkiye’de cazın erken tarihi açısından önemini büyütür. Bay F. Miller ve Bay Tom yönetimindeki cazbandın Konstantinopolis’te ilk kez sahne alacağı ilan edildi. F. Miller İngiliz bir şarkıcı, Bay Tom ise Amerikalı bir dansçıydı; tam zamanlı profesyonel caz müzisyenleri değillerdi. Komedi ve gösteri programlarının aralarında caz icra ediyorlardı. Yine de içinde caz adı geçen ilk performansların İstanbul’da 1919’a kadar uzanması, Thomas’ın yerini başka bir düzeye taşır.

Bu ilk caz anları bugünkü anlamıyla modern caz salonu havasında değildi. 1920’lerin Avrupa’sında caz çoğu zaman fokstrot, shimmy, charleston ve tango gibi danslara eşlik eden canlı, senkoplu, ritmik bir müzik alanıydı. Thomas bu müziği yalnızca dinletmedi; dansla, gösteriyle ve gece hayatıyla birlikte paketledi. Bu yüzden onun İstanbul’daki önemi yalnızca sahneye bir orkestra çıkarmasında değil, yeni bir sosyal ritim kurmasında aranmalı.

Stella’dan büyük bir servet çıkmadı. Thomas beklediği başarıyı bulamayınca başka bir hatta geçti. Ama Stella, İstanbul’daki ikinci hayatının ilk laboratuvarı oldu.

Royal Dansing Kulüp Ve Dans Öğrenen İstanbul

1920’de Pera’da Rue de Brousse üzerinde Royal Dansing Kulüp’ü açtı. Bu yeni mekân, Stella’dan çıkarılan derslerin devamıydı. Burada Amerikalı ve İtalyan öğretmenler ücretsiz fokstrot, shimmy ve tango dersleri verdi. Bu ayrıntı, Thomas’ın İstanbul’da yalnızca müşteri aramadığını, müşteri yetiştirdiğini de ortaya koyar.

Dans bilmeyen bir toplumda dans kulübü açmak yeterli değildi. İnsanların yeni hareketlere alışması, kadınlı erkekli salon düzenine girmesi, müzikle beden arasındaki bu Batılı ilişkiyi öğrenmesi gerekiyordu. Royal Dansing Kulüp, Pera’nın meraklı kitlesi için bir eşik işlevi gördü. Buraya gelenler yalnızca seyretmedi; nasıl dans edileceğini öğrendi.

16 Mart 1920’de İngilizlerin İstanbul’a ek asker çıkarması ve şehirde sıkıyönetim havasının ağırlaşması, Thomas için çelişkili ama ticari açıdan elverişli bir ortam yarattı. Siyasi baskı arttı, ama yabancı askerî varlık da arttı. İngiliz subayları, memurları ve aileleri için güvenli, izinli, düzenli eğlence alanları daha kıymetli hale geldi. Thomas bu ihtiyacı çok iyi kavradı.

Bu dönemde İstanbul’da caz yalnızca Thomas’ın mekânlarıyla sınırlı değildi. Skating adıyla anılan Cercle d’Orient binasındaki erken cazband deneyimleri, Printania, Theatre Music-Hall Olympia Pera ve El-hamra Müzikhol Pera gibi başka sahneler de vardı. El-hamra Müzikhol’de Yarasa operetinin sahnelenmesi ve Thomas’ın bu mekânla ortak yönetici düzeyinde ilişkilendirilmesi, onun Pera’daki eğlence ağının tek bir mekânla sınırlanmadığını düşündürür. Bu dönemde Stamboul gibi gazetelerde her akşam dans ve cazdan söz eden ilanlar, şehirde artık süreklilik kazanmış bir cazband ortamının oluştuğunu hissettirir.

Thomas yine de bu ağın en dikkat çekici girişimcisiydi. Çünkü İstanbul’daki dağınık eğlence hareketini marka, program, müşteri profili ve uluslararası kadro çevresinde toplama becerisi onda vardı.

Taksim Maksim

1921’de Thomas, Taksim Meydanı çevresinde Maksim’i açtı. Mekânın Sıraselviler hattında, Majik ya da Cinemajik sinemasıyla komşu veya onun bodrum ve bahçe alanıyla ilişkili olduğu aktarılır. Bu nokta, daha sonra Türkiye gazino tarihinin en büyük adlarından biri haline gelecek Maksim markasının erken başlangıcıydı.

