Saray soytarısı denince çoğu insanın aklına, muktedirin eteğinde dolaşan, kahkaha karşılığında haysiyetini bozan bir tip gelirdi. Kelimenin bugünkü çağrışımı da çoğu zaman buydu: Güce yanaşan, onu eğlendiren, fırsat buldukça da ona yağ çeken biri. Oysa tarihte saray soytarısı çoğu kez bunun tam tersi bir yere düştü. Tahtın en altında görünen kişi, bazen tahtın en yakını oldu. En süslü adam kraldı ama en riskli işi çoğu zaman soytarı yaptı. Çünkü sarayda herkes hükümdara bir şey satmaya çalıştı: Komutan savaş sattı, din adamı kutsallık sattı, vezir düzen sattı, şair methiye sattı. Soytarı ise çoğu zaman bütün bunların havasını indirdi.
Tarihî kayıtlarda kral soytarılarına çok eski çağlardan beri rastlanır; Eski Mısır’dan Çin’e, Avrupa saraylarından İslam dünyasına kadar farklı adlarla, farklı kıyafetlerle, farklı geleneklerle aynı figür dolaştı. Görevlerinin görünen yüzü hükümdarı eğlendirmekti. Ama iş bununla bitmedi. Özellikle doğu saraylarında bu figür bazen yalnızca güldüren biri olmadı; iyi eğitim görmüş, hazırcevaplığıyla sivrilmiş, sözün nerede kesileceğini bilen bir saray adamına dönüştü. Halkları için yarı tanrısal bir kudret taşıyan imparatorların karşısında yanlış kararı dümdüz sorgulamak kolay olmadı. Muhafızlar vardı, protokol vardı, korku vardı, hükümdarın kendi egosu vardı. Bu duvarları çoğu zaman yalnızca soytarı aşabildi. Çünkü o, başkalarının hayatına mal olacak cümleyi şakaya dönüştürerek söyledi.
Hükümdarı devirmeye kalkmadı; onu rezil olmaktan kurtardı. Tahta kafa tutmadı; tahtın akılsız anına dokundu. Bir kararı doğrudan reddetmedi; onu sonuna kadar ciddiye alıyormuş gibi yapıp kendi ağırlığı altında çökertti. İyi soytarı, sarayın dekoru olmadı; sarayın gayriresmî muhalefeti oldu.
Kahkahayla Durdurulan Felaketler
Bu rolün en parlak örneklerinden bazıları Çin saraylarında göründü. Burada soytarı bazen küçük boylu, bazen gösterişli, bazen komik bir figür gibi çizildi; ama asıl gücü görünüşünde değil, cümlesinde durdu. You Meng ve You Zhan gibi isimler, tarihin içinde yalnızca güldüren adamlar olarak değil, hükümdarın taşkınlığını frenleyen saray zekâları olarak kaldı.
You Meng’e bağlanan en ünlü hikâyelerden biri, bir at cenazesiyle başladı. Chu kralı çok sevdiği at ölünce onu neredeyse bir devlet büyüğü gibi gömmek istedi. Saraydakiler bu fikrin saçmalığını gördü ama kimse açıkça karşı çıkamadı. Hükümdarın hevesini kırmak, hükümdarın yüzüne aptallığını söylemekten daha tehlikeli bir işti. You Meng içeri girdiğinde bunu doğrudan yapmadı. Kralın fikrine itiraz etmek yerine onu daha da büyüttü. Madem bu at bu kadar kıymetliydi, dedi, o halde sıradan biri gibi değil bir hükümdar gibi gömülmeliydi; yeşimden tabutlar hazırlanmalı, pahalı ağaçlar getirilmeli, yüksek rütbeli görevliler yas tutmalı, herkes bu atın ne kadar büyük bir varlık olduğunu görmeliydi. Söz uzadıkça iş iyice gülünçleşti. Kral, kendi hevesinin saçmalığını ilk kez dışarıdan gördü. You Meng son darbeyi de vurdu: En iyisi bu atı usulünce pişirip mideye gömmekti. Hikâye tam burada güldürünün ne işe yaradığını gösterdi. Soytarı, hükümdarın buyruğunu reddetmedi; onu daha da büyüterek patlattı.

