Merhametli Dev Viking: Peter Freuchen ve Destansı Hayatı

Manşet Tarihin Akışı

Bir yanda moda illüstratörü Dagmar Cohn, diğer yanda ayı postuna bürünmüş, tek ayakla zemini titreten dev bir adam. Irving Penn’in 1947’de çektiği o ünlü fotoğrafta, Peter Freuchen buz gibi ciddi, içindeki neşeyi saklamakta usta.

Freuchen’in hayatı baştan aşağı: “Olmaz” deneni olur kılmak, “yapılmaz” denen herşeyin hemen üstüne gitmekle geçti. Fotoğraf yalnız bir poz değil; gezgin bir ömrün ciltlerce sürecek ansiklopedisinin kapak resmi.

1886’da Nykøbing Falster’de doğan bu uzun boylu Danimarkalı (yaklaşık 2 metre; hani salona girse avizeye çarpar) tıp fakültesinde biraz oyalanıp kuzeyin vahşi çağrısına kapıldı. Henüz yirmilerindeyken Grönland’a gitti, Inuitlerle yaşadı; Knud Rasmussen’le birlikte 1910’da dünyanın en kuzeydeki ticaret istasyonunu Thule’de kurdu. 1912’deki ilk Thule seferinin en inat içeren işi ise kağıt üstünde bir boğaz olan “Peary Kanalı”nın aslında hiç var olmadığını göstermekti; haritada maviyle çizilmiş bir hayal kırıklığı. Freuchen’in coğrafyası, başkalarının yanılgılarını silmekle de meşhurdu.

Thule, aynı zamanda Peter’in aşkının adresiydi. Orada Navarana Mequpaluk’la evlendi; bir oğulları Mequsaq ve bir kızları Pipaluk oldu. Pipaluk yıllar sonra “Eskimo Boy” diye bir çocuk kitabıyla babasının kar tundrasını ılık bir aile masalına çevirecekti. Ne yazık ki Navarana, 1918–21 arasındaki İspanyol gribi salgınında öldü; kilise cenazesini kabul etmeyince Peter eşini kendi elleriyle toprağa verdi. Cenaze Freuchen’in başkalarının kuralları”yla yaşadığı sınavların da özeti gibiydi: Bir adam, sevdiğini, kurallara sığmayan bir onurla ve güzelliklerle uğurladı.

Soğuğun faturası ağırdı. Beşinci Thule Seferi’nde ayağı feci üşüdü; önce birkaç parmağından vazgeçti, sonunda ayağının bir kısmı kesildi. O günden sonra dünyanın en yaman tahta bacaklı korsanı gibi yürüdü—ve hız kesmedi. Eksilmeler onda tuhaf bir çoğalmaya dönüştü: Yazdı, anlattı, film yaptı, filmde oynadı. MGM’nin 1933 tarihli Eskimo’sunda bir kaptanı canlandırdı; belgesel ruhlu bu filmin kurgu dalında Oscar kazanması (tarihî bir ilk) boşuna değildi. Peter, hem ham maddeyi getirip hem kameranın önünde oynayan adamdı.

Arada bir de Enehøje diye küçücük bir ada satın aldı; Nakskov Fiyordu’nda, Danimarka’nın dümdüz ufkunda bir tepecik. Oraya Grönland’dan getirdiği balina çeneleriyle bir anıt kurdu: rüzgârın içinden geçip giden bir “macera kapısı”. Misafir ağırladı, yazdı, tartıştı; adanın tepesinde bugün hâlâ o çene kemiklerinden portal duruyor. Bir insan, hayatının en gürültülü sayfalarını bazen en sessiz coğrafyalara iliştirir.

Kuzeyin soğuk hukukuyla güneyin sıcak ideolojileri yan yana gelince, Freuchen’in kalbi nereye konacağına net karar verdi. II. Dünya Savaşı’nda işgale karşı direndi; antisemitizme rastladığı her yerde “Ben Yahudiyim,” diye bas bas bağırdı ki nefretin yüzüne kimlik diye tokat çarpsın. Tutuklandı, idama mahkûm edildi, kaçtı; İsveç’e sığınarak hayata bir kez daha “devam” dedi. Kısacası, o büyük ayı postunun içinde bir humanist gurur, bir politik inadın ısısı vardı.

Savaştan sonra ABD’ye geçti; New York’ta yaşadı, Connecticut Noank’ta denizi gören bir ev kurdu. O meşhur Irving Penn fotoğrafındaki zarif kadın, işte oradaki hayat arkadaşı Dagmar Cohn’du; Vogue kapaklarına çizgiler atan bir ressam. Bir moda illüstratörünün inceliğiyle bir kutup ayısının iriliği aynı masaya oturdu…

Freuchen’in esprileri buz gibi, dili alaycıydı; ama altını kazıdığınızda şefkat çıkıyordu. Arctic Adventure ve Vagrant Viking gibi kitaplarında Inuit yaşamına yaklaşımı romantik değil, nezaketle yoğrulmuştu; armağan etmekle borç yaratmak arasındaki o kuzey ahlâkını anlatırken, bizim “teşekkür” merasimlerimize hafifçe gülümsüyordu. Hayatı boyunca onlarca kitap yazdı; meşhur Book of the Eskimos ölümünden sonra Dagmar tarafından derlenip yayımlandı.

En tuhaf şöhretini ise televizyonla kazandı. 1956’da ABD’nin meşhur bilgi yarışması The $64,000 Question’da “Yedi Deniz” konusu üzerine tüm soruları çatır çatır yanıtlayıp büyük ödülü aldı. Koca ayı postu stüdyonun spotlarına uygun olmayabilir ama o akşam salonu ısıtan şey, okyanusların adlarını bir coğrafya şarkısı gibi söyleyişi oldu.

Hayatının son perdesi yine kuzeyde kapandı. 1957’de Alaska’da kalp kriziyle öldüğünde yine bir gezideydi; külleri, yıllarca ev bildiği Thule’nin tepesinde, Dundas Dağı’na savruldu. Şöyle düşünün: Bir insanın öldükten sonra bile döneceği yön kuzeyse, o hayatın pusulası zaten baştan bozulmaz bir manyetik sapma kazanmış demektir.

Bütün bunların arasında, bir de fotoğrafın kaderi var. Penn’in kadrajında Dagmar, sanki “moda”yı temsil ederek, o kürkün yanına oturmuş küçücük bir virgül gibi; Peter ise büyük harf. Ama cümlenin anlamı ikisinden de geliyor. Freuchen’in ömrü de böyleydi: Kocaman bir cümle, ama içinde küçük, sıcak ayrıntılarla yaşayan. Bir Inuit kampındaki kahkaha, bir çay bardağının camında buhar, Enehøje’de rüzgârla konuşan balina çeneleri, New York’ta bir stüdyoda spot ışığı, bir oyun programında “Yedi Deniz” cevabını verirken göz kırpan şaka… Hepsi aynı cümlede. Hepsi aynı adamda. Inuitlerin ona taktığı Piitarjuaq – “Büyük Peter” – yalnız gövdesine değil, merhametine, neşesine, inatçılığına taktıkları bir addı. Büyük olmak bazen fazla yemekten değil, fazla yaşamakta ısrar etmekten gelir. Freuchen’in sırrı tam da buydu: Dünyaya büyük bir iştahla bakmak; sonra da o iştahı, okura, izleyiciye, rastlanan her insana bulaştırmak.

Tagged