Maksim adı tesadüf değildi. Thomas, Moskova’daki Maxim’i İstanbul’a taşıdı. Paris’ten Moskova’ya, Moskova’dan İstanbul’a geçen bir isim hattı kurdu. Bu ad, onun kendi geçmişini de yanında getirmesini sağladı. Stella’da kurduğu müşteri ağını Maksim’e çekmek istiyordu. 1922 tarihli bir ilanda Maksim’in Stella ile bağlantısı özellikle vurgulandı. Mekân, Konstantinopolis’teki tek hakiki Anglo-American kuruluş olarak sunuldu. Hakiki cazbandın Maksim’de olduğu belirtildi. İngiliz subayları ve ailelerinin her gün burada dans edebilmesi için İngiliz Genel Karargâhı’ndan izin alındığı da aynı duyuru çizgisinde öne çıktı.

Bu ayrıntılar, Thomas’ın sadece sahne kuran bir işletmeci olmadığını ortaya koyar. İşgal İstanbul’unun bürokrasisini, askerî izin düzenini, subay ailelerinin sosyal kaygılarını ve Pera’daki güvenlik arayışını hesapladı. Bir mekânı yalnızca eğlenceli kılmak yetmezdi; o mekânın güvenilir, izinli, seçkin ve görünür olması gerekiyordu. Maksim tam da bu zemine oturdu.

Müşteri profili genişti. İşgal kuvvetlerinin subayları ve aileleri, Amerikan ve İngiliz personel, Levanten tüccarlar, Rum, Ermeni ve Yahudi çevreler, Batılılaşmış Türkler, Beyaz Rus göçmenler, İstanbul’dan geçen yabancılar ve turistler aynı salonun içinde buluştu. Willy Sperco’nun anılarında Maksim, İstanbul’dan geçen hemen bütün yabancıların uğradığı yerlerden biri gibi görünür. Bu, Maksim’i yalnızca bir kulüp değil, mütareke ve erken Cumhuriyet İstanbul’unun uluslararası vitrini haline getirdi.

Maksim’in biçimi klasik meyhane, alaturka salon ya da yalnızca konser mekânı değildi. Yemek, içki, canlı müzik, dans, sahne gösterisi ve sosyal görünürlük aynı gecede birleşti. Dekorda ve mutfakta Rus etkisi vardı. Beyaz Rus göçmenlerin yemek, dekorasyon, sahne ve eğlence alanındaki becerileri Thomas’ın elinde yeni bir düzene girdi. Rus mutfağı, Avrupai servis, cazband, dans, kabare estetiği ve işgal İstanbul’unun çok dilli kalabalığı aynı mekânda toplandı.

Maksim’de insanlar yalnızca eğlenmeye gitmiyordu. Görünmeye, izlemeye, dans etmeye, bir çağın içine girmeye gidiyordu.

Cazın İstanbul’daki Okulu

Maksim’in en önemli bölümü müzikti. Thomas, siyah Amerikalı ve Afro-Karayipli müzisyenleri İstanbul’a çekebilen bir ağ kurdu. 1919-1923 arasında Amerikan donanmasının İstanbul limanındaki varlığı, gemi müzisyenleri, askerî amatör bandolar, yolcu gemilerinden inen müzisyenler ve Avrupa-Akdeniz eğlence hattı bu akışı kolaylaştırdı. Yerli müzisyenler de bu kaynaklardan ders aldı, yeni ritimleri öğrendi, küçük cazbandlar kurmaya başladı.

Maksim’de erken dönemlerde Harry A. Carter yönetimindeki Shimmie Orchestra öne çıktı. Carter, Avrupa ve Mısır hattında çalışmış Amerikalı bir davulcu olarak anılır. Onun varlığı, İstanbul’un yalnızca Rus göçmen sahne emeğine değil, Akdeniz ve Atlantik performans dolaşımına da bağlandığını gösteren önemli bir ayrıntı.

1924-1927 arasında Maksim’in en dikkat çekici müzik olayı 7 Palm Beach orkestrasıydı. Topluluğun İstanbul’daki etkisi çok büyüktü. Fikret Adil, onların yalnızca İstanbul’a cazı tanıtmadığını, müzisyenlere caz temposunu da öğrettiğini aktarır. Bu sözün arkasında gerçek bir sahne arkası çalışması vardı.