You Meng’ün başka bir hikâyesi daha derine indi. Dürüstlüğüyle tanınmış bir devlet adamı öldükten sonra ailesi yoksulluğa düştü. Oğul ortada kaldı, eski hizmetler unutuldu, sarayın hafızası silinmeye başladı. You Meng bu kez bir cenaze şakası değil, bir kimlik oyunu kurdu. Ölen devlet adamının sesini, tavrını, yürüyüşünü öyle iyi taklit etti ki sarayda onu görenler bir an için adamın geri döndüğünü sandı. Sonra söz aldı, göreve çağrılan ölü devlet adamı gibi konuştu, eve gidip karısıyla danışacağını söyledi, ardından karısının ağzından dürüst hizmetin sonunda aileye kalan yoksulluğu anlattı. Bu, bir taklit gösterisi gibi başladı ama sarayın hafızasını tokatlayan bir eleştiriye dönüştü. Soytarı burada yalnızca güldürmedi; unutturulan sadakati ve adaleti sarayın yüzüne geri fırlattı.
You Zhan’ın hikâyeleri de aynı çizgide ilerledi. Qin sarayında yağmur altında titreyen muhafızlar nöbet tutuyordu. Sarayda herkes bunu doğal saydı; muhafız dediğin ıslanırdı, beklerdi, konuşmazdı. You Zhan ise bu manzarayı küçük bir mizah sahnesine çevirdi. Muhafızları yüksek sesle çağırdı, onların da karşılık vermesini sağladı. Sonra kendi kısa boyunu işaret edip alaylı biçimde konuştu: Boyunuz uzun oldu da ne oldu, yağmur altında dikildiniz; ben kısayım ama içeride kuru kuru oturdum. Saray güldü, ama gülüşün sonunda bir sonuç çıktı. Muhafızların nöbet düzeni değişti, dinlenme hakkı tanındı. Soytarı burada halk adına konuşan ilk kişi gibi davrandı; dilekçe vermedi, mizahtan bir kaldıraç yaptı.
Aynı You Zhan, imparatorun gösterişli heveslerine de çarptı. Bir hükümdar başkentin çevresini askerlerle tutmak yerine av alanına çevirmeyi düşündü. Normal bir saray görevlisi böyle bir fikir karşısında alkış tutardı. You Zhan ise tek cümleyle bütün planı bozdu: Harika fikir, dedi; doğudan düşman gelirse geyikler ve ceylanlar da bizi korurdu. Şaka buydu ama içindeki eleştiri de açıktı. İmparator, kendi hevesinin nasıl bir çocukluk taşıdığını bir anda gördü. Başka bir sahnede şehrin surlarını cilalayıp parlatma gibi gösterişli bir fikir ortaya atıldı. You Zhan yine aynı yöntemi seçti; duvarlar o kadar kaygan olurdu ki düşman üstüne tırmanamazdı, diye alay etti. Bu tür hikâyelerde önemli olan yalnızca hazırcevaplık değildi. Saray soytarısı, gösterişle akıl arasındaki farkı görünür hale getirdi. Kral taş ve mermer hayal etti, soytarı amele ve masrafı hatırlattı.
Soytarı, devlet işlerinin dışındaki komik bir oyuncu değildi. Bazen sarayın içine yerleşmiş bir fren mekanizmasıydı. Hükümdarın akılsız anına yetişen, ona kahkaha yoluyla çeki düzen veren, yanlışı doğrudan değil dolaylı vuran bir akıl adamıydı.
Hükümdarın Sorusunu Elinde Patlatan Adam
Hindistan’da Birbal bu çizginin başka bir yüzünü taşıdı. Tarihî kişilik olarak Ekber’in sarayında yükseldi; halk anlatılarında ise imparatorun karşısında soruyu bozan, tuzağı ters çeviren adam olarak yaşadı. Onu ilginç yapan şey, yalnızca komik olması değildi. Birbal, hükümdarın sorduğu sorunun ciddiyetini söndürdü. Sarayda herkes doğru cevabı aradı; o ise sorunun ağırlığını dağıtan cevabı buldu.
En sevilen hikâyelerden birinde Ekber, ansızın Birbal’a memlekette kaç karga olduğunu sordu. Bu, cevabı olmayan sorulardan biriydi; hükümdarın bilgiyle göz korkutma oyunu gibiydi. Birbal hiç duraksamadı, net bir sayı verdi. Ekber bu kez onu kıstırmak istedi: Saydığımızda daha fazla çıkarsa ne olacaktı? Birbal, komşu ülkelerden misafir kargalar gelmiş olurdu, dedi. Peki ya daha az çıkarsa? O zaman bizimkiler başka yerlere gitmiş olurdu. Hikâye, basit bir nükteden daha fazla şey taşıdı. Birbal bilgi yarışını kazanmaya çalışmadı; sorunun saçmalığını fark edip hükümdarın oyununu onun elinde patlattı.

Başka bir anlatıda Ekber, daha felsefi görünen bir soruyla geldi: Tavuk mu önce geldi, yumurta mı? Birbal bu kez de tek kelimelik bir cevap verdi: Tavuk. Neden diye sorulunca asıl oyunu orada kurdu. Ben bir soruya cevap vereceğimi söylemiştim, dedi; bu ikinci soru oldu. Hikâye burada bilim, felsefe ya da yaratılış tartışmasıyla değil, saray ritmiyle ilgiliydi. Birbal, hükümdarın kurduğu ciddiyeti tek hamlede dağıttı. Bu yüzden Ekber-Birbal hikâyeleri yüzyıllar boyunca yalnızca komik fıkralar gibi değil, iktidarın karşısında dilin nasıl silaha dönüştüğünü gösteren küçük sahneler gibi yaşadı.
Avrupa’da Şaka İle İktidar Arasında İnce Bir İp Gerildi
Avrupa saraylarında soytarı daha görünür bir figür oldu. Zilli külahlar, renkli kıyafetler, elde taşınan küçük asa ya da başlı marotte, bu figürü yalnızca eğlenceli değil simgesel de kıldı. O küçük asa bir oyuncak değildi; iktidarın minyatür bir taklidiydi. Soytarı, hükümdarın simgesini elinde oyuncaklaştırdı. Kralın dili resmiyet taşıdı, soytarının dili o resmiyeti deldi.
Tudor sarayında Will Somers ile Jane Foole gibi isimler, soytarının yalnızca salonda şaka yapan biri olmadığını gösterdi. Bu figürler sarayın gündelik hayatına, aile çevresine, mahremiyetine kadar sokuldu. Yani kapıda bekleyen eğlence memuru değil, hanedanın içine kadar girmiş bir yakınlık figürü oldular. Soytarı, kahkaha kadar ritim de yönetti; kimin yüzü asıldı, kim fazla şişti, kim kendini fazla ciddiye aldı, önce o fark etti.
Archibald Armstrong ise bu yakınlığın ne kadar tehlikeli olabildiğini gösterdi. İskoç sınır bölgesinden çıkıp önce I. James’in, sonra I. Charles’ın çevresine kadar yükseldi. Hazırcevaplığı, taşkınlığı ve arsız diliyle sevildi. Çünkü kralın yüzüne herkesin söyleyemediğini söyleyebildi. Fakat saray soytarısının özgürlüğü sonsuz olmadı. Bir noktada alay oklarını yanlış yere, yani güçlü din adamlarına çevirdi. Başpiskopos William Laud hakkında kurduğu sert kelime oyunları onun başını derde soktu. Güldürdüğü sürece korundu, fazla doğru söylediği anda harcandı. Soytarı burada kralın yanına kadar girebildi ama o yakınlık gevşek bir ilmek gibi boynunda durdu. İp kopmadı; sıkıldı.