1925 kadrosunda piyanoda Leslie Hutchinson, saksofonda Rollin Smith ve James Shaw, kornette Green, banjoda Greeley Franklin, kontrbasta Brom Desverney, davulda Creighton Thompson adı geçer. Hutchinson Grenada kökenliydi; daha sonra İngiltere’de sosyete piyanisti olarak ün kazandı ve popüler kültürde Downton Abbey dizisindeki Jack Ross karakterine ilham veren figürlerden biri sayıldı. Davulcu Creighton Thompson’ın James Reese Europe’un siyah askerî bandosu Harlem Hellfighters, yani 369. Piyade Alayı çevresiyle ilişkisi ve 1919 tarihli Jazz Baby kaydıyla bağlantısı, Maksim sahnesinin dünyadaki siyah müzik dolaşımıyla kurduğu bağı daha da güçlendirir.

7 Palm Beach için Mustafa Kemal Atatürk’ün Paris’te Café Rectors’de grubun beş kişilik halini dinleyip Türkiye’ye davet ettiği yönünde bir anlatı dolaşır. Bu bilgi, grubun piyanisti Leslie Hutchinson üzerinden aktarılır; fakat Mustafa Kemal’in o yıllardaki seyahat kronolojisi nedeniyle kesinliği zayıf bir rivayet olarak ele alınmalı. Yine de bu rivayetin dolaşımda kalması bile 7 Palm Beach’in İstanbul’daki etkisinin sonradan nasıl büyütüldüğünü ve hafızada özel bir yere yerleştiğini gösterir.

Thomas’ın asıl ustalığı, 7 Palm Beach’i yalnızca bir yabancı gösteri olarak kullanmamasında ortaya çıktı. Maksim’de Beyaz Rus ve Türklerden oluşan yerli bir orkestra da vardı. Thomas, bu orkestranın her gece 7 Palm Beach’i dinlemesini istedi. Dinlemek yetmeyince başka bir yöntem devreye girdi. 7 Palm Beach’in notaları gece sonunda Maksim’in kasasına kaldırılıyor, Thomas ise yerli orkestranın bu notaları kopyalamasına göz yumuyordu. Böylece Yanko yönetiminde yerli bir cazband repertuvarı gelişti.

Bu ayrıntı, Thomas’ın Türkiye müzik tarihinde niçin özel bir yerde durduğunu açıklar. O yalnızca yabancı müzisyen getirip kalabalık toplamış bir işletmeci değildi. Yeni müziğin yerli icracılar tarafından öğrenilmesi için pratik bir aktarım alanı kurdu. Maksim’in sahnesi kadar sahne arkası da Türkiye’de cazın erken tarihinde etkili oldu.

Pera’da Ahlak Paniği

Maksim’in yükselişi ve cazın görünürlüğü, Pera’daki gece hayatı etrafında büyüyen ahlak paniğinden ayrı düşünülemez. Mütareke yıllarında Beyoğlu çevresi, muhafazakâr Türk-Müslüman çevreler için yozlaşma, tehlike, ahlaksızlık, yabancılaşma ve kontrolsüz modernlik gibi kaygıların toplandığı bir alana dönüştü. Caz için sinir müziği, yamyam müziği, zenci velvelesi gibi aşağılayıcı adlandırmalar dolaşıma girdi. Bu adlar yalnızca müzik zevkini değil, ırk, beden, dans ve Batılılaşma korkusunu da taşıyordu.

Kadınlı erkekli dans, sahnede serbest hareket eden kadın bedenleri, gece geç saatlere kadar süren eğlence, alkol, yabancı askerlerin varlığı ve Beyaz Rus kadınların sahne emeği, gazeteler ve dergiler için hazır bir tartışma alanı yarattı. 1922’de Mediha Hanım’ın yüksek doz uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybetmesiyle büyüyen kokain davası, bu paniği daha da sertleştirdi. 1924-1928 arasında Resimli Gazete, Resimli Dünya, Resimli Perşembe ve Büyük Gazete gibi yayınlarda dans, kokain, fuhuş ve Beyoğlu geceleri etrafında haberler çıktı.