Fransız saray soytarısı Triboulet de bu çizginin unutulmaz adlarından biri oldu. Zamanla çevresinde çok sayıda fıkra dolaştı; en parlak lafların çoğu onun hanesine yazıldı. Bu bile başlı başına bir şöhret işaretiydi. En çok anlatılan hikâyelerden birinde kral Roma’ya yüksek miktar bir parayla bir ulak gönderdi. Triboulet bunun aptalca olduğunu söyledi. Kral, ulak parayı geri getirirse ne yapacağını sorduğunda cevap gecikmedi: O zaman aptallık defterimden sizin adınızı siler, onun adını koyarım.

Polonya sarayının en ünlü soytarılarından Stańczyk ise başka türden bir ağırlık taşıdı. Ona bağlanan en meşhur hikâyelerden biri 1533’teki ayı avında geçti. Kral için getirilen büyük ayı av için salındı ama gösteri kısa sürede paniğe dönüştü; ortalık karıştı, saray çevresi sağa sola kaçtı, Kraliçe Bona bile attan düştü. Sonrasında kral, Stańczyk’i niçin ayıya saldırmadığı için azarladı. Soytarının cevabı bütün sahneyi tersine çevirdi: Kafeste duran bir ayıyı serbest bırakmak, ona saldırmaktan daha büyük delilikti. Bu cümle yalnızca bir kaçış bahanesi olmadı; hükümdarın gösteriş uğruna aldığı saçma kararı yüzüne vuran bir taşlamaya dönüştü. Stańczyk daha sonra yalnızca güldüren biri olarak değil, saray eğlenirken yaklaşan felaketi ilk sezen kişi gibi hatırlandı. Soytarı şapkasını taktı ama salondaki en ciddi insan yine o oldu.
Gonella gibi Ferrara sarayından çıkan figürler de gösterdi ki bazı soytarılar hükümdarlardan daha kalıcı oldu. Tahtlar değişti, hanedanlar söndü, ama soytarının adı resimde, hikâyede, tiyatroda dolaşmayı sürdürdü. Bazen gerçekten de kral öldü, soytarı kaldı.
Türk Ve İslam Dünyasında Külah Küçüldü, Nükte Büyüdü
Türk ve İslam tarihinde bu figür her zaman Avrupa’daki gibi çanlı külahlı bir soytarı adıyla dolaşmadı. Adı çoğu zaman nedim oldu, musahip oldu, bilge deli oldu, saray nüktedanı oldu. Kılık değişti ama işlev değişmedi. Burada da aynı tip, iktidarın ortasında durup başkalarının söyleyemediğini yan yoldan söyledi.
Behlül Dânâ bu çizginin en güçlü örneklerinden biri oldu. Abbâsî dünyasında Harun Reşid’in çevresine bağlanan Behlül, sıradan bir deli gibi görünmedi; deliliği kalkan gibi kullanan bir akıl adamı gibi yaşadı. Onun hikâyelerinde sarayın gösterişi, dünyanın geçici cazibesi ve hükümdarın kendine duyduğu hayranlık hep birkaç cümlede dağıldı. En çarpıcı sahnelerden birinde Behlül’ü mezarlıkta buldular. Harun Reşid, bu ıssız yerde ne yaptığını sordu. Behlül’ün cevabı bütün saray haşmetini bir anda söndürdü: İnsanların gerçek evlerine bakıyordum. O anda taş duvarlar, kubbeler, hazineler, tahtlar ve bütün ihtişam anlamını yitirdi; geriye yalnız toprağın sessiz eşitliği kaldı. Behlül uzun nutuk çekmedi, ders vermedi, hüküm dağıtmadı. Bir cümle söyledi ve herkesin büyük sandığı şey bir anda küçüldü. Bu yüzden o, yalnızca güldüren bir deli değil, ciddiyetin içindeki boşluğu gösteren bir karşı ses olarak kaldı.
İncili Çavuş’ta hava daha saraylı, daha diplomatik, daha Osmanlı oldu. O, yalnızca hazırcevap bir eğlence adamı gibi görünmedi; hükümdarın yakınına kadar sokulabilen, gerektiğinde elçilikle, gerektiğinde nükteyle iş gören bir saray zekâsı olarak yaşadı. Ona bağlanan en meşhur hikâyelerden birinde Osmanlı onu elçi olarak Fransa Kralı’nın huzuruna gönderdi. Üstündeki yamalı kıyafeti gören kral küçümseyici bir tavırla, senden başka gönderecek adam bulamadılar mı, diye sordu. İncili Çavuş hiç istifini bozmadı: “Osmanlılar adama göre adam gönderir”. Cümle çok kısaydı ama etkisi büyüktü. Hem alaya aldı, hem azar verdi, hem de karşısındakini kendi kibriyle baş başa bıraktı. İncili Çavuş’un asıl mahareti tam burada ortaya çıktı. Kılıç çekmeden üstünlük kurdu, protokolü bozmadan karşı tarafın gururunu kırdı. Osmanlı mizahında bu yüzden yalnızca güldüren biri olarak değil, sarayın içinden kibri delen ince bir dil ustası olarak kaldı.
Ciddiyet Her Zaman Akıl Getirmedi
Sarayların başına gelen felaketlerin önemli bir kısmı fazla ciddiyetten çıktı. Herkesin aynı tonda konuştuğu, hükümdarın yüzüne yalnızca onay cümlelerinin ulaştığı yerlerde hatalar büyüdü, saçmalık devlet politikası gibi dolaştı, gösteriş aklın yerini aldı. Soytarı tam burada devreye girdi. O, resmî aklın içine kaçak bir delik açtı. Hükümdarın buyruğunu doğrudan reddetmedi; onu biraz itti, biraz büyüttü, biraz parlatıp dışarıdan görünür hale getirdi. Sonunda kral kendi cümlesine uzaktan bakmak zorunda kaldı.
Ortaçağ ilerledikçe, özellikle Avrupa’da dinî ciddiyetin ve dogmanın etkisi arttı. Dinle ve kutsallıkla alay etmenin alanı daraldı. Soytarının serbest dolaştığı bazı bölgeler kapandı. Taht odaları yer yer daha ağır, daha kasılmış, daha törensel bir havaya büründü. Bu da sarayların zekâdan değil belki ama pratik çözümden, ani düzeltmeden, kahkahanın açtığı eleştiri penceresinden uzaklaştığı anlar yarattı. Ciddiyet büyüdü ama her zaman akıl büyümedi.
Saray soytarısına hak ettiği değeri vermek için onu komedi tarihinin dipnotundan çıkarıp siyaset tarihinin kenarına yazmak gerek. Onlar çoğu zaman yasa yapmadı, ordu yönetmedi, antlaşma imzalamadı. Ama yanlış bir cenazeyi durdurdu, gereksiz bir masrafı engelledi, yağmur altındaki muhafıza nefes aldırdı, kralın gösteriş uğruna saldığı ayıyı tek cümlede yüzüne vurdu, kibirli elçiyi ya da hükümdarı kendi cümlesiyle sarstı, sarayın altınlarını mezarlığın sessizliğiyle küçülttü. Bu küçümsenecek bir iş değildi. Taht odasında herkes akıllı görünmeye çalıştı; gerçekten akıllı olan bazen en komik duran kişi oldu.
Komutanlar harita açtı, rahipler kutsal kitap açtı, vezirler defter açtı; soytarı ise ağzını açtı. Bazen sarayın en işe yarar kurumu da tam olarak bu oldu.
Okuma Önerisi
Sima Qian, Shiji içindeki soytarılar ve nüktedanlar bölümü
Akbar ve Birbal Hikâyeleri derlemeleri
Behlül Dânâ Hikâyeleri
İncili Çavuş Fıkraları
William Willeford, The Fool and His Scepter
Victor Hugo, Le roi s amuse
Shakespeare’in soytarıları için özellikle Kral Lear, On İkinci Gece ve Nasıl Hoşunuza Giderse