Thomas’ın mekânları bu tartışmanın tam ortasında kaldı. O, işgal İstanbul’unun kozmopolit talebini, Beyaz Rus göçmen emeğini, siyah müzik dolaşımını ve Pera’nın Batılılaşmış sosyal dokusunu ticari başarıya dönüştürmüştü. Fakat aynı karışım, yeni Cumhuriyet’in daha kontrollü, daha yerli ve daha düzenli şehir hayaliyle çatışmaya başladı.

Cumhuriyet, Daralan Pazar Ve Yıldız Rekabeti

1923’ten sonra İstanbul’un dengesi değişti. İşgal sona erdi. Yabancı askerî personel azaldı. Diplomatik merkez ağırlığını Ankara’ya kaydırmaya başladı. Beyaz Rusların bir kısmı başka ülkelere gitti. Thomas’ın en iyi bildiği müşteri kitlesi daraldı. Mütareke İstanbul’unun geçici ama çok kazançlı kozmopolit pazarı artık eskisi kadar büyük değildi.

Yeni Cumhuriyet, yabancı girişimciler, ruhsatlar, vergiler, çalışma izinleri ve işletme düzeni konusunda daha sert bir çerçeve kurdu. Yabancı çalışanların yerine Türk çalışanların geçirilmesi, faturaların Türkçe düzenlenmesi gibi uygulamaların Thomas’ı zorladığı aktarılır. Bu tür düzenlemeler, yalnızca bürokratik ayrıntı değildi; Thomas’ın kurduğu çokuluslu sahne düzeninin damarlarına dokunuyordu.

1926’da Yıldız Gazinosu’nun açılması Maksim için güçlü bir rekabet yarattı. Daha ihtişamlı, daha yeni ve yeni dönemin beklentilerine daha uygun bir rakip karşısında Thomas’ın hareket alanı daraldı. Maksim’in eski parıltısı azaldı. 1927’de kapanışa giden süreç hızlandı.

Bu yıllara dair bazı iddialı girişimlerden de söz edilir. Thomas’ın Ayasofya’yı kumarhane veya caz mabedi gibi kullanma fikriyle ilgilendiği, Tarabya’da Villa Tom adıyla Yıldız’daki kumarhane hamlesine benzer bir girişim denediği aktarılır. Bunlar başarıya ulaşmadı. Kesin belgelenmiş büyük projelerden çok, zor durumdaki bir girişimcinin son hamleleri gibi durur.

Thomas yeniden zenginleşmişti, ama ikinci imparatorluğu ilkinden daha kırılgan çıktı. Moskova’da devrim onu bir anda yıkmıştı; İstanbul’da ise pazarın daralması, bürokrasinin sertleşmesi, rekabet, borç ve kimliksiz kalma süreci onu yavaş yavaş boğdu.

Pasaport Krizi Ve Ülkesiz Kalmak

Frederick Bruce Thomas’ın son yıllarındaki en acı başlıklardan biri pasaport meselesidir. Rus vatandaşlığı almıştı, fakat Sovyet Rusya’ya dönmesi artık mümkün değildi. Amerika doğduğu ülkeydi, ama Amerika onu kolayca geri almak istemedi. Amerikan konsolosluğu ve Washington’daki bürokrasi, Thomas’ın başvurularını reddetti. Uzun yıllar yurt dışında yaşaması, Rus vatandaşlığı, eski kölelik kayıtları ve siyah olması aynı dosyada üst üste geldi.

Amerika’da kaçtığı ırk düzeni, İstanbul’da diplomatik biçimde karşısına çıktı. Çarlık Rusyası’nda siyahlığı çoğu zaman önünü kesmemişti; Türkiye’de gündelik hayatta Amerikan tipi bir renk çizgisiyle karşılaşmadı. Fakat en çok devlet korumasına ihtiyaç duyduğu anda Amerikan ırkçılığı onu yakaladı. Konsolosluk onu Amerikalı olarak sahiplenmedi, hukuki koruma sağlamadı, geri dönüş yolunu açmadı.

Bu durum Thomas’ı vatansızlığa yakın bir boşluğa itti. Ne Sovyet Rusya’ya dönebilirdi ne Amerika onu istiyordu ne de yeni Türkiye’de eski gücü kalmıştı. Yıllarca zenginleri eğlendiren, devlet görevlileriyle masaya oturan, izinler alan, orkestralar getiren, kulüpler açan adam, devletler arasında sahipsiz kaldı.

Borçlular Hapishanesi

1927’ye gelindiğinde borçlar artık yönetilemez hale geldi. Bazı aktarımlarda toplam borcun 9 bin lira civarında olduğu söylenir. Thomas’ın Ankara’ya kaçtığı, orada yakalanıp hapse konduğu, alacaklıları İstanbul’da olduğu için daha sonra Sultanahmet Camii karşısındaki eski hapishaneye nakledildiği anlatılır. Borçlular hapishanesi, onun hayatındaki en sert ters dönüşlerden biriydi.

Bir zamanlar Moskova’nın ve İstanbul’un en parlak salonlarında masaları, orkestraları, aşçıları, dansçıları ve kalabalıkları yöneten Thomas, artık dar bir hapishane düzeninin içindeydi. İşletmeleri elinden çıktı. Alacaklılar devreye girdi. Stella geçmişte kaldı. Maksim, Yeni Maksim adıyla bir süre yaşadı, ama Thomas’ın program zekâsı, bağlantı ağı ve sahne disiplini olmadan eski gücünü taşımadı.

Hapishane sürecinde sağlığı bozuldu. 1928 Mayıs sonlarına doğru hastalandığı ve Taksim’deki Pastör Hastanesi’nin mahkûmlar koğuşuna nakledildiği aktarılır. Ölüm tarihi kaynaklarda farklı geçer. Bazı kayıtlar 12 Haziran 1928’i, bazı Türkçe aktarımlar 12 Temmuz 1928’i verir. Yaşı da bazı haberlerde 56 olarak yazılsa da 4 Kasım 1872 doğumlu olduğu için Haziran 1928’de 55 yaşındaydı.

Thomas 1928’de İstanbul’da hayatını kaybetti. Ardında Rus eşi, çocukları, borçları, dağılmış işletmeleri ve daha yeni anlaşılmaya başlayan bir kültürel miras kaldı.

Feriköy’de Kayıp Mezar

Frederick Bruce Thomas’ın mezarı, hayatının sonundaki sahipsizliği tamamlayan acı bir ayrıntı taşır. Arkadaşları onu Feriköy’deki Latin Katolik Mezarlığı’na defnetti. Bazı kaynaklarda Pangaltı Katolik Mezarlığı veya Feriköy Protestant Cemetery ifadeleri de geçer. Bu karışıklık, Feriköy’deki Latin Katolik ve Protestan mezarlıklarının birbirine yakınlığı ve yabancı mezarlık adlarının farklı kayıtlarda farklı biçimlerde geçmesiyle ilgilidir.

En güçlü çizgi şu: Thomas Feriköy’de, Latin Katolik mezarlığı çevresinde toprağa verildi. Fakat mezar taşı için para bulunamadı. Bu yüzden bugün mezarının yeri bilinmiyor. Bir zamanlar Moskova’da ve İstanbul’da binlerce insanın gecesini yöneten adamın, İstanbul’da adı yazılı bir mezarı yok.

Bu kayıp mezar, onun unutuluşunu fiziksel hale getirdi. Thomas yaşarken çok tanınmıştı. Gazete ilanlarında, kulüp çevrelerinde, yabancı topluluklarda, müzisyenler arasında adı vardı. Ölümünden sonra ise adım adım silindi. Maksim adı yaşadı, ama onu İstanbul’a getiren adam unutuldu.

Isaiah Thorne Ve Son Dayanışma

Thomas’ın son günlerinde çevresinde kalan isimlerden biri Isaiah Prophet Thorne’du. Kuzey Carolinalı siyah bir sahne insanı olan Thorne, Avrupa’da dolaşan eğlence emekçilerindendi ve Thomas’ın Maksim’inde çalıştı. Thomas’ın cenaze düzenlemelerinde arkadaşlarının devreye girdiği, Thorne’un da bu çevrede yer aldığı aktarılır.

Thorne’un önemi cenazeden sonra da sürdü. Thomas’ın oğulları Fred ve Bruce ile ilgilendi. 1930’da çocukların Amerikan konsolosluğuna pasaport başvurusu yapmasında rol aldı. Bu küçük ayrıntı, Thomas’ın hayatını yalnızca büyük kulüpler, para, devrim ve borçla değil, siyah Atlantik dünyasının sessiz dayanışma ağlarıyla da düşünmeyi sağlar. İstanbul’da birbirine tutunan bu insanlar, devletlerin ve büyük tarihlerin arasında kalmış küçük bir çevre oluşturdu.

Thomas’ın çocuklarının sonraki hayatları da dağınık izler bıraktı. Bazılarının akıbeti belirsiz kaldı. Bir oğlunun Los Angeles’ta aşçı olduğu, bir kızının Lüksemburg’da intihar ettiği, Mikhail adlı oğlunun Fransız televizyonu ve filmlerinde oyunculuk yaptığı, Paris’te Rus göçmen gece kulüplerinde şarkı söylediği aktarılır. Aile hattının ilginç bir uzantısı, Fransız moda dünyasında tanınan Chantal Thomass adına kadar gider. Rue Saint-Honoré’deki zarif vitrinlere uzanan bu iz, Mississippi’den Moskova’ya, İstanbul’dan Paris’e savrulan bir ailenin beklenmedik devamı gibi durur.

Maksim Adının Uzun Gölgesi

Frederick Bruce Thomas öldükten sonra Maksim adı İstanbul’da yaşamayı sürdürdü. 1950’lerden itibaren Türkiye’nin gazino kültürü, sahne yıldızları, büyük orkestralar, uzun programlar, yemekli-içkili müzik geceleri ve şehir sosyetesinin görünme alışkanlığı çevresinde büyüdü. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Gönül Yazar, Neşe Karaböcek, Bülent Ersoy, Emel Sayın, Ajda Pekkan ve İbrahim Tatlıses gibi isimlerin sahne aldığı sonraki Maksim dünyası, Thomas’ın kurduğu erken modelle birebir aynı değildi; ama aynı adın taşıdığı tarihsel hafızadan beslendi.

Thomas’ı Türkiye gazino tarihinin tek kurucusu gibi anlatmak abartılı olur. İstanbul’da ondan önce de eğlence vardı; Pera’da farklı müzikhol ve kabare mekânları çalışıyordu; caz da yalnızca onun sahnelerinden ibaret bir yolla gelmedi. Fakat Thomas, bütün bu dağınık hareketin içinde özel bir düğüm noktasıydı. Maksim adını İstanbul’a o taşıdı. Cazı ve danslı gece kulübü formunu güçlü bir markayla görünür kıldı. Beyaz Rus göçmen emeğini, siyah müzisyen ağlarını, işgal İstanbul’unun yabancı personel talebini ve Pera’nın çokkültürlü müşteri yapısını aynı sahnede birleştirdi.

Onun hayatı iki kez yükselip iki kez çöktü. Mississippi’de toprağını kaybeden bir ailenin çocuğu olarak yola çıktı. Moskova’da zengin, ünlü ve güçlü bir eğlence imparatoruna dönüştü. Bolşevik Devrimi bütün mülklerini aldı. İstanbul’a geldi, Stella, Royal Dansing Kulüp ve Maksim ile ikinci kez sahne kurdu. Bu kez devrim değil, yeni devlet düzeni, daralan pazar, borç, Amerikan bürokrasisi ve yalnızlık onu yıktı.

Frederick Bruce Thomas’ın adı, uzun süre Maksim’in parlak tabelasının arkasında kaldı. Oysa o tabela Mississippi pamuk tarlalarından, Cannes otellerinden, Moskova restoranlarından, Odessa kaçışından, Karaköy rıhtımından, Şişli bahçelerinden, Pera dans salonlarından ve Taksim gecelerinden geçen bir hayatın sonunda yanmıştı.

Feriköy’de bugün bulunamayan mezarı, İstanbul’un gece hayatı hafızasında hâlâ açık kalan bir boşluk gibi duruyor. Maksim adı kaldı, cazın erken ritmi kaldı, Pera gecelerinin karmaşık gürültüsü kaldı. Mezar taşı olmayan adamın izi, ışıkları çoktan sönmüş salonların adında yaşamaya devam ediyor.

Okuma Önerisi

Vladimir Alexandrov, The Black Russian: The Life and Times of Frederick Bruce Thomas
Fikret Adil, Avare Gençlik-Gardenbar Geceleri

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *